Eğer Senden … İsteniyorsa

Görsel | Posted on by | Yorum bırakın

ATATÜRK ‘HAYIR’ DEMİŞTİ

Atatürk’e ‘hilafetin kaldırılmaması’ isteminde bulunanlar arasında yakın arkadaşları da vardı. Onlar, hilafetin bir güç olduğunu düşünüyorlar, bunu elde tutmanın doğru olduğunu öne sürüyorlardı.

Atatürk ‘HAYIR’ demişti. Halifelik siyasal bir makamdı. Güç ise artık halkın elindeydi, halkı da Büyük Millet Meclisi temsil ediyordu.

Atatürk’e, ‘siz halife olun’ dediler.

Atatürk gene ‘HAYIR’ dedi.

Güç kaynağı olarak BÜYÜK MECLİS’i gösterdi, onun seçtiği Cumhurbaşkanı ve denetleyeceği Hükümeti temsil göreviyle yükümledi.

Mustafa Kemal zafer kazanmış bir Başkomutandı.

İstediğini kabul ettirecek gücü vardı.

Ama ‘O’ her işte ulusuna açıklama yaptı, halkının nabzını yokladı, temsil görevine sorumluluk verdi.

İktidar kesiminin bilinen kalemi Abdurrahman Dilipak şunu yazmıştı:

‘Cumhurbaşkanı Erdoğan önce başkan, sonra da halife olacak’.

Cumhurbaşkanlığından bir yalanlama ya da açıklama geldi mi?

HAYIR, hiç bir yorum gelmedi. Dikkat! Önemli kalem. Önemli konu.

Dikkat edilirse, Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri birer birer ortadan kaldırılıyor. Artık inkar da edilmiyor,

3 Mart 1924 tarihinde ‘Üç Devrim Yasası’ kabul edilmişti.

Birisi, din ve devletin ayrılmasıdır.

Birisi, eğitimin birleştirilmesi yasasıdır (Tevhid-i tedrisat).

Birisi de hilafetin kaldırılmasıdır.

Din her yerde her vesile ile devletin içine sokulmaktadır.

Eğitim, laik temelinden uzaklaştırılıp imam hatipleştirilmektedir.

Hilafet de konuşulup tartışılma aşamasındadır.

Sonra da ‘konuşalım bakalım’ aşamasına taşınacak, arkasından

‘istemeyen dinsizdir’ kampanyası açılacaktır. Biline.

İktidar sözcüleri bunlara karşı çıkacak mıdır? HAYIR.

Hukuk ‘bağımsız adalet’ temelinden koparılmıştır.

Yeni anayasa taslağında ‘Başkanın adaleti’ durumuna sokulmuştur. Bu duruma ‘bağımsız adalet’ denebilir mi? HAYIR.

Yeni taslak, hiç bir yolla denetlenemeyecek bir TEK ADAM İKTİDARI öneriyor. Bu öneri demokrasi ile bağdaşıyor mu? HAYIR.

Demokrasinin temeli toplumsal güçlerin ayrılığıdır.

Bu güç ayrılığı, birbirine ayak bağı olması için değil, bir gücün denetlenemez oluşunun önlenmesi için zorunludur.

Yönetme gücü, yargı gücü ile yasama gücü tarafından denetlenmelidir.

Yargı gücünün yönetimden bağımsızlığı mutlaka sağlanmalıdır.

Yasama gücü bütün güçlerin temeli olmalıdır. Halkın gücünü temsil etmelidir.

Bu güç ayrımını ortadan kaldıran her tasarı demokrasinin yerine otokrasiyi getirme sonucuna varır.

Bu olasılık inkar edilebilir mi?

Olasılık değil, kesinlikle böyle olacak olana HAYIR.

* * *
Değerli toplumbilimci yazarımız Prof. Dr. Emre Kongar, bu durumda yapılması gerekenler için;

‘DİREN’ diyor.

‘Demokrasi istiyorsanız, demokrasiye layık olduğunuzu göstereceksiniz’.

Her zaman sakin, durumu analiz eden, akılcı önerilerde bulunan Emre Kongar, ‘uçurumun kenarında’ olduğumuzu söylüyor.

‘Demokrasi İçin Manifesto’ olan bu yeni yapıtını okuyunuz ve okutunuz.

Bu ‘demokratik direniş’ artık kesin bir yükümlülüktür.

Değerli avukat Ece Güner Toprak da ‘Çare Başkanlık mı?’ adlı yapıtında tasarıyı açık bir dille anlatıyor.

Bugün ülkemizin sürüklenmek istenen baskıcı otokratik TEK ADAM İKTİDARI’na karşı çıkmak mutlak bir zorunluluktur.

Daha şimdiden ‘HAYIR’ diyecek yurttaşların nelerle suçlandığı görülmelidir.

HAYIR diyeceklerin toplantılarının nasıl engellendiği, basıldığı, tehdit edildiği yarınların nasıl olacağını anlatmalıdır.

Almanya’nın tutumuna faşizm diyenlerin, nazi uygulamaları diyenlerin kendi ülkelerinde yaptıklarını nasıl görmedikleri unutulmamalıdır.

Kendi ülkemizde tutsak edilmeye HAYIR diyeceğiz.

Kendi ülkemizde ağzımızın kapatılmasına HAYIR diyeceğiz.

Kendi ülkemizde ellerimizin bağlanmasına HAYIR diyeceğiz.

Kendi ülkemizde ayaklarımıza pranga vurulmasına HAYIR diyeceğiz.

ATATÜRK o gün HAYIR demişti.

Biz de bugün HAYIR diyoruz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çiğdem Kağıtçıbaşı

Yetkin bir bilim insanı. Bir sosyal psikoloji profesörü. Azmiyle alçakgönüllülüğü birleştirmiş bir öğretmen.

Uluslararası değere ulaşırken ülkesini yücelten.

Aramızdan ayrılırken yüreğimize yerleşti.

‘O’ artık aramızda değil, içimizdedir.

Öğretmenim, düşün arkadaşım, yoldaşımdır.

Bugün, onunla Leyla Tavşanoğlu tarafından Cumhuriyet için yapılmış röportajından bazı sözlerini aktaracağım.

Bu görüşmenin tamamı, kendisinin izniyle ‘Tehlikeli Cehalet’ adlı kitabımda yer almıştır.

Soru: AKP’nin toplumu değiştirme ve dönüştürmeyi amaçladığı söyleniyor. Bir toplum nasıl değiştirilip dönüştürülür?

Yanıt: AKP’nin toplumu değiştirmeye çalıştığı fikrine katılıyorum. Bu süreç 1950’li yıllarda başladı. İnsanların dini duyguları istismar edilmiştir. Tarikatlar oy deposu olarak görülmüştür. Hep de ‘önceleri din bastırılmıştı, bu bir liberalleşme hareketidir, demokratikleşmedir’ dendi. Oysa, DP’den önce Cumhuriyet hiçbir zaman dini baskı altına almamıştı. Sadece laik düzen getirildi. Böylece dinin toplum düzenini kontrol etmesi durduruldu. Ama bu, insanların dini inançlarının baskı altına alındığı anlamına kesinlikle gelmez. Kimi sosyal bilimcilerimiz bunu böyle söylüyor. Ben bunu büyük bir haksızlık ve yanlış olarak görüyorum.

Prof. Kağıtçıbaşı, Atatürk dönemini eleştiren kişilere karşı bu görüşlerini açıklıyor.

Soru: Bu işler AKP ile başlamadı ama AKP hepsinin üzerine tüy dikmedi mi?

Yanıt: Evet, dikti. Bakın, Erbakan bu ülkeye çok zararlar vermiştir. Bunları da Milli Görüş çizgisinde yetiştiren odur. Tabii unutmamak gerekir ki 12 Eylül 1980 darbesinden sonra bu imam hatipler ve Kuran kursları daha fazla arttı. Bir taraftan imam hatipler, öbür taraftan Kuran kursları Türkiye’de kültürü değiştirmekte en önemli rolü oynadılar.

Soru: İyi de kadından imam olamayacağına göre neden bu kızlar imam hatiplere gönderiliyor?

Yanıt: Bunlar tam anomali. Daha doğrusu anormallikler. O kızlar daha sonra anne olunca kültürü değiştiriyorlar. Bir taraftan imam hatipler bir taraftan Kuran kursları bu etkiyi yaptılar. Zorunlu din dersleri fazla olmamakla birlikte etkili oldular.

Eğitimi ele geçirmek kaleyi içten fethetmektir. Daha çocukluktan o dünya görüşü oluşturuluyor. Dini formasyon verdiğinizde dünyaya o şekilde bakmayı öğreniyorlar.

Her iki kişiden biri son seçimlerde AKP’ye oy vermişse toplumda epeyce bir değişim olmuş demektir. Bu da son 30- 40 yılın ürünüdür.

Bazı dostlarımız hiç böyle düşünmediler. Bunun bir liberalleşme olduğunu savundular. Pek çok sosyal bilimcimiz, aydınımız olacakları göremedi. Bir de
Cumhuriyeti suçlamak moda haline gelince, bu akım daha da arttı. ‘Bunlar dini özgürlüklerdir’ görüşü ön plana çıktı.

Bu açıklamaları Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın AKP’yi destekleyen liberal aydınlara karşı bir tutumunu ortaya koyuyor.

“Yetmez ama evet”çilerin aymazlığı daha o zamandan bu büyük bilim insanı tarafından açıkça eleştiriliyor.

Şimdi onların “yanılmışız” demelerinin boşluğu da bu söyleşi ile ortaya konmuş oluyor.

Prof. Dr. Kağıtçıbaşı devam ediyor ve kehanet gibi bir bir şey söylüyor:

“Ataerkil toplumun değerleri bunlar. Bunlar din tarafından da meşrulaştırılıyor. Aydınlarımız bunu göremedi. ‘Toplum baskı altındaydı, liberalleşiyor’ diye düşünüyor hâlâ. Oysa, dinin ne kadar baskıcı bir unsur olduğunu, özellikle de din kurumunun baskıcılığını görmezden geliyorlar.

AKP iki kişiden birinin oyunu almış olarak bunu giderek daha çok uygulayacak. ANAYASAYI ONA GÖRE DEĞİŞTİRECEK. Toplum zaten değişti. Bu iyice pekiştirilecek. Toplumun değiştirilmesi bu şekilde oluyor.”

Söyleşide yer alan kehanet gibi sözleri büyük harflerle ben yazdım ki, değerli dostumuzun zamanında neleri apaçık gördüğü daha iyi anlaşılsın.

Çiğdem Kağıtçıbaşı ölümlü idi.

Herkes gibi, hepimiz gibi.

Ama ‘O’ artık ölümsüzdür.

Gerçekler dünyası var oldukça ‘O’ da yaşayacaktır.

Büyük ATATÜRK gibi.

Atatürk’ün oğulları ve kızları gibi.

Bu gerçeği inkâr edenlere yanıtımız açıktır:

HAYIR. HAYIR. HAYIR…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Müjdat Gezen Olayı Durumun Aynasıdır

“Müjdat Gezen Sanat ve Kültür Merkezi”nin yakılması girişimi, toplumun durumu görmesi için bir aynadır.

Bu girişimi yapan Mehmet Ali Aligül, işsiz güçsüz bir piroman (yangın çıkarma hastası sosyopat) değildir.

Aligül, ilkokul çocuklarını taşıyan bir servisin sürücüsüdür. Küçük çocukların, erkekli-kızlı emanet edildiği, evle okul arasında onları taşıyan bir aracın şoförüdür. Aklı başında, dengeli, soğukkanlı olması gerekir. TV’deki görüntüsü düzgün, konuşması anlaşılır birisidir.

Şimdi, böyle bir kişinin Müjdat Gezen’in Abdülhamit’in torunu için söylediklerine kızıp, gidip benzinciden benzin alıp, bir yapıyı yakma girişimi, “öyle sıradan bir iş” değildir. Eğer, “öyle sıradan bir iş” ise, ülkemizde kimse kimsenin ne yapacağına güvenemez.

Yarın da markette çalışan görevli, tutup kızdığı birisini vurur, ya da kasap eline satırı alıp beğenmediği birinin peşine düşer. Bu da Hannah Arendt’in “Sıradan
Faşizm” dediği durumdur ki Adolf Eichmann duruşmasında bunu saptamıştır. Sıradan Almanlar komşuları da olsa Yahudilere saldırmışlar, dükkânlarını yakıp yıkıp onları imha etmeye çalışmışlardır.

Elbette Mehmet Ali Aligül kendiliğinden harekete geçmemiştir. Bir grup, bir odak, bir merkez kendisinden bunu istemiş, o da seve seve işe gönüllü olmuştur.

Çünkü bilmektedir ki, bundan ötürü başına bir iş gelmeyecektir, üstelik ödül alacaktır. Nitekim, böyle bir kundaklama girişimi yapan, yargıç karşısına çıkmış, “adli kontrolle” serbest kalmıştır. (Sonradan tutuklanmış olması olayın niteliğini değiştirmez.)

Piyanist Dengin Ceyhan, elleri kelepçelenerek tutuklanmıştır. Suçu Cumhurbaşkanı’na hakaret olarak belirlenmiştir.

Bu arada, Cumhurbaşkanı’nın söylediği her söz “eleştiri” sayılarak ceza dışı kılınmıştır.

Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin ve yazarlarının hâlâ hapiste tutuklu olduğu suçlarının ne olmalarına yol açan ise belirsizdir.

Eğer, siyasal iktidara yandaş olmadığınız biliniyorsa her türlü suçlamanın hedefindesiniz demektir. Her tür suç size yönelebilir, FETÖ’cü olabilirsiniz, PKK yandaşı sayılabilirsiniz, suçu övücü yerine konabilirsiniz, makama hakaret eden sayılabilirsiniz. Bunların hepsi tutuklanmanız ile sonuçlanır, ne zaman çıkacağınızı hiç kimse bilemez.

Hayır, onlar bilir, siz bilemezsiniz.

Yasal suçlama hedefi olmadığınız zaman da, “duyguları incinmiş”, “bir şeyinize tepesi atmış” birinin saldırısına uğrayabilirsiniz. Bunları hesap etmeniz dahi mümkün değildir.

Demek ki, siz de tetikte olacaksınız, her şeyi hesaba katacaksınız.

Müjdat Gezen Sanat ve Kültür Merkezi’nin yakılma girişimi bu durumun açık aynasıdır.

Durumun daha vahim yanı, bakınız nedir?

* * *

Sayın Cumhurbaşkanı, Müjdat Gezen’i arayıp geçmiş olsun dememiştir.

Sayın Başbakan, Müjdat Gezen’i arayıp geçmiş olsun dememiştir.

Sayın Genelkurmay Başkanı, Müjdat Gezen’i arayıp geçmiş olsun dememiştir.

Müjdat Gezen buna elbette şaşırmamıştır.

Kundakçı okul servisi sürücüsü de buna şaşırmamıştır.

Elbette yakma girişimini yapan Mehmet Ali Aligül bunu da bilmektedir.

Cesaret veren şey de bunu bilmesidir.

Ona cesaret veren şey, siyasal iktidarın onu desteklediğini bilmesidir.

Böyle bir olaya cesaret vermek de suç değil midir?

Bu tür olaylar böyle iktidarın sessiz desteğiyle cesaret bulursa bunun bir sorumluluğu yok mudur?

Bu sorumluluğu siyasal iktidara sormak vatandaşlık görevi değil midir?

Müjdat Gezen bu ülkenin eşit haklara sahip bir vatandaşı değil midir?

Bu durumda ortaya çıkan, siyasal iktidarın topluma şöyle baktığını göstermiyor mu:

“Benim yanımda olanlar benim vatandaşımdır. Benim istediğim doğrultuda ne isterlerse yaparlar ve suç sayılmaz.

Benim karşımda olanlar benim vatandaşım değildir. Benim istemediğim doğrultuda ne yaparlarsa suç sayılır.

Yargı benim emrimde.

Yönetim benim emrimde.

Yasama benim emrimde.

Şimdi sana düşen de, 16 Nisan tarihinde sandığa gidip bunu tasdik etmendir.

O kadar.

Yaptın yaptın, yapmadın sen bilirsin.”

Ben işte bunu biliyorum.

Onun için de HAYIR diyorum.

HAYIR diyorum. Çünkü, senin için de doğrusu odur.

Gene de sen bilirsin.

Benden bu kadar…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Uygarlarla Barbarların Savaşı

Pawel Kuczynski

Roma uygarlığını barbarlar yıkmıştır.

Kuzeyden gelmişlerdi.

Hiçbir kuralları yoktu.

Barbarlar yağmacı kavimlerdir.

Elde etmek istediklerini şiddet yoluyla alırlar.

Baskın yaparlar. Vururlar. Öldürürler.

Alırlar.

Yakıp yıktıklarına dönüp bakmazlar.

Yakıp yıktıklarının ne olduğunu bilmezler, bilseler de aldırmazlar.

Güçleri, yandaşlarına sağladıkları çıkarlar, karşıtlarına saldıkları korkulardır.

Ülkemin gidişine bakıyorum.

Uygarlarla barbarların savaşını görüyor gibiyim.

Barbarların kural tanımazlığı.

Barbarların öfkeli saldırısı.

Barbarların korku salışı.

Dökülen kanlar, çaresiz insan çığlıkları.

Bir Guernica sahnesi gibi.

Roma uygarlığını barbarlar yıktı.

Ama barbarlardan geriye hiçbir şey kalmadı.

Roma uygarlığının insanlığa kattıkları ise bugün bile yaşıyor.

Roma hukuku bugün ders olarak okutuluyor.

Romalıların yaptıkları yollar, su kemerleri.

Uygarlığın kalıntıları bile İtalya’nın tarihi.

Savaşları barbarlar kazansa da,

İnsanlık tarihi uygarların tarihidir.

Ama, savaşları hep barbarlar mı kazanır?

* * *

Hitler, döneminin büyük barbarı idi.

1940 yılında savaşı kazanıyordu. Paris’e girmişti. Ne oldu?

Bugün Hitler, Almanya’nın utancıdır.

Mussolini. Franco. Salazar. Pinochet.

Barbarların önde gelenleri.

Bugün ülkelerinin utancıdır.

Ama ‘bugün’.

İktidar dönemlerinde esip gürlüyorlardı.

Astıkları astık, kestikleri kestikti.

Victor Hara. Şili’nin büyük şarkıcısı.

Şili’nin barbarı ellerini kestirdi ve söyletti:

‘Şimdi şarkılarını çal bakalım.’

Victor Hara’yı öldürdüler.

Şarkıları eskisinden daha güçlü söyleniyor.

Victor Hara Şili’nin onurudur. Pinochet

Şili’nin utancı.

Hitler Almanyası’nda barbarlık uygarlığı eziyordu.

Mussolini İtalyası barbarlığa faşizm diyordu.

Salazar’ın Portekiz’i.

Pinochet Şili’si barbarlık dönemlerini yaşıyordu.

Ama sonra ne oldu?

Uygarlar çok çile çekti ama uygarlık kazandı.

Ülkelerin yaşadığı barbarlık dönemleri vardır.

Barbarlar ne zaman kazanır?

Uygarlar, kuralları var sandıkları zaman.

Uygarlar ‘kanunlar var’ sanırlar, ama barbarlar için yoktur.

Uygarlar ‘adalet’ ararlar, boşunadır, adalet yoktur.

Uygarlar için geçerli olanlar barbarlar için geçersizdir.

Barbar için hile, yalan, arkadan vurma, iftira, her şey vardır.

Yeter ki kazansın. Yeter ki gücünü kaybetmesin.

Yeter ki çıkarını kollasın.

Ama ne güç onundur, ne kazanç onundur, ne de iktidar onundur.

Onun hiçbir şeyi yoktur.

Barbarın gücü, uygarın korkusu kadardır.

Barbarın iktidarı, uygarın kendi gücünü bilmemesidir.

Uygar, yarın değil, bugün kazanmalıdır.

HAYIR diyeceksin.

Bu ülkedeki barbarlığı yeneceksin.

GÜÇ SENDE,

Barbara HAYIR de.

HAYIR.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çiğnenen Akademik Cüppe

Yılın fotoğrafıdır.

21. yüzyılda, 2017 yılının şubat ayında kürsülerinden atılan üniversite hocalarının protesto için yere serdikleri cüppelerinin çiğnendiği fotoğraf, yılın fotoğrafıdır.

Akademik cüppe.

Yılların emeği.

Yüzlerce sayfanın taranması. Günlerce, gecelerce çalışma.

Doktora jürileri. Yürek çarpıntıları.

Zor çıkılan basamaklar.

Sonunda giyilen akademik cüppe.

Asistanlık. Doçentlik. Profesörlük.

Bilim tapınağında gururla çıkılan kürsü.

Öğrenciler. Yayınlar. Kongreler. Konferanslar.

Sonra iki satırlık bir tebligat.

‘Göreviniz sona ermiştir.’

Nedeni belli değil. Korkulu rivayetler fısıldanır.

Kaba kuvvet işbaşındadır.

Hoca cüppesini yere serer.

Protestodur bu.

Polis çiğner geçer.

Emir almıştır.

Onlar suçludur.

Öyle denmiştir.

Çiğnenen akademik cüppe.

‘2017 Türkiyesi’nin fotoğrafıdır.

HAYIR demek için bu fotoğraf yeterlidir.

HAYIR.

BİNLERCE HAYIR.

* * *

Gazetemde Öget Öktem Tanör ile yapılan bir röportaj vardı.

Görevinden atılan Prof. Öget, ‘Toplumun ruh sağlığı bozulacak’ demişti.

Bence, toplumun ruh sağlığı çoktan bozuldu.

İktidarda olanlar ‘Krasia-mani’ hastalığına tutuldular. Aklın alamayacağı işler yapıyorlar. ‘Krasia-mani’, ‘Güç çılgınlığı’ anlamında bir sözcük. Kontrolsüz güç böyle bir çılgınlık hali yaratır. Bir tür uyuşturucu etkisi. Aslında bir iktidar hastalığıdır. Giderek etkisini arttırır.

Sonucunu düşünmeden hareket etme.

‘Bana bir şey olmaz’ duygusu.

‘Bana olmaz’ yanılsaması.

Ergenlerin kontrolsüz hareketlerinin ruhsal dinamiği.

Araba kazalarının, nedensiz kavgaların akıl almaz nedeni.

Kontrolsüz güç hastalığı.

‘Güç sarhoşluğu’ denen şey de budur.

Elbette bunun altında da büyük bir korku yatar.

‘Gücü kaybetme korkusu.’

Güç arttıkça korku da artar.

Zirvelerin bilinen tehlikesi de budur.

Everest zirvesinin son 200 metresi ‘ölüm yoludur’.

Ama zirve çekicidir.

Güç ve korku sarmalı tehlikeli bir ikilidir.

Bu tehlikeden kurtulmak için HAYIR.

HAYIR.

Kaba kuvvetin kazanmasına HAYIR.
* * *

Çiğdem Toker çok güzel bir terim buldu: İkbalin Yabancılaştırması.

Evet, ‘ikbal yabancılaştırır’.

AKP içinde de akademisyenler var. Hukukçular var. Tıp doktorları var. Olan biteni görüyorlar.

AKP dışında da akademik eğitim görmüş binlerce insan var.

Başlarını mı çeviriyorlar?

‘Neyse ki biz değiliz!’ mi diyorlar?

Bir korku filmi izleyen kişi gibi kendini güvende mi duyuyor?

HAYIR.

Böyle bir durumda kimse güvende olamaz.

Unutmayın,

‘Despotun gücü toplumdaki korkudur, bu korku bittiğinde despotun gücü de biter.’

Despotluğa HAYIR.

Zorbalığa HAYIR.

Yerde çiğnenen cüppe hepimizin onurudur.

HAYIR.

Binlerce kez HAYIR…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Reis’in Seçimi

Alfred Basha

Afişler her şeyi açıklıyor:

TEK Vatan

TEK Bayrak

TEK Millet

TEK Devlet

Eksik olan TEK ADAM sözlerini de Reis’in fotoğrafı tamamlıyor.

Seçim Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘TEK ADAM’ olarak seçilmesi için yapılıyor.

AKP artık bir destek amblemidir. Ortada parti kalmamıştır.

Öyle “sistem değişimi”, “aktif yönetim” sözleri örtmecedir.

Doğrudan Reis’in ülkenin başına egemen kılınmasıdır.

Böyle bir anayasa değişimi AK Parti’de başkası için yapılır mıydı?

Aday Binali Yıldırım olsaydı? Elbette HAYIR.

Aday Ahmet Davudoğlu olsaydı? Elbette HAYIR.

Aday Abdullah Gül olsaydı?

Aday Bülent Arınç olsaydı? Elbette HAYIR olacaktı.

Açıktır ki, seçim Reis için yapılmaktadır.

Eğer seçim Reis’in beklentisi gibi sonlanırsa;

İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan Almanya Başbakanı Merkel’e açıklamıştır ki,

Yürütme de olacaktır,

Yasama da olacaktır,

Yargı da olacaktır. Elbette hepsi de olacaktır.

Olacaktır da nasıl olacaktır?

Bu da bellidir.

Yürütme, Başkan’ın “astığı astık- kestiği kestik” aracı olacaktır.

Yasama, Başkan’ın isteğine göre var olacak, gölgesi olacaktır.

Yargı da Başkan’ın elindeki kılıç olacaktır.

Güçler ayrımı mı? Bırakın şu ayak bağını.

Demokrasi mi? Elbette, demokrasi işte budur.

Özgürlükler mi? Terörist olmadığınız, vatan haini olmadığınız, iktidara karşı olmadığınız sürece özgür olabilirsiniz.

Ama ne zaman terörist olacağınıza, ne zaman vatan haini olacağınıza, ne zaman iktidara muhalif olacağınıza karar verileceğini bilemezsiniz.

Ama özgür olacaksınız. Hem de hiçbir yerde olmadığı kadar geniş özgürlükler içinde yaşayacaksınız.

“Bu nasıl özgürlük?” demeniz sizi derhal “ülkeye tehlikeli biri” yapabilir. Dikkatli olacaksınız.

* * *

AKP’nin stratejisi hep bu oldu.

Önce, “birisi bir şey dedi”.

Tesettürden yargıya, eğitimden Başkanlığa kadar hep böyle oldu.

Birisi bir şey dedi. Şaşanlar oldu. Susanlar oldu.

Sonra, “o şey konuşulsun” dendi. Konuşuldu. Alışıldı.

3.Adım geldi, “o şey görüşülsün” dendi. “O şey” ortalıkta dolaşmaya başladı.

4.Adımda, “o şeyi millet istiyor” denmeye başlandı.

5.Adımda, “O şeyi istemeyen kasıtlıdır, gelişmeye karşı çıkıyor”, böyle şey olamaz” dendi.

6.Adımda, “O şeyi istemeyen teröristtir, vatan hainidir, terör örgütlerinin dilini konuşuyor”a dayandı.
Dikkat edin, AKP’nin her konusunda bu taktiği göreceksiniz.

Tehdit, şantaj, korkutmak.

Şimdi sözcü Numan Kurtulmuş, “ya Başkanlık ya terör” diyor. Açıktır. Ya Başkanlık ya terör. İkisine de HAYIR diyeceksiniz. Ya şimdi HAYIR diyeceksiniz, Ya da ebediyen susacaksınız. Reis’in seçimi dedik ya, Ondan çok sizin kendi seçiminizdir bu.
* * *

Bir de Sultan Hanım çıktı ortaya: Nilhan Sultan.

Dedesi padişahların mülklerini geri istiyor.

“Yeter bu parlamenter sistem, çok çektik” demiş.

Ciddiye alıp sultana anlatanlar da var.

Sultan bunları biliyor da, Atatürk diyemediği için, Cumhuriyet diyemediği için “parlamenter sistem” diyor.

Osmanlı’ya dönülecekse, Saray haremine de hazırlıklı olmak gerekir. Nilhan Sultan bunları da biliyor olmalı.

Şimdiden yeni Saraylı, eski Saraylı ortaya çıktığına göre artık dile getirmek gerekiyor.

Gelecek “Halifelik” makamına hazır olun.

Ortaya atıldı. Dolaşıma girdi.

Sıra padişahlıkta.

ATATÜRK 1923 yılında hepsine HAYIR demişti.

Biz sonsuza kadar HAYIR diyeceğiz.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Cumhuriyet Gazetesi Cumhuriyet Okuru

Alfred Basha

Cumhuriyet gazetesi sadece gazete değildir.

Okuru için bir yurt, bir bayrak, bir kale.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyet belgesi.

Cumhuriyet okuru, sadece gazete okuru değildir, emanetin sahibidir.

Onun için de çok dikkatlidir.

En küçük bir yanlışı kabul etmez.

İş edinir, arar, eleştirir, ulaşır, ulaştırır.

Cumhuriyet gazetesi, okurunun yurdudur.

Öyle olduğu için de gazetesini dikkatle izler.

Ne olup gittiğini titizlikle araştırır.

Zaman gelmiş, gazetesi yüzünden işinden edilmiştir.

Zaman gelmiş, gazetesi için dövüşmüştür.

Onun için de her değişikliği kuşku ile karşılar. Ne olup bittiğini araştırır.

Yaşamında kör inancı değil, gözü açık bilinci seçmiştir.

Eleştirel düşünceyi yaşamının rehberi yapmıştır.

Bu okur, vefalıdır.

Bu okur, gazetesini neden aldığını bilir.

Bu okur, okuduğu üzerinde düşünür.

Paylaşımcıdır.

Beğendiğini iletir, yaygınlaştırır.

İşte bu okura “gazeteni bırakma”, “her gün bir Cumhuriyet” diyoruz.

* * *

Bu okur gazetesini bırakmıyor ama kırgın.

“Okumak istemediğim yazarlar geldi” diyor.

“Gazetemin ekseni değişti” diyor.

“Alıyorum ama hiç okumadıklarım var” diyor.

“Artık bu gazetede yazmayın” diyenler oldu.

“Artık gazetemi almaya elim varmıyor” diyenler oldu.

Onlara hep şunu söyledim;

“Elbette okumadığınız yazarlar olabilir.

Okuyup beğenmediğiniz yazılar olabilir.

Okumayın.

Beğenmeyin. Benim de okumadığım yazarlar var, beğenmediğim yazılar var. Ama ben yazmaktan vazgeçmiyorum, siz de almaktan vazgeçmeyin. Farklı görüşlerin olması bir gazete için kayıp değildir, kazançtır. Gazetenin ekseni ise değişmez, değişemez.”

İlhan Selçuk, bu gazetenin kaptanı idi.

Onun kaybı hepimizin travmasıdır.

Ama İlhan Selçuk döneminde de eksen korunarak farklı görüşler yer almıştır.

Ben de gazetede değişim olmasını İlhan Selçuk’la konuşmuştum.

Ailede değişim olmuştu. Çocuk değişmişti. Genç değişmişti. Kadın değişmişti. Eğitim değişmişti.

İlhan Selçuk bunları çok iyi bilirdi. Değişimi anlardı.

Onun hassasiyetleri, “Atatürk Cumhuriyetinin bağımsız, laik karakteri, Rönesans ve Aydınlanma felsefesine dayalı özgür insan aklı ve özgür iradenin toplum yaşamına egemen olması” idi.

Bu dünya görüşünü paylaşıyorduk.

Cumhuriyet gazetesinin ekseni de budur.

Bu gazete hiçbir zaman FETÖ’cü olmamıştır, olamaz. Bu gazete hiçbir zaman PKK yanlısı olamaz.

Kürt halkının sorunları elbette konu olacaktır ama terör örgütleri hiçbir zaman desteklenemez.

Şu anda tutuklu olan yönetici ve yazar arkadaşlarımız böyle suçlamaların hedefi olamazlar.

Cumhuriyet gazetesi, toplum üzerinde daha etkin olmalıdır, doğru.

Kitap Kulübümüz daha geniş çalışmalarla toplumla buluşmalıdır, doğru.

Çeşitli sivil toplum kuruluşlarımızla daha yakın bağlarımız olmalıdır, doğru.

Ama unutulmamalıdır ki;

Cumhuriyet gazetemiz siyasal iktidarın hedef seçtiği çok yönlü baskının altındadır.

İlan konusunda baskı altındadır.

Mali kaynakları denetim altındadır.

Gazetemiz her yönden baskı altına alınmaktadır.

Arkadaşlarımızın tutukluluk süreleri uzatılmaktadır.

Ülkenin sürüklendiği karanlıkta gazetemizin görev yapması istenmemektedir.

Buna boyun mu eğeceğiz?

Asla!

Buna boyun eğmeyeceğimiz bilinmelidir.

Ülkemizin Kurtuluş Savaşı bizim cesaretimizle kazanılacaktır.

Şu anda görevimiz, bütün gücümüzle HAYIR demektir.

* * *

Atatürk, ülkenin kuruluşunda Saray’la mücadele etmişti.

Saray’da padişah ve halife olan kişi oturuyordu.

Gene karşımızda yeni bir Saray vardır.

Yeni Saray’da yeni bir padişah ve halife adayı yetki istemektedir.

Adı ne olursa olsun, bu yetkileri alacak kişi,

Padişah ve Halife olacaktır.

Buna HAYIR diyoruz.

Buna HAYIR diyeceğiz.

Gün mücadele günüdür.

Gün el ele verme günüdür.

Cumhuriyet gazetesi bu mücadelenin bayrağıdır.

Yazacağız, okuyacağız, okutacağız.

Bir kez değil, bin kez Atatürk diyeceğiz.

Bir kez değil, bin kez Cumhuriyet diyeceğiz.

Padişahlığa, halifeliğe HAYIR diyeceğiz.

Bir kez değil, bin kez HAYIR.

Ve Cumhuriyetimizi yeniden kurtaracağız.

Biz, hepimiz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Atatürk’ü Bugün Görmek

Pawel Kuczynski

Yazar Nuray Mert 16 Ocak 2017 tarihli yazısını şöyle bitirmiş:

“Birileri Atatürk’ü demokrasinin, özgürlüklerin önüne geçirip, tartışmanın konusu yapılmasına izin vermiyordu, siz de aynı şeyi yapıyorsunuz. Böyle olunca tabii ki tek parti hukukunu savunuyorsunuz, sadece partinin ve liderinin adı ve meşrebi farklı, olay bundan ibaret.”

Şaştım kaldım.

Demek ki yazar, Atatürk dönemi CHP’si ile R.T. Erdoğan’ın AKP’sini liderlerin adı ve “meşrebi” dışında farksız görüyor.

Yanlış anlamış olmalıyım diye düşündüm ama yazının bütünü de bu yargıyı doğruluyor.

Atatürk -İnönü dönemi “otokratik modernleşme dönemi” olarak nitelendiriliyor, AKP ve lideri “demokrasi mücadelesi” deyip demokratların (yazar ve benzerlerinin) desteğini alıyor ama onlar da “otokratik muhafazakâr/İslamcı toplum” projesini hayata geçirmeye çalışıyor. İş buraya gelince de “demokratlar” iktidara desteğini çekiyorlar.

Ama artık AKP liderinin onlara ihtiyacı kalmamıştır, onları tersleyip yoluna devam ediyor. Onlar da gazetedeki köşelerinde dert yanıyorlar ama…

Ama gene de “otokratik” parantezinde Atatürk ile R.T. Erdoğan arasında fark olmadığını anlatmaya çalışıyorlar.

Demek ki saltanatı kaldıran, halifeliği ilga eden Mustafa Kemal ile “Halife olacak” sözlerini sessiz karşılayan Erdoğan arasında fark yok öyle mi?

Demek ki “Öğretmenler, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştiriniz” diyen Mustafa Kemal ile “Dindar ve kindar gençler istiyoruz” diyen Erdoğan arasında fark yok öyle mi?

Demek ki dogmalarla mücadele eden, özgür düşünceyi, özgür iradeyi insan yaşamının ortasına yerleştirme mücadelesi veren Atatürk ile Sünni İslamı toplum yaşamının temeli yapma cihadı veren Erdoğan arasında fark yok öyle mi?

Kadınlara toplumsal eşitlik veren, onları toplum yaşamına katmayı görev bilen Mustafa Kemal ile kadını eve kapatmaya çalışan, kadını erkekten ayıran AKP baskısı arasında fark yok öyle mi?

Yoksa bunların hepsi de “meşrep” mi?

Aydınlanma ve Rönesans felsefesinin yazarın da çok iyi bildiği ilkeleri ile Türkiye’nin 14 yıl boyunca sürüklendiği din toplumu arasında gündüz ve gece kadar fark vardır.

Bunu görmezden gelmek, küçümseyen bir tavır takınmak yanlıştan da öte bir aymazlıktır.

* * *

Gelelim şu “eski defterlerdeki otokratizm” konusuna.

Atatürk’e yöneltilen iki eleştiri şunlardır:

“Ama demokrasiyi getirmedi. Otokrattı.”

“Ama sosyalizmi kurmadı. İsteseydi…”

Atatürk hangi demokrasiyi getirebilirdi acaba?

Savaş yorgunu, yoksul, eğitimsiz 15 milyon insanla demokrasi nasıl gelirdi?

Sizin bugün “gelmiyor” diye çırpındığınız demokrasiyi Atatürk nasıl getirirdi?

O, saltanat ve halifelik otoritesine karşı halkın iktidarını koyarak büyük bir devrim yaptı, sizler de biliyorsunuz.

Dinin siyasette nasıl kullanılacağını biliyordu. Bunu önlemeye çalıştı.

Kuran’ın Türk diline çevrilmesi budur. Halkın eğitilmesi budur. Latin alfabesi budur.

Elbette biliyorsunuz. Neden hiç sözünü etmiyorsunuz?

Demokrasiyi getirmedi, öyle mi?

Siz de bilirsiniz, demokrasi liderlerin isteği ile gelmez.

Demokrasi, bir toplumun gereksinmesi olduğu zaman gelir.

Demokrasiyi bilinçli insanlar ister, mücadele eder ve alır.

Sizin bugün bile öyle bir toplumunuz var mı?

AKP demokrasi mücadelesi mi yapıyordu?

AKP için demokrasi “gerektiğinde inilecek bir tramvay” değil miydi?

Duymazdan geldiniz, görmezden geldiniz, “yetmez ama evet” dediniz?

Şimdi siz “yeter” diyorsunuz ama onlar duymuyor.

Gelelim Atatürk’ün neden sosyalizmi kuramadığına…

Endüstri mi vardı? Endüstri işçisi mi vardı? İşçi sınıfı mı vardı?

Elbette yoktu.

Ama olsun, Sovyetler Birliği’ne katılmak mı gerekiyordu?

Atatürk, bağımsız Türkiye demişti.

Sonuna kadar da buna bağlı kaldı.

Haklıydı. Dün de haklıydı. Bugün de haklı.

AKP siyaseti neydi? İslam Birliği ekseninde dış ittifaklar.

İslam Birliği temelinde dün Amerika, bugün Rusya öyle mi?

Desteklenecek demokrat politika bu muydu?

Türk ordusunun ulusalcı gücü FETÖ-AKP ittifakıyla çökertilirken askeri vesayetin kalkıp demokrasinin gelmesi etiketiyle bu gayreti destekleyenler kimlerdi?

Bu ülkenin Atatürkçüleri -ben de onlardan olmakla gurur duyuyorum- tapma kültürü içinde olamazlar.

Biz Atatürk’e tapmayız, anlarız.

Biz Atatürk’ü Aydınlanma ve Rönesansın temsilcisi olduğu için rehberimiz sayarız.

Özgür akıl. Özgür irade.

Biz toplum yaşamının insanların aklıyla, insanların iradesiyle belirlenmesini isteriz.

İpotekli akıllarla, esir alınmış iradelerle demokrasi olamayacağını biliriz.

Aldatmacaları, kandırmacaları görmezden gelmeyiz.

İnsanları da, toplumları da nesnel koşulları içinde görmek gerektiğini düşünürüz.

Soru sormanın, tartışmanın, farklı düşünmenin erdemini biliriz.

Ama gerçeklerin inkâr edilmesini kabul etmeyiz.

Bugün ülkemizin sürüklendiği “Tek Adam İktidarı”na da HAYIR.

Ülkenin kurucu liderlerine yapılan haksızlıklara da HAYIR.

HAYIR. HAYIR.

Anlaşılıyor mu?

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Cumhuriyet’i Hak Etmek

Alfred Basha

Atatürk 10 Kasım 1938 günü aramızdan ayrıldı.

O günü hatırlıyorum. Kandıra’daydık. 8 yaşındaydım.

Bütün öğretmenler hıçkırarak ağlıyorlardı.

Babam, başöğretmen, üzgündü. Ben şaşkındım.

Şimdi düşünüyorum da, bu millet ağlamakta haklıymış.

Atatürk’ü kaybetmek her şeyi kaybetmekmiş.

Keşke neden ağladığımızı bilseydik.

Ağlamışız ama nedenini bilememişiz.

Aslında Cumhuriyeti kaybediyormuşuz.

Sonraki yıllarda adım adım Cumhuriyeti kaybediyormuşuz.

Atatürk bir “Aydınlanma Yıldızı”.

Işığı hâlâ, her şeye karşın, ufkumuzu gösteriyor.

Ama dogmaların karanlığı, önyargıların sisi ışığı örtüyor.

Cumhuriyeti istiyor musunuz?

Hak etmeniz gerekiyor dostum.

Eğer kaybediyorsanız, hak etmemişsiniz demektir.

Unutma;

Hak etmediğin hiçbir şey senin değildir.

Ne adın, ne unvanın, ne yetkin, ne aşkın, ne geleceğin…

Eğer hak etmiyorsan,

Cumhuriyet de senin değildir.

* * *

Orhan Karaveli, “Atatürk Cumhuriyeti bana emanet etti” demişti.

KOOP-C söyleşisiydi. Ne güzel söz, diye düşünmüştüm.

Atatürk, Cumhuriyeti bize emanet etmişti.

Biz, Cumhuriyet kuşaklarıyız.

Eğer bugün biz bu emaneti koruyamadı isek, görevimizi yapmamışız demektir.

Hadi gelin, bunu kabul edelim.

Görevimizi yapmadık

Toplum cahil miydi? Görevimiz eğitmekti.

Toplum bilinçsiz miydi? Görevimiz bilinçli kılmaktı.

Toplum işsiz miydi? Görevimiz iş yaratmaktı.

Güneydoğu yoksul muydu? Görevimiz orada olmaktı.

Görevimiz orada, onlarla beraber olmaktı.

Doğu’yu, Güneydoğu’yu sürgün yeri yaptık. Yanlış yaptık.

Yanlış yaptık, kabul edelim.

“Bizdendi, değildi” ayrımını biz yaptık.

Kendimizi ülkenin sahipleri sandık, öyle davrandık.

Yanlıştı.

Şimdi “dünün ötekileri” kendilerini ülkenin sahibi sanıyor.

Onlar da yanlış yapıyor.

Ülkelerin gerçek sahibi orada yaşayanların tümüdür.

İktidar, herkes için geçicidir.

Şimdi, Cumhuriyeti istiyor musunuz?

Şimdi, evet şimdi, hak etmeniz gerekiyor.

Çünkü dün, Cumhuriyet size verilmişti. Armağan edilmişti.

Size emanet edilen bir armağandı Cumhuriyet.

Değerini bilemediniz, çünkü hak etmemiştiniz.

Yıkılmış bir imparatorluğun enkazı üzerinde, bir dâhi, Mustafa Kemal Atatürk, “Yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz” demişti.

Ve “yarın Cumhuriyeti ilan etmişti”.

29 Ekim 1923.

Cumhuriyet. 100. yılına beş yıl kaldı.

Şimdi bir “Tek Adam İktidarı” arifesini yaşıyorsak eğer,

Cumhuriyeti hak etmediğimiz içindir.

Cumhuriyete sahip çıkamadığımız içindir.

Öyleyse? Evet öyleyse?

* * *

Şimdi görev Cumhuriyettir.

Şimdi görev Cumhuriyeti hak etmektir.

Cumhuriyet.

İnsanlığın Aydınlanmasının mirası.

Atatürk’ün bizlere emaneti.

İnsan olmanın anahtarı.

İnsan kalmanın erdemi.

Özgürlük – eşitlik – kardeşlik tılsımının sembolü.

Cumhuriyeti hak etmek.

Yaşamımız bahasına görevimiz budur.

Zorbalığı kabul etmemek, direnmek.

Aşağılanmaya boyun eğmemek, dikilmek.

İnsanca yaşamı savunmak.

Nasıl mı?

Atatürk söylemiş;

“Ya İstiklal Ya Ölüm”

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın