Dünyayı Değiştiren Gün

29 Ekim 1923

29 Ekim 1923, “Dünyayı Değiştiren Gün” olmuştur.

Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilmiştir.

O günden sonra dünya artık eski dünya olmayacaktır.

Eski dünya. “Düvel-i Muazzama”nın dünyasıdır.

Düvel-i Muazzama. En büyük devletler.

İngiltere. Fransa. İtalya. Dünyayı yönetenler.

Amerika? Henüz çok uzakta. Henüz kendi içinde.

İngiltere dünya imparatorluğunu kurmuş.

Fransa egemen.

Ama işte, yeni Türkiye, hiç akla gelmeyeni yapmış.

Bu büyük devletleri savaş meydanında yenmiş.

Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde yeni bir devlet kurmuş; Türkiye Cumhuriyeti.

ATATÜRK CUMHURİYETİ diyorum ben. Doğru adı bu.

Ve dünya değişmiş.

Asya’nın mazlum ülkeleri başını kaldırmış: Onlar da yeniliyor.

Afrika’nın sömürge halkları doğrulmuş: Türkler yaptı ya.

29 Ekim 1923, dünyayı değiştiren gündür.

Avrupa hayranlıkla bakıyor. Nasıl yaptılar bunu?

Yeni Türkiye, dünyayı değiştiren günü kutluyor.

Atatürk, “En Büyük Bayramdır” diyecektir.

Terle, kanla, silah sesleriyle barut kokularıyla kazanılmıştır.

Açlıkla, yoklukla, yorgunlukla kazanılmıştır.

Ama kazanılmıştır işte.

Ve artık barışa dönülecektir.

Traktörün üzerinde görülen Atatürk’ün fotoğrafı anlamlıdır:

“Memleketin geleceği tarımdır, efendisi köylüdür.”

“Sanayi ülkenin geleceğidir.”

“Her şey eğitime bağlıdır. Öğretmenler gelecek sizin ellerinizdedir.”

29 Ekim 1923. Türkiye Cumhuriyeti.

Erken diyenler olacaktır. Gözleri saraya çevrili kalanlar olacaktır. “Ama halife efendimiz var ya” diyenler olacaktır.

Kulluk özlemleri çekenler hep vardır.

Gönüllü kölelik isteyenler hep vardır.

Ama Cumhuriyet ne kul ister ne de köle.

Cumhuriyet vatandaş ister, yurtsever ister, özgür akıl ister.

Cumhuriyet 3 Mart 1924’te bunları da gerçekleştirir.

Halifelik kalkar. Laik toplum ve laik eğitim gerçekleşir.

Ortaçağ dogmasının kaldırmak istediği de bunlardır.

Özgür insan aklı, özgür insan iradesi dogmaya boyun eğmiyor.

Ne yapsanız, yalanlara inanmıyor.

Ne yapsanız, hırsızlıklarınıza gözünü kapatmıyor.

Ne yapsanız haksızlıklarınıza ortak olmuyor.

O yurtseveri kendinize kul köle yapamıyorsunuz.

Olmadı da, olmayacak da.

Ve siz kaybedeceksiniz.

Güç sandığınız kibrinizde boğulacaksınız.

Siz de göreceksiniz, biz de göreceğiz.

***

O büyük adam, o başkomutan Çankaya’da, bir köşkte yaşadı.

Saray yapabilirdi yapmadı.

Halife olabilirdi, olmadı. (Teklif de etmişlerdi.)

Bütün milletinin Atatürk’ü oldu. Toplumunu bölmedi.

Savaşla geldi, barışla gitti.

Büyüklüğünü alçakgönüllülükle yaşadı.

(Günümüzün kabarık cüceleri ondan bize batıyor.)

Ülkesinin yönünü uygarlığa çevirdi.

Aydınlanmanın evrensel değerlerini eksen yaptı.

Onun inkârcıları uygarlığın inkârcılarıdır.

İçe dönük barbarlık, dışa dönük kaypaklık.

İşte onlar “Cumhuriyet Bayramı”nı kutlamazlar, kutlayamazlar.

Cumhuriyet Bayramı bizimdir. Biz kutlarız.

Bugünler, bu yıllar ne mi?

Tarihin üstündeki kara bulutlardır.

“Geldikleri gibi giderler”…

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Nazan Erkmen

Görsel: sanat-magazin.com

Bir Cumhuriyet kadını.

Çalışkan.

Bir sanat insanı.

Yaratısını çocukları hayallerinde uçurmaya adamış.

Çocuklar için mi resim yapıyor?

Hayır, hepimiz için resimliyor dünyayı.

Hepimizin içindeki hayalci çocuğu canlandırıyor.

Bir yaratıcı, bir tasarımcı.

Fakültemizin ilk seçilmiş kadın dekanı olmuştu.

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi.

Bauhaus geleneğinden gelen bir tasarım fakültesi.

Bauhaus.

Sanatla toplumun gereksinmelerini buluşturan sanat anlayışı.

Toplumdan kopuk bir sanatı değil, toplum için yapılan sanatın temsilcisi.

Toplumuyla iç içe olan sanat.

Resim, heykel, iç mimari, seramik, grafik, fotoğrafçılık-sinema, halk sanatları.

Nazan Erkmen müzik bölümünün kurulmasına öncülük yapıyor.

Sanat kültürünün gelişmesi çok önemli.

Geçmişte emek veren ustaları bir toplantıda öğrencilerle buluşturuyor.

Kültür konferansları, sergiler, bienaller, trienaller.

Fakülte uluslararası bağlantılarla zenginleşiyor.

Dekan Nazan Erkmen bir dinamo.

Sürekli çalışma temposunu yükseltiyor.

Bu onun sanatçı yanından izdüşümler.

Amma bir yanı daha var ki!..

***

Atatürk Cumhuriyeti’nin yılmaz savunucusu.

Atatürk’ün eserini yaşatan kadınlardan.

Cumhuriyet kadınları.

Her yerde görüyorum, göğsüm kabarıyor.

Alanlarda, yollarda, evlerde.

Okullarda, şirketlerde, kurumlarda.

Göğüsleri Cumhuriyetle kabarmış.

Dimdik yürüyen Cumhuriyet kadınları.

İşte, Nazan Erkmen o kadınların seçkin bir örneğiydi.

Cumhuriyet onun için misyondu.

Varoluş nedeni.

Bizim gibi.

Bizim bütün varlığımız gibi.

Atatürk Cumhuriyeti.

Mustafa Kemal.

Bağımsızlık.

Laiklik.

Toplumun laik eğitimi.

Bilinçli insanlar Türkiye’si.

Ortak hedeflerimizdir bunlar.

Nazan Erkmen bunları arkasında bırakmadı.

Aydınlanma değerlerini insanların kalplerine gömdü.

Rönesans’ın ışığını çevresine yayarak yaşadı.

Şimdi artık o değerlerle yaşayacaktır.

Şimdi artık o ışıkla hepimizi aydınlatacaktır.

Biz eğer bütün bunları unutursak,

Biz eğer bütün bunlara sırt çevirirsek,

Biz eğer bu uygarlık dünyasına sahip çıkamazsak,

Nazan Erkmen o zaman ölmüş olacaktır.

O zaman biz de, bizler de ölmüş sayılacağız.

Varoluş, soluk alıp vermek değildir.

Varoluş, varlığının ne olduğunu bilerek yaşamaktır.

Neden yaşadığını bilmeyenler aslında yaşamıyor,

Neden yaşadığını bilenler ise hiç ölmüyor.

Ne mutlu insanlık için yaşayanlara.

İşte onlar hiç ölmeyecekler…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsanla Buluşan Belediye

İnsanla buluşmanın sanatıdır belediyecilik.

Valiler, kaymakamlar devletin temsilcisidir.

Halkla aralarında mesafe vardır.

Oysa belediye Başkanı halkın içinden gelmiştir, halkının içindedir.

Beylikdüzü bu belediyeciliğin örneği.

Başkan Ekrem İmamoğlu’nun gözü beldenin insanlarında.

Mahalle muhtarlığı bir belge imza yeri değil, çözüm merkezi.

Aile Danışma Merkezleri toplumun sorun çözme yerleri.

Uyuşturucu Takip Merkezi kurulmuş.

Yörenin sorun yaratan yerleri uygarlık köşelerine dönüşmüş.

İnsan, kim olursa olsun sorununa çözüm arayan insan.

Doğayı güzelleştiriyorsan, insan için.

Bir sanat köşesi açıyorsan insan için.

Resim atölyeleri, heykel atölyeleri, insan için.

Kitaplıklar gençler için, çocuklar için.

Kültür, herkes için.

Belediyecilik planlamanın, büyük düşünmenin sanatı.

İki özelliği de burada görüyorum.

Birisi, yapılanı inkar etmeyen hizmet vefasını arttırarak çalışmak.

İkincisi, yeni önerilere içtenlikle açık olmak.

Beylikdüzü’nde bu güç kaynakları çalışıyor.

Başkan’ın, ekibinin, destekleyenlerin yolu açık olsun.

Beylikdüzü hep mutlu insanların beldesi olsun.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Beylikdüzü’nde

“İşte, uygar bir yaşam” diyorsunuz.

Beylikdüzü. İatanbul’un bir ilçesi.

“Yaşam Vadisi” aşağıda yemyeşil uzanmış.

Çocuklarını gezdiren aileler.

Bisikletle gezen çocuklar.

Her yaştan insanlar.

Belediye Başkanımız ile geziyoruz.

“Buraları hafriyat kamyonlarının atıkları ile doluydu” diyor Başkan. “Drenajları yapıldı, peyzaj, sonra ağaçlandırma. Her yağmur yağışı sevinirdik. Ağaçlarımız canlanırdı. Sonra yollar. Gezi yolları. Bisiklet yolları. Vadi içinde parklar. Özel mimarisiyle bir Japon Bahçesi.”

Görülmesi gezilmesi gereken bir yer.

Yerleşkenin coğrafyası yeniden yaratılan doğa ile değişiyor.

İnsanın insanca yaşaması çalışmaların amacı.

Okullar, sağlık merkezleri, çözüm merkezi olan muhtarlıklar, özel eğitim kurumları.

İbadet yerleri. Cami. Cem Kültürevi.Özel bir planla yapılmış.

Başkan Ekrem İmamoğlu, genç, enerjik, yetkin bir yönetici.

Belediyecilik aslında özel bir hizmet alanı.

İnsanı, doğayı, çalışmayı düzenleyen bir hizmet zinciri kuracaksınız.

Sürekliliği olan bir sistemi işleteceksiniz.

Çocuğu, genci, kadını, erkeği yaşlısı birlikte yaşayacak.

Kimseyi ötekileştirmeyeceksiniz.

Belde bir bütün olarak yaşayacak.

Ekrem Başkan her yerde insanlarla el ele. Selam veriyor. Sevildiği belli. İnsanlar sevgiyle saygıyla selamlıyorlar.

Süleyman Çelebi, DİSK’in efsane başkanı da bizimle birlikte gezimize katılıyor. Burada, başkanın yanında.

Aile Danışma Merkezi’ni geziyoruz. Kültür Merkezleri’ni görüyoruz.

“İşte, uygar bir yaşam” diyoruz. Özlediğimiz ülke.

Barış içinde, hep birlikte huzurla yaşamak.

Belediyelerimiz çok önemli.

İktidara giden yol belediyelerden geçiyor.

Belediye.

İnsanla beraber, insan için, insana hizmetin yeri.

Birlikte yaşama sanatı aslında bir kültür.

Ne yazık ki ülkemiz bu kültürü unutuyor.

Şiddetin egemen olduğu bir kültüre sürükleniyor.

Ötekileştirme bir iktidar aracı yapılmak isteniyor.

İktidar “benden olanlar ve düşmanlar” demek istiyor.

Halk bunu kabul etmeyecektir.

Halkın isteği bu değildir.

Halk, “biz hepimiz” demek istiyor.

İşte doğru belediyecilik bu dileği hayata geçirmek.

Beylikdüzü bunu hayata geçiriyor.

Burada herkes bütün hizmetlerden eşit yararlanıyor.

Yaşamak hepimizin ortak hakkı.

Doğaya saygı duyarak yaşamak.

İnsana saygı duyarak yaşamak.

“Ben” yerine “biz hepimiz”i koyarak yaşamak.

Cumhuriyet gazetesi ekibi olarak Hakan Kara, Arif Kızılyalın, Aykut Küçükkaya, Hazal Ocak, Kaan Sağanak, hep birlikte bu güzel yerleşkemizi gördük.

Belediyelerimizi görmeliyiz.

Yaratılan güzellikleri paylaşmalıyız.

Yapılanları bilinçle desteklemeliyiz.

Cumhuriyet gazetemiz bizim sesimiz, gücümüz.

Türkiye Cumhuriyeti bizim varlığımız, varoluşumuz.

Bunları yaşatmak hepimizin görevi.

Bütün coğrafyamız.

Büyük tarihimiz.

Hepsi bizimdir.

Biz insanca uygarlığımızla yaşayacağız.

Beylikdüzü gezimizden güçlenmiş umutlarımızla dönüyoruz.

Azimle Cumhuriyet yoluna devam…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Anaokulunda Din Eğitimi!

Gçrsel: Meabhdeloughry

Anaokullarında din eğitimi yapılacakmış. Bu konuda bir protokol hazırlanmış.

Eğsitimi dinselleştirmek amaç olunca küçük çocuklar da hedefe alınmış.

Ağaç yaşken eğilir.Öyle değil mi?

Küçük çocuklara din eğitimi, eğitim değildir, telkindir. Ama olsun.

Demek ki eğitmenleri üç yaşındaki, dört, beş, altı yaşındaki çocuklara dini öğretecek.

Piaget nam eğitimci çocukların soyut düşünce yaşının daha ileride olduğunu söylemiştir ama ne gam. Piaget nere, bura nere?

İyi de, şimdi eğitmen ya da din hocası bu çocuklara dini nasıl öğretecek?

‘Allah birdir, her yerdedir, seni yaratandır’ diyecek.

‘Allah adildir. Seni gözetir. Haksızlık yapmaz’ diyecek.

Çocuk elbette bunlara inanacak.

İnandığını da sorgulamayacak.

Ama çocuğun aklı da karışacak.

Helali haramı da öğrenecek herhalde.

Cenneti cehennemi de din hocası anlatacak.

Şimdi çocuk şunu sorarsa ne olacak:

‘Yalan söylemek helal mi, haram mı?’

Buyrun bakalım, din hocası ne diyecek?

‘Yalan söylemek mi? Haramdır elbette’ diyecek olursa… Dinci büyüklerin onca yalanını nereye sığdıracak?

Dinci büyükler yalanlar söylediler ki, ne yalanlar!

Çuvala sığmazı var, kuyruklusu var, eskisi var, yenisi var.

Çocuklara dini öğretelim de yalanları ne yapalım?

Dahası da var.

***

Çocuklara dini öğretelim de, hırsızlığı nasıl anlatalım?

Hırsızlık hırsızlık. Bildiğiniz hırsızlık. Hani ayakkabı kutularından taşan dolarlar. Hani, para sayma makineleri. Hani, kasalar vardı ya.

FETÖ’nün tezgâhıdır diye kapatılmıştı.

Rüşvetler vardı, milyar dolarlık kol saatleri vardı.

Hırsızlık canım.

Şimdi belediye başkanları emirle istifa ettiriliyor ya.

Ortaya suç da atılmıyor.

Artık FETÖ’cü diye mi, yolsuzluk diye mi, bilinmiyor.

Şimdi çocuk bunu soruverirse ne diyecek din hocası?

‘Hırsızlık helal’ mi diyecek? ‘Öyle hırsızlık olmaz’ mı diyecek,

‘Hayır işi için çalınan paraya hırsızlık denmez’ mi diyecek?

Karışık bir iş olacak gibi.

Başka bir şey de var.

***

Cihat olayını nasıl anlatacak din hocası?

‘Cihat demek, din için her şeyinle gayret etmek demektir’ diyecek mi? Diyecek. İşin içinde savaşmak da olacak mı? Elbette olacak.

Bir çocuk arkadaşının başına oyuncakla vurunca arkadaşı ağlayacak.

Şimdi bir yuvada bu elbette bir paylaşım kavgasıdır.

Ama vuran çocuk ‘Ben onun kafasına cihat için vurdum’ derse ne olacak?

‘Cihat için böyle şey yapılmaz’ mı denecek?

Evet, elbette yapılmaz.

Ama cihat için Müslüman Müslümanla savaşıyor mu?

Evet, savaşıyor.

Zaten, Müslümanlar sadece Müslümanlarla savaşıyor.

Çocuğa bunu nasıl anlatacaksınız?

Büyüklere anlatamadığınız şeyleri çocuklara nasıl anlatacaksınız?

Hayır, elbette anlatmayacaksınız.

Onlara şunu söyleyeceksiniz:

Biz ne dersek inanacaksın.

Ne yapmanı istersek onu yapacaksın.

Bunun adı da din eğitimi olacak.

Anlaşılıyor mu acaba?

Zorunlu bir açıklama:

Ataol Behramoğlu iki yazısı ile Meral Akşener olayına bakışını anlattı.

Ataol, bugünkü çöküşten kurtulma yolunun ‘Hayır cephesi’nde birleşmek olduğunu, Meral Akşener’in de bu cepheye güç katacağını açıkladı. Çok da iyi açıkladı. Bu görüşe sol adına karşı çıkmak, Tek Adam iktidarına dolaylı bir destek olmuyor mu? Bu yanlış çıkışların sahiplerinin düşünmesi gereken budur.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kutsal

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnsan tarihin her döneminde bir “kutsal” aradı.

İnsanlığın totem dönemi bu arayışı açıklar.

Güvenilmez bir dünyada sığınacağı bir koruyucu insanın vazgeçilmezi oldu.

KUTSAL.

Üç özelliği hep içinde barındırdı.

Birincisi, reddedilemez varlığı.

İkincisi, sığınılan, koruyucu bir güç olması.

Üçüncüsü, her yaşananda o gücün bildiği bir nedenin olması.

İşte, tapılan bir “totem”den tektanrılı dinlerin Tanrısına kadar kutsal gücün kabul edilen özellikleri bunlar olmuştur.

Bu güce inananlar, inanmayanları “kâfir” saymışlar, onları dışlamışlar, kimi zaman öldürmüşlerdir.

Kutsal temelli eğitim, tarih boyunca yaşanmıştır.

Örnek. “Cizvit tarikatının eğitimi”dir.

***

Cizvit tarikatı, Katolik mezhebinin radikal bir kolu olarak 1543 yılında kuruldu.

İspanyol Ignatius Loyola (1491-1556), Paris’te tamamladığı ilahiyat eğitimi sonrasında bu tarikatı kurdu ve “Jesuitler- Cizvitler” olarak tanınan bu oluşum okullar
açarak eğitime başladı.

Dünyanın her köşesinde “misyon evleri” kurarak “misyon okulları” açtı.

Eğitimlerinin temel ilkeleri “dindar kişiler” yetiştirmek, dünyayı dindar yapmaktı.

İlk temel kuralları “itaat” olmuştu. İtaat ve öğretilen her şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmek.

İkinci ilke, “adanmış çalışkanlık” idi. Bu anlamda çok çalışkan öğrenciler yetiştiriyorlardı.

Üçüncü ilke de, “dayanışma ve kardeşlik” oluyordu. Tarikat mensupları kardeşti.

Brezilya’dan Japonya’ya kadar yayılan bir ağ kurdular.

Kimi zaman desteklendiler, kimi zaman yasaklandılar.

Din temelli eğitim işte budur.

Din temelli eğitim, özgür insan aklının eleştirilerini reddeder.

Bu nedenle de bilimsel tartışmaları kabul edemez.

Çağının gerisinde kalmasının temel nedeni de budur.

Burada, yapısal bir engel vardır ve aşılamaz.

Türkiye’de tarikatlara bırakılan eğitimin tehlikesi de buradadır.

Bu tehlikenin tek çaresi ise “laik eğitim”dir.

Özgür aklın gelişimi ve özgür insan iradesinin kararlılığı.

Bunlar olmadan bir ülkede doğru hiçbir şey olamaz.

***

Gelelim “Kutsal siyaset”e.

AKP siyaseti kutsallaştırıyor.

Başkanlarını “kutsal bir yere” koyuyor, dokunulmazlık kazandırıyor.

Erdoğan, artık kutsaldır.

AKP iktidarı da kutsallaştırılıyor.

Tarikatlardan sesler yükseliyor.

Bu iktidara desteğin dinin emri olduğuna ilişkin gizli, açık mesajlar yayılıyor.

Bilinmelidir ki,

“kutsal iktidar” ile demokrasi bir arada olamaz.

Kutsal iktidar, mutlak iktidardır.

Demokrasilerde ise hiçbir iktidar mutlak değildir.

Demokrasi, halkın özgür iradesiyle seçim yapabildiği rejimdir.

Özgür irade yoksa demokrasi de yoktur.

Özgür akıl yoksa halk da yoktur.

İnsan kalabalığı bir toplum demek değildir.

Toplum, özgür akılla hareket eden özgür iradelerin örgütlü oluşudur.

Kutsal siyaset, mutlak iktidarla sonlanır ve değiştirilemez.

Osmanlı, padişahı azleder ama yerine gene yeni padişahı getirirdi.

Kutsal siyaset bu nedenle de demokrasi ile bağdaşamaz.

Ya kutsal ticaret?

***

Kutsal ticaret de bu işin bir parçasıdır.

“Helal ticaret” adıyla ticaretin kutsal tekeli kurulur.

Helal gıda, helal et, helal süt olarak pazarlananlar büyük bir sektör oluşturur.

Gariptir ki, “helal olma” buralarda biter.

“Haram Mercedes” gene “kutsal liderler”i taşımaya devam eder.

“Haram Gâvur Jeti” gene bu “kutsal şahsiyetleri” uçurur.

Belki de okuyup üfleyerek haramı helal kılma yolları vardır, biz bilemeyiz.

Gıdanın helalini arayan dinci cemaat paranın haramına neden göz yumar?

İşte bu belli değildir.

Haram paraları Amerika Rıza Sarraf ve şürekası üzerinden sorgularken bizimkiler artık haramın helale karıştığı iktidarlarını sürdürüyorlar.

Ama dikkat.

Artık bu iktidar onlara helal edilmiyor.

İşten atıp açlığa mahkûm ettikleri yüz binler.

Hapse atıp aldırmadıkları binlerce insan.

Ahını aldıkları akademisyenler.

Susturmaya çalıştıkları gazeteciler.

Satın aldıkları cibiliyetsizler.

Rüşvetle kiraladıkları dönekler.

Karaktersizler.

Palyaçolar.

Rüzgârgülleri.

Zenginleşen asalaklar.

Unvan kazanan yalakalar.

Bu iktidar artık sizin haramınızdır.

Bu iktidar size haram kılınmıştır.

Ya tövbe edip ayrılacaksınız,

Ya da haramilerin sonuna katlanacaksınız.

Eden bulur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sorun TEOG Değil!

Görsel:slideshare.net

“Erdoğan TEOG kalkmalı” dedi.

Bu bir uyarı olmadı, emir oldu. TEOG kalkıverdi.

Neydi bu TEOG.

Liselere giriş için yapılan bir seçme sınavıydı.

Kalktı.

Yerine ne konacak? Bilen yok.

Milli Eğitim Bakanı biliyor mu? Sanmıyorum. “Çalışıyoruz, bekleyin” diyor.

Sorun elbette bir sınav değil.

Sorun, eğitimden ne beklendiğidir.

***

Günümüzün insanı hangi kazanımlar için eğitilmelidir?

“Her şeyi düşünmek için özgür akla sahip olmak

Eleştirel düşünce ile dünyanın bütününü kavramak.

Yaşamını üreticilik yaratıcılık üzerine kurmak.

Kişilik gelişimini olgunlaşarak sağlamak.

Karakter bütünlüğünü kazanıp yaşamıyla bağdaştırmak.

Kendine, çevresine, dünyaya, yaşama yararlı olmak.

Elde etmenin hak etmekten geçtiğini bilmek.

Paylaşmanın değerini bilerek yaşamak.”

Eğitimin hedefleri bunlar olmalıdır.

***

Tarikatlara bırakılmış eğitimin böyle dertleri yoktur.

Tarikatlar, küçük yaşlardan başlayarak şu hedefi güderler:

“Kendi inançlarına uygun inanışın mutlak sahibi olan kul Dinsel otoritenin kesin itaat edeni olan köle” yaratmak. Böyle yetişen birinin de geçerli sistemde işe yarar teknik eğitimi. Bu da olacak ki kapitalizmin haramına ortak olsun.

Bilim yerine inanç.

Sanat olarak söyleneni yapma.

Sistemin işini gören teknisyen.

İşte, imam hatipler denilen sistemin beklenen hedefleri bunlardır.

Mektep yerine Medrese.

Profesör yerine Müderris.

Osmanlı bunu yapıyordu.

Osmanlı, orduları yenilene kadar bunu yapıyordu.

Osmanlı’da ne zaman “teceddüt – yenilenme” başladı?

III. Selim dönemi. 1789-1807. Fransa’da Fransız İhtilali yaşanırken

Osmanlı’da yeni padişah tahta çıkıyordu.

İki yüzyıl önce.

Yeni bir ordu kurmaya girişti. Nizam-ı Cedit. Yeni düzen.

Yeniçeriler softalarla birlikte ayaklandılar.

“Din elden gidiyor” yaygarasıyla padişah boğduruldu.

II Mahmut (1808-1839)

Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırdı.

İlk Tıbbiye-i Şahane’yi açtı.

Fransız hocalar geldi. İlk yıl eğitimi Fransızcadır.

Topçu Okulu kurulmuştur.

Sonra da Mülkiye kurulacaktır.

Gene softalar, mollalar homurdanacak ama padişah artık kulak asmayacaktır.

Osmanlı’nın Batı eğitimine dönmesi iki yüz yıl önce olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk bu çabaları “laik eğitim” olarak kurumlaştırdı.

Şimdi yıkılmak istenen bu kurumdur.

AKP ve Başkanı Erdoğan, ülkeyi 200 yılın gerisine götürmeye çalışıyor. “Düşünen Özgür Akıl” yerine “Dogmalara Tutsak Akıl”. “Özgür İnsan İradesi” yerine “İpotekli Kul İradesi”.

Ulus yerine Ümmet.

Yurttaş yerine Mümin.

Bu eğitimle yapılmak istenen budur.

“Düşünen, soran sorgulayan insan” yerine, “Biat eden, sormayan, kabul eden kul”.

Böyle yetiştirdiğiniz insanların toplumu ancak otorite ile yönetilir.

Bu insan size kayıtsız şartsız itaat eder ama dünyada hiçbir işe yaramaz.

O sizin kölenizdir ama dünyanın da kölesi olacaktır.

Kul ve köle yaratmak, aynı zamanda efendiler, köle sahipleri yaratmaktır.

Bu da ülkenizi dünyada “peyk ülke” yapar.

Ülkeniz “merkez ülkeler” için bir “peyk ülke” olur.

Siz o merkez ülkeler için çalışan “dünya taşeronu” olursunuz.

Şimdiki durumunuz -sizin yüzünüzden- bu duruma gelmiştir.

Oradan oraya koşarsınız.

İçeride zalim, dışarıda mağdur olursunuz.

İçeride asar keser, dışarıda dinler durursunuz.

Kendi suçlarınızı başkalarına yüklersiniz.

Size karşı çıkanları zincire vurursunuz.

Ama sonra ne olur?

Kullarınız haramı taşıyamaz olur.

Köleleriniz size itaat etmez olur.

Ne söyleseniz inanılmaz olur.

Ne yapsanız arkası çapanoğlu çıkar.

Bıraktığınız izler yüz karası olur.

Siz kendinizi yener, çeker gidersiniz.

Olan bu memleketin yıllarına olur.

Olan bu memleketin evlatlarına olur.

Onlar da, yapmaları gerekirken, yapmadıklarının kurbanı olur.

Budur.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Meslek Ahlakı ve İnsan Vicdanı

Görsel: Julia Suits

Bir hukukçu yargıç olacağı zaman sağ elini kaldırmalı ve yemin etmelidir:

“Yargıç olarak mesleğimi yaparken hukukun kurallarını tarafsız uygulayacağıma; hiçbir etkinin altında kalmadan karar vereceğime, sadece ve sadece nesnel hukuk kurallarına bağlı kalacağıma, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Yargıç meslek yaşamı boyunca da bu andına sadık kalmalıdır.

Çünkü yargıcın yaptığı iş, insanın yaşama hakkı üzerinde karar vermektir.

Yargıcın doğru kararı, kişinin yaşama hakkını koruyacaktır.

Yargıcın yanlış kararı, kişinin yaşama hakkını elinden alacaktır.

Yargıçlık bu nedenle kutsal bir meslektir.

Yargıcın bilerek yaptığı yanlış da bu nedenle kendisine ağır bir vicdan yükü, topluma da verilen ağır bir zarardır.

12 Eylül döneminin yargıçları bu yanlışın örnekleridir.

FETÖ’nün yargıçları toplumun ağır suçlularıdır.

Bu dönemin yargıçları da bu ağır yükün altında sınav vermektedir.

Verdikleri kararlar, karar verdiklerinden çok kendileri için verilmiş kararlar olacaktır.

ADALET,

TÖRENLERDE KONUŞULANLARDA DEĞİL,

MAHKEMELERDE VERİLEN KARARLARDA ARANIR.

***

Tıp doktoru Mengele, Nazi döneminde kurulan Auschwitz toplama kampında tıbbi araştırmalar yaptı. İnsanların çeşitli koşullarda nelere dayanabileceğini, bunların sınırlarını araştırdı.

Sonradan amacının araştırma olduğunu söyleyecekti ama yaptıkları insanlık suçuydu.

İşkencelere yardımcı olan tıp doktorları, işkence izlerini görmezden gelerek rapor veren tıp doktorları meslek ahlaklarını çiğneyen suçlulardır.

Tıp mesleği yeminli bir meslektir ve bu hekimler kendi yeminlerini çiğnemişlerdir.

Tıp tarihi insanlığın hizmetinde yaşamını geçirmiş Pastör’ler, Robert Koch’lar (tüberküloz basilini bulan), Fleming’ler (penisilinin kâşifi) gibi yüz aklarının yanında böyle yüz karaları da vardır.

Meslek ahlakı ve insan vicdanı.

Böyle bir şey.

***

AKP’nin 15 yıllık iktidar dönemi bize bir şeyi gösterdi.

Sahip olduklarını iddia ettikleri din inancı, demek ki ahlakı ve vicdanı sağlamaya yetmiyor.

Bizim bildiğimiz din inancı;

Yalan söylememeyi emreder,

Hırsızlığı en büyük günah sayar,

Kul hakkı yemeyi Tanrı’nın affetmeyeceğini söyler,

Zulmü, kibri, haksızlığı yasaklar.

Oysa, AKP iktidarı bütün bunların her derecede örnekleri ile dolu.

Ya onların yaptığı, kendilerinin bildikleri nedenle günah sayılmıyor, ya da onların inandığı din bizim bildiğimiz değil.

Ama öyle değil işte.

Dine dayalı ahlak ve vicdan, kişinin kendisine ait değildir, kulun ödül ve ceza almasına bağlı bir sistemdir.

Din ahlakı için insanın kul olması gerekir. Kul olunca da ödül ve ceza sistemine girer.

Oysa, laik ahlak ve vicdan, kişinin kendisini bağladığı “doğru- yanlış” sistemidir.

Laik ahlak içindeki insan kendi iradesiyle doğruyu bilip yaşayan insandır. O insanı ürküterek, korkutarak yanlışa sürükleyemezsiniz.

Onun için de laik insan ahlakı çok sağlamdır ve etkilerin dışında kalır.

Din ahlakını temsil eden hoca takımının “küçük yaştaki kız çocukları” hakkında, “kadınların itaati” hakkında söyledikleri kendi yorumlarıdır.

Tarih boyunca Batı’da Katoliklerin, Doğu’da fanatiklerin yaptıkları hep bu olmuştur.

İslamı akıldan koparıp dogmaya döndürenlerin fanatizmi de, toplumlara zarar veren uygulamaların kaynağı olmuştur.

Önümüzdeki dönemin karar kavşağı budur:

Ülke dogmaların fanatizmine teslim mi edilecektir?

Ülke, özgür aklın toplum yaşamını yönetmesine mi karar verecektir?

Kavşak budur. Karar sizindir…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsan eğitimi mi? Robot yazılımı mı?

Görsel: Daniel Arnold Mist

Adalet.

Törende değil kararda adalet.

Cumhuriyet’e özgürlük…

Soruyu böyle sormamız gerekiyor.

Eğer ‘insan eğitimi’ için eğitim yapıyorsak, merak eden, öğrenmek isteyen, soru soran, sorgulayan, tartışmaktan çekinmeyen, öğrendiğini araştıran eleştirel düşünceyi bilen çocuklar yetiştiren bir eğitim sistemimiz olmalıdır.

Böyle bir eğitim sistemimiz yok.

Ama, ‘robot yazılımı’ yapmak istiyorsak kolayı var.

Çocukların kafasını ezberle doldurunuz.

Ezberledikleri şeyleri tekrarlayıp durunuz.

Bunların tek doğru olduğunu akıllarına sokunuz.

Başka bir doğru olmadığına onları şartlandırınız.

Başarılı bir robot yazılımını gerçekleştirirsiniz.

Artık hayatları boyunca bu yazılımla yaşayacaklardır.

Böyle bir eğitim sistemimiz var mı? Var.

Dogmatik eğitiminiz budur.

Sonra böyle yetişen çocuklarınız dünya arenasına çıkar.

Singapurlu, Finlandiyalı, Hong- Konglu, Hollandalı çocuklarla yarışır. Sonlarda yer alır.

Siz de onların hile yaptığını, sizi kıskandıklarını söylersiniz.

Kendinizi aldatırsınız.

Hep yaptığınız gibi, kendinizi aldatırsınız.

Sadece kendinizi aldatırsınız.

***

Ülkede ‘laik eğitim’ sesleri yükseliyor.

‘Laik eğitim’ nedir?

Laik eğitim özgür aklın eğitimidir.

Laik eğitim, ipotek konmamış aklın eğitimidir.

Laik eğitim, başkasına emanet edilmemiş aklın eğitimidir.

Siz bunu istemiyorsunuz.

Çünkü, size ‘düşünen özgür akıl’ gerekmiyor.

Size, ‘düşünmeden biat edecek robotlar’ lazım.

Size, ne söylense kabul edecek robotlar lazım.

Size, ne yapsanız boyun eğerek kabul edecek robotlar lazım.

Böyle robotlar olsun ki, sizin yanlışlarınızı görmesin.

Böyle robotlar lazım ki, yolsuzlukların hesabını sormasın.

Böyle robotlar lazım ki yalanlarınızı yüzünüze vurmasın.

Böyle robotlar lazım ki, yaptığınız adaletsizliklere göz yumsun.

Size böyle robotlar lazım.

Onun için dayatmalar yapıyorsunuz.

Onun için ‘ben yaptım, sana ne’ diyebiliyorsunuz.

Senin yaptığın bu işte.

Ne yaptığını biz çok iyi görüyoruz.

***

“Hayır Demek Yetmez”.

Naomi Klein’ın yeni kitabının adı bu.

‘No Logo’nun yazarı Naomi Klein.

Trump döneminin Amerika’sını anlatıyor.

Agora Yayınları’ndan çıktı. Okumanızı öneririm.

Gerçekten de ‘Hayır Demek Yetmez’.

Siyasal iktidar hep ‘fiili durum’ yaratarak kazandı.

‘Ben yaptım oldu’ dedi ve yaptığının üstüne yattı.

Belki de artık bizim, bizlerin başka şeyler yapması gerekiyor.

Kendi okullarımızı açmalıyız.

Kendi öğretmenlerimizle eğitim yapmalıyız.

Kendi çocuklarımızı biz eğitmeliyiz.

Kendi sistemimizi uygulamalıyız.

Biz yeterince güçlüyüz.

Güçlerimizi birleştirmeliyiz.

Teslimiyetçi tavrımızı terk etmeliyiz.

Bu kaderci yaklaşıma teslim olmamalıyız.

Biz yapmalıyız.

Güçlüyüz. Tarihten gelen gücümüzü kullanmalıyız.

Kendi eğitimimizi biz yapmalıyız.

Şimdi…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İktidarın Kurbanları

Görsel:dunyalilar.org

“Kurban bayramı”, öyle mi?

Hayvanların kurban edildiği bir bayram mı bu?

Yani, iyilik olsun diye.

Et yiyemeyenler bugünlerde et yesin diye.

Kesilen hayvanlar kesenleri Sırat köprüsünden geçirsin diye.

Bize böyle söylenmişti.

Peki, ya kurban edilenler insansa?

Kurban edilen insan da var mı?

Var ya, kurban ettiniz işte.

Nuriye’yi, Semih’i açlık grevinde hapse attınız.

Onlar sizin adaletsizliğinizin kurbanı ya.

Hapiste ölüyorlar.

Sizin kurbanlarınız.

Kutladığınız bayramın içinde onlar da yok mu?

İşlerinden atıp aç bıraktığınız insanlar.

Yüz elli binden fazla.

Onlar ne yiyecek diye merak ediyor musunuz?

Siz bayram yaparken onlar da aklınıza geliyor mu?

Ya hapislere attığınız insanlar.

Suç uydurup zincirlerin arkasında yatırdığınız.

Sizin kurbanlarınız onlar.

Elleriniz kanlı sizin.

Bu kanların hesabını vermeyeceğinizi sanmayın.

Hepsinin hesabını vereceksiniz.

Maskeli suratlarınızın üstündeki sahte bakışlarınızı.

Biz unutmayacağız.

Size de unutturmayacağız.

Bu bayram gününde.

Sakın unutmayın.

***

Adaleti iktidarınıza kurban ettiniz siz.

Çok kan döküldü çok.

Hapiste ölenler oldu.

Nasıl öldüler, dönüp bakmadınız bile.

Kendini öldürenler oldu.

Silahını kafasına dayayıp tetiği çekenler.

Kanları sizin üstünüze sıçrayanlar.

Adaleti kurban ettiniz.

Özgürlüğü kurban ettiniz.

Konuşanı astınız.

Yazanı kestiniz.

Düşüneni pişman ettiniz.

Kalemini kalbine sapladıklarınız oldu.

Sizin kurbanlarınızdır.

Kanlı ellerinizin kurbanları.

***

Laikliği kurban ettiniz ki çok önemlidir.

İnsan aklının özgürlüğüdür laiklik.

Kurban ettiniz.

Dinsizliktir dediniz.

Siz de biliyordunuz ki, değildir.

Laiklik, dünya yaşamını özgür akılla yönetmektir.

Sizin amacınız ise, insanları kullukla itaat ettirmekti.

Laikliği kurban ettiniz.

Muhalifleriniz de çekindi, cesaretle önünüze çıkamadı.

Siz özgür insan aklını kurban ettiniz.

Siz özgür insan iradesini kurban ettiniz.

Çok kanlı bir kurban töreni oldu bu.

Bunun da hesabını vereceksiniz.

Merak etmeyin.

***

Toprağı kurban ettiniz.

Madencilere kurban ettiniz toprakları.

Yeşil ağaçları kurban ettiniz. Binlercesini.

Yeşil ovaları yağmacılara kurban ettiniz.

Canım dereleri tıkadınız, sularını kuruttunuz.

Seller bastı evlerinizi, aldırmadınız.

O kepçelerdeki eller sizin ellerinizdir.

Kurban kanı bulaşan elleriniz.

***

İktidarınızın en büyük kurbanı kendiniz oldunuz.

Siz de artık kurbansınız.

İktidar sarhoşluğunun kurbanı.

Güç zehirlenmesinin kurbanı.

Kendi kibrinizin kurbanısınız.

Kendi öfkenizin kurbanısınız.

Artık hiç kimseye güven duyamayacaksınız.

Artık her şey sizin korkunuz olacak.

Siz kendinizi kurban edeceksiniz.

Sizden kurtulanlar.

İşte o zaman bayram yapacak…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın