Cennet ve Cehennem

Görsel:Hannah Greer

Cennet ödüldür. Cehennem ceza. Bütün inanç sistemleri bu ‘ödülceza’ ikilemini insanların başına asmıştır.

Ölüm korkusu da bu eşiğin üstüne yerleştirilmiştir.

Ölümden sonra ya cennet ya da cehennem.

Irvin Yalom (psikiyatrist ve yazar), insanın dört korkusunu şöyle tanımlar:

Ölüm korkusu,

Özgürlük korkusu,

Yalnızlık korkusu,

Yaşamın anlamı.

Korkular. Ödüller ve cezalar.

İnsanı bilinmeyen güçlerin elinden kurtararak bilinen güçlerin dünyasına getiren
Aydınlanma ve Rönesans devrimi, cenneti ve cehennemi de yeniden tanımladı.

Cennet, insan aklına dayalı bir dünya düzeni ile, insanın kendi sorumluluğunu bilerek adaletli, refahı paylaşan, herkesin yararlı olacağı, mutlu olacağı bir yaşamdı.

Cehennem, insanların bir bölümünün ezen, bir bölümünün ezilen olduğu, adaletsiz, yalancıların, hırsızların refah içinde olduğu, dürüst insanların sıkıntı çektiği, mutsuz bir yaşamdı.

Cennet de cehennem de bu dünyada yaşanıyordu.

Cenneti yaşamak da insanların yapacağı bir şeydi.

Cehennemi yaşamak da insanların birbirine zulmü idi.

Kim neye inanır, nasıl düşünür bilmiyorum, ama ben ülkemde cenneti de, cehennemi de görüyorum.

Cennet de burada, cehennem de.

***

Cennet gibiydi benim ülkem.

Buğday tarlaları uzanırdı. Hayvanları otlaklarda beslenirdi. Tertemiz yeraltı suları toprağı besler, insanlar birbirine sevgiyle seslenir, saygıyla selamlaşırdı. Çocuklar mutluluk içinde oynar, sevgiyle büyürlerdi.

Ülkem yoksuldu ama dürüstlük içindeydi. Yalan dolan bilmezdi. Okullar çocukların neşesiyle çınlardı.

Bir büyük savaştan yeni çıkmıştı ülkem. Kurtuluş Savaşı’nı vermiş, yeni bir devlet kurmuştu. Başındaki Mustafa Kemal’e güveniyordu. O da bütün varlığını halkına adamıştı.

Ülkem yoksul ama gururlu bir yeryüzü cennetiydi.

Daha güzel bir cennet olma yolundaydı.

Ama sonra başka şeyler oldu.

Zaman ilerledi.

O güzel insanlar güzel atlara bindiler.

Gittiler.

***

Şimdi ülkem bir cehennem.

Adalet isteyenin dayak yediği bir cehennem.

Zorbanın haklı sayıldığı bir cehennem.

Yalancının zengin olduğu bir cehennem.

Emekçinin ezildiği bir cehennem.

Artık ülkemi tanıyamıyorum.

Korku her yanda kol geziyor.

Meleklerin yerini zebaniler almış.

Güçsüzün sesi duyulmaz olmuş.

Haksızlığı, zulmü örtmek için,

Bir yaygara, bir şamata sürüp gidiyor.

Ağzını açana tokat.

Doğruyu söyleyene zindan.

Doğrudan yana olana ceza.

Eğriden yana olana ödül verilir olmuş.

Artık ülkemi tanıyamıyorum.

Cennetim cehennem mi olmuş?

***

HAYIR diyorum, bin kez HAYIR.

Benim ülkem bizim cennetimiz olacak gene.

Ve kötülerin cehennemi olacak.

Mutlaka…

***

İşte bunun için, işte bu ‘mutlaka’ için,Yerel yönetimleri kazanalım.Her türlü tartışmayı geride bırakalım.Önümüzdekiüçayıbuamacayöneltelim.Cumhuriyet Halk Partisi öncülük edecektir.

‘Hayır Cephesi’ ile Yerel İktidarlara yürüyelim.

Güncel görevimiz budur…

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Atatürk ve İslam

(Bu yazım daha önce yayımlanmıştı. Yeniden yayımlanmasını istemek içimi burkan bir acı duymama neden oluyor. Ülkemin, toplumumuzun, kültürümüzün her gün daha da geriye gitmesi ne durumda olduğumuzun bir göstergesidir. Umarım bu gösterge hepimiz için bir uyarı olur ve cesaretle doğruları savunmamızın yaşamsal önemini anlatır.)

Atatürk İslam dini ile çok ilgilendi.

Atatürk karşıtları ona “dinin toplumdaki etkisini azalttı” diyerek geleneksel yapıyı bozduğu savıyla karşı çıkarlar.

İslam tarihi yerine Türk tarihini, Osmanlıca yerine Türkçeyi, medrese eğitimi yerine modern okulu, kadı yargısı yerine laik hukuku getirdiği için de “toplumu köklerinden ayırmakla” suçlarlar.

Atatürk gerçekten de İslam dini ile ilgilenmiştir.

Bu ilgisinin tarihsel süreçle bağlantısı vardır.

Atatürk dinle ilgili üç hedef belirlemiştir:

Birincisi, dinin dünya yaşamını yönetmemesi. Laiklik.

İkincisi, halkın dinini doğrudan öğrenmesi. Bunun için de kutsal kitap Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi. Ezanın Türkçe okunması. Halkın bilme hakkının gerçekleşmesi.

Üçüncüsü de, din ile halkın arasına girmiş olan tarikat, tekke, zaviye, şeyhlik, dervişlik, büyücülük, üfürükçülük gibi kuruluşların kaldırılması.

Atatürk bunları yapmıştır.

Atatürk bunları neden yapmıştır?

Çünkü Osmanlı tarihini bilmektedir.

Nedir Osmanlı tarihi?

***

Yıl 1789. Fransız İhtilali başlamıştır. Dünya artık değişecektir.

Aynı yıl Osmanlı’da tahta III. Selim geçmiştir.

Yenilik yanlısı bir padişahtır III. Selim. Çünkü, yenilik yapılmazsa ordu artık yenilecektir.
Osmanlı çökecektir. Yeni bir ordu kurmaya kalkar, Nizam-ı Cedit. Hemen karşısına “mollalar- yeniçeriler-esnaf” ittifakı dikilir, “Gâvur Padişah” diye bir sıfat takarlar.
Yenilik yapılamaz.

1807. IV. Mustafa. Bir yıllık saltanat.

1808. II. Mahmut. Yenilikçi bir padişah daha. Ona da “Gâvur Padişah” diyeceklerdir. Ama o yenilikler yapar. Yeniçeri Ocağı’’nı yok eder. Tıbbiye, Harbiye onun zamanında kurulur.
İlk kıyafet devrimini yapar.

1839. Abdülmecit tahta geçer. O da yeniliklerden yanadır.

Ama bu girişimlerin hepsinin karşısına Atatürk’ün kaldırdığı o yapılar dikilir. Padişahları “gâvurluk”la suçlar. Dinsizlikle suçlar.

Bu yapılar aslında insanları koşullandıran “zihinsel kalıplar” ile sonradan “beyin yıkama” adı verilecek telkin sistemiyle kendi gruplarını yönetmektedirler. Toplumu da böyle yönetmek isterler.

Dostum bir hukuk profesörü, “Anlamadığım şey”, demişti, “zavallı bir vaizin önüne çöküp de elini öperek inanan eğitimli insanlar bunu nasıl yapıyor?” Fethullah Gülen ve cemaatini soruyordu.

İşte böyle oluyordu. Düşünmeyi durduran zihinsel kalıp bariyerleri.

Koşullandıran bilgi kalıpları. Donmuş bilgi formatları olmuş inançlar.

Sorgulanması yasaklanmış öğreti. Böyle oluyordu.

Bugünlere de böyle gelindi.

Osmanlı, dünya gelişmelerine kapandı.

Bilim engellendi, sanat yasaklandı. Her yenilik dinsizlik diye suçlandı. Ve Osmanlı çöktü.
Osmanlı yıkıldı.

Öyle mehter marşıyla, kılıç kalkanla olmuyor işte.

Atatürk’ün gördüğü buydu.

Atatürk, İslam dinini özüne kavuşturdu. Halkın dinini öğrenmesini istedi. Batı’nın İncil’i kendi dillerine çevirmesinden 400 yıl sonra Kuran çevirisini gerçekleştirdi.

Elbette softası, mollası kızacak. Çünkü, ellerindeki yetkiyi halka bırakmak istemeyecekler.

Bugün Fethullah Gülen ve cemaati suçlanıyor.

Ya öteki tarikatlar? Öteki cemaatler? Açtıkları okullarda yaşanan her türlü yasadışı, ahlakdışı işler. Kapatılıp gidiyor. İyi mi oluyor.

Dinin siyasetle iç içe oluşu, dinin ticarete alet oluşu iyi mi oldu?

Hayır iyi olmadı.

Siyasete karışan din, ticarete bulaşan
din özünden sapar. Hadi bakalım, dinin sana söylediklerini yap. Nedir onlar?

Yalan söylemeyeceksin.
Birisinin arkasından konuşmayacaksın.
Haram yemeyeceksin.
Dilinde yalan, ağzında haram olmayacak.

Hadi bakalım, bizde dindarlık böyle mi?

Dilinde yalan, yediği haram.

Yaptığı ettiği talan.

Sen yat, kalk Atatürk’e dua et.

Dününü de ona borçlusun, yarınını da.

Kabul etsen de böyle, kabul etmesen de böyle…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Atatürk, Senin İçindeki Haine Bakıyor

Sınıftaki öğretmen duvardaki Atatürk resmini kaldırmış:
“Bana hain hain bakıyor” diyerek kaldırma nedenini açıklamış.

Bir öğrenci teneffüste resmi yerine asmış.Öğretmen gelip de yeniden resmi kaldırınca, öğrenci yerinden kalkıp evine gitmiş ve diretmiş: “Ben bu okulda okumam.”

İşte bu. Buyrun bakalım, bu çocuğa gitmek isteyeceği okulu bulun.

Bu çocuğa bir okul açmamız gerekiyor. Zorunlu.

Var mısınız, on kişi bir araya gelelim bir dernek kuralım?

Yüz kişi bir araya gelelim, bir eğitim kooperatifi kuralım.

Bin kişi bir araya gelelim, bir okul açalım.

Öğrencisi de var, öğretmeni de var, velisi de var.

Bir kooperatif okulu. Var mısınız?

Bu girişimin örnekleri oldu ama profesyonel düzeye ulaşamadı.

İsveç’te bu model uygulanıyor. Sosyal demokrat parti, ona destek olan işçi sendikası, yanlarına gelen STK okullar açıyor. Sertifika programlı kurslar açıyor.

Neden anaokullarımız olmasın, ilköğretim, ortaöğretim okullarımız olmasın?

Neden bizim üniversitelerimiz olmasın?

Atatürk’ün yolunda olmak, işte bunları yapmaktır.

Çünkü Atatürk, yoklukların içinde var olmak demektir.

Çünkü Atatürk, engelleri kaldırıp hedefe ulaşmak demektir.

Çünkü Atatürk, kendi varlığıyla isyandır.

Ama hedefsiz, yıkıcı bir isyan değil, tam tersine, hedefi olan, yapıcı bir isyandır.

Bizim yolumuzun bu olması gerekir.

İstediğimiz, hakkımız olan her şeyi kimseden beklememeli, biz yapmalıyız.

Mücadele de budur, risk de budur, doğru olanı hak etmek de budur.

Kimseden beklemeyeceksin, kendin yapacaksın.

Hem de her şeyini ortaya koyarak mücadele edeceksin ve kazanacaksın.

Atatürk örneği, Atatürk modeli budur.

Ağlaşma değil, sızlanma değil, gidip gidip sığınma değil.

Kazanmak istiyorsan hak etmen gerekiyor.

CHP solda durup sağa bakarken ne umuyor?

Hayret edeyim mi etmeyeyim mi bilemedim.

CHP milletvekilleri Öztürk Yılmaz ile Gürsel Erol “Türkçe ezan” konusunu ortaya attıkları için parti disiplinine verilmişler. Cezalandırılmaları isteniyormuş.

Türkçe ezan, Türkçe Kuran, bu halkın kendi dilinde ibadet etmesi için gerekli olan uygulamalardır. Halkın kendi dinini kendi dilinde anlaması en doğal hakkıdır. Bu hakkı vermeyenler, halkın kendi dinini öğrenme-sini istemeyen din aracılarıdır. Böylece toplum içinde yetki kazanan, onları kendi emelleri için yönlendiren din kullanıcıları, halkın bilgisizliğinden yararlanan kişilerdir.

Atatürk, tarikatları, tekkeleri, zaviyeleri bu din sapmasının odakları olduğu için kapatmış, Türkçe Kuran ve Türkçe ezanı bu amaçla uygulamaya sokmuştur.

Bu konularda gerçekleri söylemekten çekinmek, konudan kaçınmak CHP için yanlıştan öte ayıptır, Atatürk’ün mirasının reddidir.

Bu konulardan uzak durarak, kaçınarak, çekinerek sağdan oy alacağını ummak ise en hafifinden aymazlıktır. Sağ kulvardan bu yolla CHP’ye oy gelmez.

Bu konuda düşüncelerini söyleyen milletvekillerini disipline vermek ise ayıp kere ayıptır.
Bu ayıptan dönünüz.

AKP’nin gündemini izleyip de karşı çıkmayı muhalefet sanmak, sadece iktidarı güçlendirir.

Atatürk’ten uzaklaşan bir CHP sadece kendi varlığına zarar verir.

Belediye seçimlerini kazanmak mı?

Gücünü uygarlık tarihinden alan çağdaş, uygar Türkiye’yi toplumun önüne koyacaksınız.

Toplumun yapıcı heyecanını harekete geçireceksiniz.

Doğru ve güçlü bir öncülük yapacaksınız.

Ya geleceği kazanacaksınız,

Ya da ülkeyi, bir ortaçağ halifeliğine teslim edeceksiniz.

Sorumluluğunuz budur.

Hepimizin ortak sorumluluğu budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsanın Evcilleştirilmesi

Görsel:Jake Rossen

İnsan da evcilleştirildi.

Yabani buğdayın işlenerek evrilmesi gibi, kurtların eğitilerek köpekleştirilmesi gibi, yaban atlarının binek hayvanlarına dönüştürülmesi gibi.

İnsan da evcilleştirildi. Söylenene inanan, isteneni yapan, eline verilen oyuncaklarla avunan “evcil insan” oldu.

Kazancını artırmak için çırpınan, iş-ev-araba üçgenine kısılmış, istenmek için, sevilmek için bakınan “evcil insan”.

İnsan uygarlığının geldiği son aşama bu.

Şimdi Harran Üniversitesi Rektörü’nün söylediği sözler fazla mı oldu?

Efendisine itaat etmenin farz-ı ayn olması, yani yapılmasının şart olması, yapılmazsa haram olacağı sözleri aşırı mı sayıldı?

Efendisine itaat etmeyenlerin başına gelenleri bilmiyor musunuz?

Elbette biliyorsunuz.

Efendisine itaat etmeyenler işlerinden atılıyor, cezalandırılıyor, daha da ileri giderse hapse atılıyor, aylarca, yıllarca hapiste tutuluyor.

Efendisine itaat edenler ise terfi ediyor, yeni görevler alıyor, yüksek ücretler alıyor, oraya danışman, buraya başkan oluyor. İtaat edince rektör bile oluyor. Daha ne olsun?

Şimdi istifa etmiş, öyle istenmiştir, yakında başka bir makama daha yüksek ücretle atanır.

İtaat ödülsüz bırakılmaz.

Geldiğimiz çizgide evcilleştirme yetmiyor, kul ve köle olmanız da gerekiyor.

Üniversitelerin medrese yapılması, profesörlerin de müderris olması isteniyor. Karşı çıkarsan kapı dışarı, yallah.

***

Toplumda öfke büyüyor.

Bunu görmeniz gerekir.

Ücretlerin erimesi, hayat pahalılığının yangına dönüşmesi artık dayanma çizgisini çoktan geçti.

Öfke büyüyor. Muhalefetin, özellikle CHP’nin bu öfkenin temsilcisi olması şart.

Bu öfkeyi temsil etmeyen hiç kimse kitleyi harekete geçiremez.

Gariptir ki, öfkenin yaratıcısı olan siyasal iktidar, toplumsal öfkeyi muhalefetten daha iyi temsil ediyor.

Hedef şaşırtarak, kızgın saldırılarla, uydurma suçlamalarla, geçmişe dönük yalanlarla sahte bir öfke ortamı yaratıyor.

CHP muhalefeti bu yapay gündemin peşinde uysal karşı çıkışlarla, yükselecek dalgayı yatıştırıyor.

Muhalefet mi yapacaksınız?

Meydan okuyacaksınız, meydan. Bu bir.

Doğruları haykıracaksınız. Mırıldanmayacaksınız. Sızlanmayacaksınız. Doğruları yalancıların suratına çarpacaksınız. Bu iki.

“Nereden oy alırım?” hesabının mızmızlığına gömülmeyeceksiniz.

Bu toplumu kuran doğru evrensel ilkelerin öfkeli temsilcisi olacaksınız.

Bağımsızlığın, laikliğin, ulus olmanın, bağımsız hukukun, laik eğitimin, Türkçenin, ulusal kültürün, Atatürk’ün ve İnönü’nün haklı ve gururlu temsilcisi olacaksınız.

Yalana, talana, siyaset eşkıyasına, para ve mal cambazlarına böyle karşı çıktığınız zaman kitleler size kulak verecektir.

Halkı haklının gücüne inandırdığınız ölçüde sizin yanınızda olacaktır.

Haksız yere işinden atılanlara sahip çıkıyor musunuz?

Aylardır haksız yere hapiste yatanlar için ne yapıyorsunuz?

Konuşmanın ötesinde yaptığınız bir şey var mı?

Halkın öfkesinin temsilcisi oluyor musunuz?

Meydan okuyacaksınız. Varlığınızı kanıtlayacaksınız.

Konuşmak yerine yapacaksınız.

Örgütleriniz, haklı öfkenin enerji merkezleri olacak.

Delege hesabı yerine eylem projeleri yapılacak.

Gerçek bir güç kaynağı olacaksınız.

Önemli olan, iktidar ya da muhalefet olmak değildir.

Önemli olan, güven veren bir güç kaynağı olabilmektir.

Kulluğa köleliğe karşı çıkan insanlık mirasının sahibi olabilmektir.

İşte, Atatürk’ün temsil ettiği genç Cumhuriyet bu Aydınlanma kültürünün bilinçli temsilcisi idi.

Gerçek iktidar, bu temsilin iktidarıdır.

İnsanın evrimi yerine insanın devrimini koyacak olan da bu güçtür…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Atatürk Cumhuriyeti Dünyayı Değiştirdi

Bugün ulusal bayramımız.

Bugün, yenilenden yenene geçtiğimiz günün bayramı. Bugün, “düvel-i muazzama”yı yendiğimiz günün bayramı. Bugün, ümmetten ulusa geçtiğimiz günün bayramı.

Elbette biz kutlayacağız.

Yurdumuzun her yerinde bayraklarımızla, coşkumuzla kutlayacağız.

Bu bayram bizim bayramımız.

Kutlamayanlar mı? Hak etmeyenlerdir.

Kutlamayanlar mı? Kutlamaya layık olmayanlardır.

Atatürk Cumhuriyeti dünyayı değiştirdi.

Tarihte ilk kez, büyük İngiltere ile güçlü Fransa birlikte yenildiler.

Atatürk’ün başkomutan olduğu Türk orduları tarafından yenildiler.

Asya’da, Afrika’daki sömürgeler ayağa kalktı. Kimisi silaha sarıldı, kimisi silahsız eylemler yaptı. Çünkü, artık sömürenler yenilmişti, gene yenilebilirdi.

Ve dünya değişti.

Çanakkale’de de Mustafa Kemal gene İngiliz ve Fransızları yenmişti. Boğaz’ı geçememişlerdi. Çarlık Rusyası’na yardım edememişlerdi. Rusya’da 1917 Ekim Devrimi oldu ve Rusya barış istedi. Dünya bir kez daha değişmişti.

Atatürk Cumhuriyeti budur ve daha fazlasıdır.

Biz elbette kutlayacağız.

Özgür insandan, özgür akıldan, özgür iradeden yana olan herkes kutlayacaktır. Bugün de, yarın da, sonsuza kadar.

***

Ulus-devletin bayramıdır 29 Ekim.

Ulus-devletin andıdır Öğrenci Andı.

Ulus-devlet artık geride mi kaldı?

Artık “çok kültürlü toplumlar” çağı mı?

Ulus-devleti kaldırınca “küresel uygarlık” mı geldi?

Hayır. Ulus-devleti kaldırınca küresel uygarlık gelmedi.

Ulus-devlet kalkınca kabileler, aşiretler, cemaatlar, tarikatlar geldi.

Ulus-devlet kalkınca “küresel pazarın sömürüsü” geldi.

Atatürk’ün “Türklük vurgusu”, ırkçı, şövenist bir vurgu değildir.

Osmanlı sarayının din kökenli Arapça, “necip kavim” Araplar hayranlığından kurtulma amaçlı vurgudur “Türklük”.

Osmanlı saray edebiyatının farsça hayranlığından kurtulma amaçlı vurgudur “Türklük”.

Osmanlı’nın ezdiği, aşağıladığı, küçümsediği “Türk olma” niteliğinin asıl yerine konması amaçlıdır bu vurgu.

Türk dili, Türk tarihi, Türkçe eğitim, Türkçe ezan, Türkçe Kuran, Türk kültürünü Arap- Fars hegemonyasından kurtarma, asıl yerine koyma amacına yöneliktir.

Türk sözcüğüne yapılan vurgu ortak bir kültürün vurgusudur.

Aslını inkâra değil, geleceğin ortaklığına dayanır.

Bu ülke 1950 yılından beri, sağ iktidarlar eliyle bu gerçeklerin yok edilmesine dayalı bir sürece sokuldu.

İlk Demokrat Parti iktidarından bugünkü AKP iktidarının 16 yılına kadar 68 yıl geçti.

Atatürk’ün 15 yılda (1923 – 1938) yaptıklarını yıkmaya çalışan 68 yıl.

İşte, sonucu görüyorsunuz:

Satıla satıla tüketilmiş vatan toprakları.

Satıla satıla yok edilmiş fabrikalar, üretim kurumları.

Halka dayatılmış Tek Adam rejimi.

Yetkileri daraltılmış Meclis.

Emir altına sokulmuş hukuk.

Tarikatlara bırakılmış eğitim.

Ulus bütünlüğü yerine etnik kökene, mezheplere dayalı bölünme.

Biz bu sonucu kabul etmeyeceğiz.

Biz bu vatanın geleceğinin sahipleriyiz.

Atatürk’ün yolundaki mücadelemizi azimle sürdüreceğiz.

Bayraklarımızla, coşkumuzla yürüyeceğiz.

Bugün bizim bayramımızdır.

Bayramımız kutlu olsun…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KODA

Gorsel:Karsiyaka.bel.tr

Karşıyaka Oda Orkestrası – KODA, açılış konserini İdil Biret’in solist olarak yer aldığı bir programla sunuyor bu pazartesi akşamında. 15 Ekim 2018.

Orkestra şefi Rengim Gökmen.

Rengim hoca bu orkestranın başından bugününe kadar kurucuyönetici müzik direktörü.

Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar bir orkestra kurma projesi ile Rengim Gökmen’e geliyor, ne yapmak istediğini anlatıyor. Bu görüşmede ben de varım, projeyi öğreniyorum.

O gece Rengim Gökmen de bütünüyle dolu salonda heyecanla dinleyen izleyicilere o günü anlattı. Bir ilçe belediyesinin ‘klasik müzik orkestrası kurmak’ gibi büyük bir işin altından nasıl kalkacağını düşündüğünü açıkladı. Ama genç başkanın kararlı heyecanını gördüğünü, kesin ifadelerini dinlediğini ve kararını verdiğini dinleyicilerle paylaştı.

İşte dört yıl içinde Karşıyaka Belediyesi’nin kadrolu bir orkestrası kurulmuştu ve üst düzeyde başarılı konserler veriyordu.

Orkestra. Bir tasarım harikasıdır. Değişik müzik aletlerini bir araya getirerek, birbirinden ayrı notalarla birleştirerek bir senfoniyi seslendirmek insanlığın yarattığı büyük tasarımlardan birisidir.

Bu hayranlık uyandıracak büyük buluş, insanlık tarihinin dönüm noktalarından birisidir.

İşte bu büyük dönüşümü keşfeden de insanlık tarihinin büyük yaratıcılarından birisi olan Atatürk’tür.

Bu çoksesli evrensel müzik Atatürk devrimlerinin en büyük simgelerinden birisi olmuştur.

Karşıyaka’nın genç, dinamik, bilinçli başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar, konuşmasında Atatürk’ü bu yanıyla da andı.

Rengim Gökmen konuşmasında Atatürk’ü, bu evrensel müzikle ülkemizi buluşturmanın heyecanını yansıttı.

Piyanoda İdil Biret, işte bir Atatürk kızıydı.

Ben Atatürk’ün yenilmezliğini, neden yenilmeyeceğini bir kez daha o gece anladım.

Onun dehasını düşündüm.

***

Atatürk Pera Palas’ta etrafını çevirenlere şunları söylüyor: ‘Bulgarlar elbette Osmanlı ordusunu yenerdi. Çünkü onların operası vardı.’

Savaş ile operanın ne ilgisi olduğunu düşünüp bu sözleri anlamayanlar da olmuştur.

Opera, müzikle dramanın buluştuğu, dekorun, kostümün, sahnenin, ışığın birlikte yapıtı ortaya çıkardığı bir organizasyondur.

Balkan savaşlarında, Osmanlı ordusu yiyecek darlığı çekti, giyecekleri uygun değildi, hastalıklar önlenemiyordu, mühimmat eksikliği vardı. Savaşı kazanmak için gereken organizasyon sağlanamamıştı. İşte, Sofya’da ataşemiliter iken opera izleyen Mustafa Kemal’in yaptığı analiz buydu.

Operası olmayan bir ülke savaşı kazanamazdı.

Balkan savaşları Osmanlı’nın çöküşünde ve Avrupa’nın kuruluşunda rol oynamıştır.

Atatürk’ün dehası, bir ülkenin kuruluşunda bilimin, sanatın, eğitimin, tarımın, endüstrinin, köylerin, kentlerin nasıl bir kompozisyon içinde birbirini destekleyerek rol oynayacağını bilmesidir.

Atatürk, ülkeyi bu bilinçle yönetmiştir.

Bugün ülkemizin içine düşürüldüğü bu perişan durum, bu bilinçten yoksun bir siyasal iktidar tarafından yönetilme talihsizliğindendir.

Şimdi, yerel yönetim seçimleri bu talihsizliği sona erdirmek için ülkenin önüne çıkan son fırsattır.

***

O gece, o tarihi konser gecesinde toplumun ülkeyi kazanma heyecanı doruktaydı.

Biz kazanacağız.

Biz ülkemizi yeniden kazanacağız.

Hep birlikte, yeniden, uygar, aydınlık, ışıklı ülkemizi kazanacağız.

Bütün salon ayaktaydı. Bütün ışıklar parlıyordu. Alkışlar bitmiyordu.

‘İşte’, dedim. ‘Atatürk burada’…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Siyasal İslam Bilinçdışı Eğitimi mi Yapıyor?

Görsel: George Condo

Beş yaşında tesettüre sokulmuş kız çocukları.Başlarına sarık konmuş erkek çocukları. 
Kâbe maketinin çevresinde dolaştırılan yuva çocukları. 
Değerler eğitimi’ başlığı altında inanç telkini yapılan küçük çocuklar. 
Laik eğitimin her düzeyde okullarda kaldırılışını kaygıyla izlemek yetmiyor.
Ülkenin küçük çocuklarına giderek artırılan yaygınlıkta ‘bilinçdışı eğitimi’ yapılıyor. Çünkü bu yaştaki çocuklar henüz hayal ve gerçek ayrımını yapacak bilişsel güce erişmemiştir. O yaşlar söylenen her şeyi kabul edecek, zihnine yerleştirecek, ömür boyu da onu koruyacak bir kayda açık dönemdir. 
Bu nedenle de ‘siyasal İslam’, eğitimi tarikatlara bırakıyor, onlar da ‘söyleneni kabul etme, itaat etme, biat etme eğitimi’ yapıyorlar.
Ömür boyu kul olacak, toplumu ümmet yapacak ‘bilinçdışı eğitimi’ bu nedenle yapılıyor. 
Teolojik eğitim ortaçağda yüzyıllar boyunca beyinleri yıkamış, insanları Papa’ya biat eden, İmparator’a köle eden sistemin temeli olmuştur. 
Ancak Rönesans ve Aydınlanma, insanı yeniden keşfederek dünya hayatını insanların iradesine teslim etmiştir. 
Laik eğitim bu aşamadan sonra ‘bilinç eğitimi’ne dönerek çocukları ‘soru sorma’, ‘aklına yatmayanı kabul etmeme’, ‘tartışma’ ve ‘gerçeği arama’ yöntemine kavuşturmuştur. 
Şimdi Türkiye, yeniden ortaçağa dönmeye çalışıyor. 
Siyasal İslam ‘laik eğitim’den kurtulmaya çalışıyor. Bunu da orasından burasından çekeleyerek, fazla da tepki uyandırmadan devreye sokuyor. 
Telkine en uygun çağ olan çocukluk dönemini hedeflemeleri de bundan. 
Daha olup biteni kavrayamayan küçük yavrular, oyun sandıkları örtünmeyi, Kâbe maketi dönmelerini yapıp dururken, geleceğin itaatli müminleri yetiştiriliyor. 
Toplum da güncel dalgalanmalara kapılmış gidiyor. 
Bugün Katar’ın hediye ettiği uçak. 
Yarın Cemal Kaşıkçı’nın akıbeti. 
Ertesi gün İş Bankası’nın vasiyet edilmiş hisseleri. 
Dahası, rahip Brunson’ın duruşması. 
Günler akıp gidiyor. 
Siz bu yazıyı okurken gündemde kim bilir daha neler olacak. 
Arda Turan’ın bar kavgası bile toplumu daha çok ilgilendiriyor. 
Milli Eğitim Bakanı Prof. Ziya Selçuk ara sıra görünüp yürek soğutan sözler söylerken, öte yandan Saray, ‘Eğitim Kurulu’ başlığı altında eğitimle ilişkisi olmayan zevatı yüksek aylıkla görevlendiriyor. 
Küçük çocuklar da tarikatların elinde ‘bilinçdışı eğitimi’ ile ortaçağa yönlendiriliyor. 
Kız çocuklarını 9 yaşında evlendirin. 
Erkek çocukları da imam hatiplerin yolunda yürüsün. 
Siz de demokrasi hayaliyle avunun durun… 
Okuma Önerisi: Laik Devlet Kuşatma Altında Prof. Dr.Christian Jopkee (Say Yayınları, 2018)

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Asıl derdimiz nedir?

Görsel: Pascal Campion

Bizim asıl derdimiz nedir?

Ekonominin yangını mı?

Toplumda şiddetin yaygınlaşması mı? Eğitimin keşmekeşi mi? Belediye seçimleri mi?

Belki de hepsinin kökeninde yatan derdimiz nedir?

Sorumluluk almayan bireyimiz.

Kayıtsızlığa gömülmüş toplumumuz.

Bence, asıl derdimiz budur.

Erich Fromm, “toplumsal karakter” dediği bir portreyi tanıtıyor. Böyle bir portre her toplum çoğunluğu için var.

Acaba şöyle bir karakteri tanıyor musunuz?

“Hep korunma altında olmak isteyen,

Kendi sorumluluğunu almaktan kaçınan,

Herkesi ve her şeyi sorumlu tutmaktan vazgeçmeyen,

İstediği her şeyi başkasından bekleyen,

Başkasının yaptıklarından faydalanmak isteyen,

Güce bağımlı,

Fırsatçılığı kazanmanın odağı sayan,

Kurallara uymayı güçsüzlük ya da aptallık sayan,

Kendini hiç eleştirmeyen, eleştiriye katlanamayan,

Başkasını eleştirmekten hiç geri kalmayan”
karakteri tanıyor musunuz?

Ben tanıyorum.

Benim en çok tanıdığım karakter ti-pi budur.

Sağımda solumda, yolda, AVM’de, otobüste, araç kullanırken,
orda burda gezerken çok gördüğüm tip budur.

Aynaya da bakıyorum, merak etmeyin, ben de onlardan biri mi oldum diye?

Bu toplumsal karakter bizim asıl derdimizdir dostlarım.

Olup biteni düşünmeyen.

Gördüğünü gören ama kendi sorumluluğunu görmeyen.

Olup biteni bilen ama durumunu zora sokmaktan korkan.

Gören, üzülen ama kendinden başka herkesi suçlayan.

Karakteri tanıyorum ve asıl derdimizin bu olduğunu düşünüyorum.

“Ah bir bilseler”, “keşke gerçekleri görseler” diye yanıp yakılmayın.

Herkes her şeyi görüyor, biliyor. Ama görmezden geliyor, bilmezden geliyor. Sorun burada.

***

Dolar yükseldi, öyle mi?

Çarşı pazar yangın yeri mi?

Elektriğe, doğal gaza zam üstüne zam geliyor mu?

Hapiste yatanları hatırlayan kalmadı mı?

İşten atılanlar unutuldu mu?

Bunların sorumlusu kimlerdir?

İki nokta arasına düz bir çizgi çekin.

Sorumlusu siyasal iktidardır.

İktidardaki AKP’dir. İşbaşındaki hükümettir. Bütün yetkileri elinde toplayan
Cumhurbaşkanı’dır. Nokta.

Dikkat edin, Cumhurbaşkanı eleştirilerin dışında tutuluyor.

O artık “Devlet”tir ve devlet kutsaldır, eleştirilemez.

Hükümet eleştirilebilir ama önemi yoktur, çünkü sorumlu değildir.

Sorumlu içerde aracıdır, stokçudur, dışarda dış güçlerdir, bizi çekemeyen devletlerdir.

Kriz denen şey psikolojiktir, dolar olayı algı operasyonudur.

Yani, size öyle gelmektedir, önemli bir şey yoktur.

Siz bu geçici olaya katlanmaya bakın.

Sorumlular böylece sislenmiş ortamda kaybolur gider.

Vatandaş korkusundan siner, susar, kendi yakınlarına bağırır.

Toplumsal öfke, birbirine bağıran bireylerin şiddetinde boşalır.

Şaşırtılmış bilinç kâh oraya, kâh buraya bakarken her şey olup biter.

Yolsuzluklar, hırsızlıklar, haksızlıklar, tatsızlıklar aile içi kavgalar gibi suskun bir anlayışla seyredilir.

Toplumsal karakter, önünde akıp giden sıradan yaşamı izler.

Günlük hayatını sürdürür, evine gelip dizisine kavuşur, bugün de bir tatsızlık olmadan geçmektedir.

Bizim derdimiz budur.

Sorumluluğumuzu bilinceye kadar da,

Yaşanan hayata müdahale edinceye kadar da,

Derdimiz bu olacaktır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsan Değerinin Yok Edilmesi

Görsel:James NG

Rainer Funk, yapıtı “Ben ve Biz”de postmodern toplumun insan değerini nasıl yok ettiğini anlatıyor. Postmodern toplum, küresel ölçekte piyasa ekonomisiyle yönetilen dünyayı artık insan değerlerinden uzaklaştırıyor. İnsanın yapabilme gücü teknik araçlara devredilmiş durumda.

(Rainer Funk Ben ve BizYapı Kredi yayınları 3. Baskı2013)

R. Funk, Erich Fromm’un son asistanı. Psikanalist.

Günümüzün insanı, dijital teknolojiler ve kitle iletişim araçları (TV’ler, internet) ile kuşatılmış durumda. Artık kendi gücüne değil, bu araçların gücüne güvenir duruma gelmiş.

Bu küresel etkinin yanında ülkemize özgü bir gerileme yaşanıyor. Siyasal iktidar gücünün toplumu dincileştirme baskısı gün geçtikçe artarak bu gerilemenin temeli oluyor.

Akademik özgürlüğün yok edilişi

Akademik özgürlükler siyasal baskılarla ortadan kaldırılıyor. Okulöncesinden başlayarak ortaöğretimde devam eden din eğitiminin artırılması, laikliğin ortadan kaldırılışı, Atatürk ve Cumhuriyetin kurucu değerlerinin unutturulmak istenmesi özgür düşünce ortamını hedef alıyor.

Özgürce bilim üretmesi gereken üniversiteler bu görevlerini yapamaz duruma getiriliyor.

Rektörlerin cumhurbaşkanı tarafından atanması yanında akademisyenlere yönelik suçlanma, soruşturma, görevlerine son verilmesi gibi işlemler akademik görevleri sınırlandırıyor. Hele de üniversitelerin topluma bilgi aktarımı bütünüyle tehdit altına alınmış durumda.

Bu durumun yarattığı düşünme çalışma bilgi üretme işlevinin kaybı uzun yıllar etkisini sürdürecek bir büyük kayıptır.

Laik eğitime yönelik baskılar gün geçtikçe artmakta, sonunda eğitim kurumlarında kız öğrenci erkek öğrenci ayrımına kadar vardırılmaktadır.

Eğitimin özelleştirilmesi de eğitimin piyasa ekonomisine tabi olması, öğrencinin müşteri yapılması gibi bir sonuca ulaşmaktadır.

Bilimsel bilginin tehditaltına girmesi

Bilimsel bilgiye dayalı gerçeklerin küçümsenmesi, önemsizleştirilmesi ortaya hurafelere, söylencelere dayalı bir alan açılması sonucunu doğurmuştur. Tıp biliminin yerine alternatif ya da tamamlayıcı tıp adı altında geleneksel yöntemlerin öne çıkarılışı bu tehditlerden birisidir. Hacamat gibi, etkisi bilinmeyen, ölçülmeyen bitkisel tedaviler gibi işlemler sağlık alanına sokulmakta, sessizce desteklenmektedir.

Medyumlar açıkça çalışmakta, falcılar, gaipten haber verenler, muska yazanlar, hacılar, hocalar rahatça işlerini görmekte, hiçbir denetim görmemektedirler.

Eğitimsizlik, bir yetki belgesi olmamak yeni bir üstünlük rütbesi olmaktadır.

Sanat artık eğlence sanılmaktadır

Sanat olarak bildiğimiz alanlar yavaş yavaş bir azınlığın hobisine dönüşmüş, sanat dendiğinde eğlence anlaşılır olmuştur. ‘Sanatçı’ dendiği zaman halkı eğlendiren, oyalayan, hoşça vakit geçirtenler; resmi davetlerde ise bu alanın şöhretleri akla gelmektedir.

Resim gibi, heykel gibi sanatlar siyasal iktidar tarafından soğuk karşılanmakta, bale opera gibi sanat dalları yok sayılmakta, klasik müzik ise var olan meraklısına salon bulamamaktadır.

Tiyatro sanatı resmi baskıdan kurtulamamaktadır. Sinema zaten kendi sıkıntılarıyla boğuşmakta, ancak güldürü filmleri hoşça vakit geçirme işini rahatça yapmaktadır.

Bilinci köreltme çabaları

Bu gerilemelerin sonucunda bilinci köreltilmiş, inancına hapsedilmiş insanlar topluluğu ile ülkenin ‘uygar dünyaya katılımı’ engellenmiş olmaktadır.

Bilincini koruyan insanlar giderek geleceğe karamsarlıkla bakmaya başlamıştır.

Gençlerin yurtdışına gitme isteklerinin temelinde de bu karamsarlık vardır.

İşte şimdi görevimiz, bu karamsarlığı yenmek için çalışmaktır.

Görevimiz ‘İnsan değerinin yok edilmesi’ne karşı mücadele etmektir.

Muhtaç olduğumuz kudret, Aydınlanma kültürünün bize kalan mirasıdır.

Atatürk’ün de yılların ötesinden bizden beklediği budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Eleştirel Düşünce Olmayınca?

Görsel:Dirk Fowler

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi seçkin bir sanat eğitimi kurumudur.

Kadıköy Acıbadem’de.

1997 yılından beri “kültürel psikoloji” dersi verdiğim bu kurumun karşısında bir okul yer alır: Anadolu Kız İmam Hatip Lisesi. Aynı kumaştan yapıldığı belli türbanla başlarını kapatmış kız öğrenciler, gözleri önlerinde sessizce okullarına girip çıkarlar.

Hep düşünürüm, kızlar imam olamaz. Bu okuldan “kız imamlar” çıkamayacağına göre neden bu okul açılmış?

Okulun açılma nedeni, kızların din eğitimi almalarıdır. İmam-hatip okulları artık meslek liseleri değil, ortaöğretimin dinselleştirilmesidir.

Amaç da bütün öğrencilerin din eğitimi almaları.

Bütün öğrenciler din eğitimi alsınlar da nasıl bir eğitim alsınlar?

Dinler tarihini mi öğrensinler?

Bir kültür olarak inanmanın önemini mi tartışsınlar?

Hiçbiri değil. Bu eğitimin amacı, Sünni İslamın itikat ve ibadetini öğrenmeleri ve benimsemeleridir.

Soru sormadan, tartışmadan, öğretilenden başka bir şey düşünmeden söylenene itaat etmek, söyleyene biat etmek, hiç itiraz etmeden kabul etmek, bu öğretinin temel kurallarıdır.

Öğrencilere öğretilen din eğitiminin amacı da temeli de budur.

Şimdi eğitimin her kademesine dayatılan bu öğreti ile çağımızın eğitim temelleri tam anlamıyla çelişmektedir.

Açıktır ki…

***

Açıktır ki, çağımızın eğitiminin temeli,
eleştirel düşünceye dayanmaktadır.

Nedir eleştirel düşünce eğitimi?

Söyleneni eleştirme, değerlendirme,
“acaba öyle mi” diye düşünme.

Söylenen, bilinen, aktarılan her şeyi sorma, sorgulama, başka seçenekler olup olmadığını araştırma.

“Acaba öyle midir, değil midir? Ne zaman bulunmuştur? Nedenleri nelerdir? Süreç nasıl gelişmiştir? Sonuca nasıl varılmıştır? Koşullar başka olsaydı sonuç nasıl değişirdi?”

Eleştirel düşünce bunları sorar, tartışır, sonuçtan emin olsa da sormayı, tartışmayı sürdürür.

Batı uygarlığı yüzyıllardır bu yolla gelişmiş, bu yolda çatışmış, bu yolla bilimsel bilgiyi sınamıştır.

Astronomi böyle gelişmiştir, astroloji ile çatışarak.

Tıp bilimi böyle gelişmiştir, uydurmalarla çatışarak.

Matematik, fizik, kimya böyle gelişmiştir.

Tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji böyle gelişmiştir.

Ortaçağın dogmalarıyla çatışarak hümanist aydınlanma felsefesi böyle doğmuştur.

Ünlü “Ansiklopedi”, insan bilimlerinin başyapıtı böyle yazılmıştır.

Seçilmiş maddeleri ile “Ansiklopedi” Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Okumanızı ve okutmanızı öneririm.

İnsan aklını, zihinsel ambargolardan kurtarmanın tarihi çok aydınlatıcıdır.

Çağımızın aydınlık eğitimi de işte bu temelde, düşünsel blokajları aşarak, duygusal kaçışları görerek “eleştirel düşünce eğitimi”ne ulaşmıştır.

Çocukluk döneminin Montessori eğitimi, günümüzün Finlandiya modeli hep bu temele dayanır, “eleştirel düşünce eğitimi”.

Şimdi siz bir yandan bu eğitim modellerini bileceksiniz, öte yandan sorunun yasaklandığı, tartışmanın suçlandığı itaat eğitimini çocuklara dayatacaksınız.

Eğitimin temel sorunu bu çelişkidir.

Bu çelişkiyi çözüme bağlamadan, kalabalık sınıfları, sözleşmeli öğretmenliği, akıllı tahtayı, eğitimde yapay zekâyı tartışmak önemini yitirmektedir.

Çocuklarınızı ne için eğitiyorsunuz?

Eğitiminizin amacı nedir?

Önce bu soruyu yanıtlayın.

Önce bu soruyu yanıtlayın ki, yapacağınız eğitimin geçerliliği olsun.

Yoksa gündelik sorunlarla boğuşur durursunuz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın