İnsan Faktörü

‘İnsan faktörü’, bütün sistemlerde, bütün olaylarda işin gelip ‘insana dayandığı’noktasına dikkat çeken bir deyim. 
Evet, her şey sonunda gelip ‘insana dayanır’. 
‘insan’, bir yerde öğretmendir, başka bir yerde hat bekçisidir, bir yerde annedir, başka bir yerde gardiyandır.
Ama işte sonuçta insandır. Zaaflarıyla, korkularıyla, düşünceleriyle, duygularıyla, umutlarıyla, hayal kırıklıklarıyla ‘insan’dır. 
İşte bu ‘insan’, karar verir, verilmiş bir karara uyar, seçim yapar, kimi zaman karşı çıkar, kimi zaman boyun eğer. 
Şimdi bu ‘insan toplulukları’ ile seçime gidiyoruz. Ve gönlümüzdeki sonucu istiyoruz, bekliyoruz. 
Gönlümüzdeki sonuç mu? 
Peki, bunun ne olmasını bekliyoruz, ne olacağını umuyoruz?

CHP ve adayları 
Cumhuriyet Halk Partisi önseçim yapmadı. Yanlış yaptı. 
Önseçimin de sakıncaları var ama, yararları çok daha fazla. İstanbul ve İzmir adayları, Ekrem İmamoğlu ve Tunç Soyer ülkenin kazancıdır. Her ikisini de çalışmalarıyla yakından tanırım. Çankaya’da Alper Taşdelen çok başarılı işler yapmıştır. Bu yöneticiler toplumu dönüştürücü liderlerdir.
Silivri’de Özcan Işıklar’ın projelerini sürdürmesini isterim. Kadıköy’de AykurtNuhoğlu başarıyla çalışmıştır. 
CHP’de karışıklık gibi görünen çalkantılar demokratik işleyişin seyridir. Buna bakıp da umut kesilmesini hiç doğru bulmam. Tam tersine canlılıktır, olağan karşılanmalıdır.
Ama seçimde adaylarının partinin oyu üstünde oy almaları parti yönetimini düşündürmelidir. Bunu önemli bulurum. 
‘İnsan faktörü’ önem kazandığı zaman çok şeyi değiştirebilirsiniz.

Çocuk imamlar 
Gazetemizin manşetten verdiği bu haber, her şeyden daha önemlidir. 4-6 yaş arası çocuklara yönelik Kuran kursları, pedagojik anlamda yanlışın yanlışı, bu nedenle de çocuk hukuku açısından ‘çocuk haklarının ihlali’ sayılmalıdır. 
Yanlışın yanlışıdır, çünkü bu yaşlardaki çocukta soyut düşünce gelişmemiştir, dinsel kavramlar ve ibadet çocuğa yapılan kalıcı telkindir. Ama zaten bu amaçla yapılmaktadır.
Bu ‘kalıcı telkin’, çocuk zihninde ‘zihinsel çerçeve – mental framework’ oluşturacak, sonraki her bilgi bu çerçeve içinde yer alacaktır. Dogmatik düşünceler böyle oluşur. 
Hadi bakalım, bu ülkenin pedagogları, öğretmenleri, anneleri, babaları, çocuk psikologları, çocuk psikiyatristleri, sesinizi çıkarın, görüşünüzü açıklayın, ayağa kalkın, ülkenin geleceğiyle ilgili bu büyük yanlışı topluma duyurun. 
Hiçbir ses duymuyorum. 
Hiçbir karşı çıkış görmüyorum.
Sindirilmiş bir toplumun dilsizliğe itilmiş bilimi mi? 
Yoksa ürkütülmüş insanların içine kapatılmış korkusu mu? 
‘Çocuk imamlar’ dönemine giriliyor olması, önümüzdeki seçimlerden çok daha önemlidir. 
Çünkü, yapacağınız seçimler, böyle ambargolu zihinler ile seçim olmaktan çıkar, sandığa atılan bir teslim belgesi olur. 
Seçim, özgür zihinler ile özgür iradelerin yapabileceği iştir. 
Demokrasiyi belirleyen simge sandık değildir, özgür zihinler ve özgür iradelerdir. 
Dogmatik zihinlere hiçbir mantığın ulaşmadığının tarihsel pek çok örneği vardır.

Peki, ne yapalım? 
Böyle bir durumda ne mi yapılır? 
Atatürk’ün ne yaptığına bakacaksınız. 
‘Eğer bugün Atatürk olsaydı ne yapardı’ sorusunun yanıtını bulacaksınız ve onu yapacaksınız. 
Yapıp yapamayacağınızı da hep birlikte göreceğiz. 
Yıl 2019. 1919 yılının yüzüncü yılıdır…

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Son ders mi?..

41 yıldır üniversitede ders veren Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Barış Bildirisi’ne imza attığı için hapis cezası aldı ve üniversitedeki işine son verildi. Aynı konuda ceza alan eski Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’la birlikte kararı bekliyorlar. 
Şebnem Hoca geçen gün “son dersini” verdi. İnsanlıktan söz etti, insan haklarını anlattı. İnsandan ve insan haklarından uzak duran bir tıp hizmetinin olamayacağını belirtti. 
Onun son dersiydi ama insanlığın ilk dersi bu olmalıydı. 
Hepimizin dersidir bu.

***

Hukuk sistemi adaletten koparılmış, 
Fabrikaları özelleştirme adına satılmış, 
Ordusu FETÖ operasyonundan geçirilmiş, 
Eğitimi dinselleştirilmiş, 
Yakın tarihi inkâr edilmiş, 
Coğrafyası yağmalanmış, 
Bütün güçleri Tek Adam’ın emrine verilmiş bir ülkede; bir piyanistle bir Başkan’ın el sıkışması elbette olay olur.
Başkan’ın yıllar yılı süren ayrıştırıcı politikası ile kamplara ayrılan bu ülkede özlenen barış ortamı doğuyor muydu? 
Piyanist Fazıl Say’ın daveti ile konserine Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi kadrosu ile, yanına Amerikalı konuğunu da alıp gelerek ne demek istemişti? 
Artık ayrımcı politika son mu buluyordu? 
Bir uzlaşma, bir yumuşama ortamı mı doğuyordu?
Fazıl Say, elini bu duygularla uzatıyordu. 
Biz de bakıp anlamak istiyoruz. 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 25 yıldır adım adım ilerletip Tek Adam sistemine ulaştırdığı otokratik sistemden vazgeçeceği işaretini mi veriyordu? 
Yoksa, yarattığı otoriter sistemin, tartışmalı seçim sonuçlarının, kendi meşruiyetinin her kesimce tanınmasına yönelik yeni bir fetih adımı mı atıyordu? 
Bunu uygulamalarla göreceğiz. 
Keşke Fazıl Say, Başkan’ın elini sıkarken sayın konuğunu Müjdat Gezen ile Metin Akpınar’ın oyunlarını görmeye de davet etseydi! 
Sanatçı müsveddeleri” diye suçladığı bu iki sanatçı için hemen açılan davaların yersizliği de bu arada dile gelebilseydi. Olmadı. Tatsız kaçardı değil mi? 
Neyse, bu arada Müjdat Gezen’in yurtdışı yasağının kalkması da bağımsız adalet için dikkat çekmiştir. 
Şimdi ne olacak? Ne bekleyebiliriz? 
Acaba hukukun adaletin emrine girip bağımsız olmasını bekleyelim mi? 
Acaba yasama, yürütme, yargılama güçlerinin bağımsız olmasını umalım mı? 
Acaba, eğitimin laik, çağdaş bir eğitim olmasını bekleyebilir miyiz? 
KHK ile işlerinden atılan, kürsülerinden uzaklaştırılan akademisyenlerin uğradığı haksızlık düzeltilir mi? 
Üniversiteler kendi içinde özerk, bilim üreten kurumlar olabilir mi?
Sanatçılar aşağılanmadan, hakarete uğramadan sanatlarını yapabilecek mi? 
Bu iki elin sıkışması ile özgürlükler ve demokrasi gerçekleşecek mi? 
Yoksa yeniden biz kendi baskı altındaki yaşamımızı sürdürecek miyiz? 
Bu iki elin buluşması Eren Erdem’in hapishane kapısını açacak mı? 
Selahattin Demirtaş’ın kapalı kapısı açılacak mı? 
Son ders”ini veren insan hakları savunucusu, 41 yıllık üniversite profesörü Şebnem Korur Fincancı, mahkûmiyet kararı kaldırılarak kürsüsüne dönecek mi? 
Biz bu soruları sormaya devam edeceğiz. 
Biz daha çok soru sormaya devam edeceğiz. 
Tek Adam rejimi böyle sürüp gittiği sürece hiçbir el sıkışmanın, hiçbir buluşmanın uzlaşma olduğunu, yumuşama olduğunu kabul etmeyeceğiz. 
Satranç tahtasında oynanan oyunda vezir hamlesine karşı iki öne bir yana giden at hamlesiyle oyun kazanılacağı yanılsamasına düşmeyeceğiz. 
Bizim “özgürlükler ve demokrasi mücadelemiz” hiç hız kesmeden devam edecek. 
Hiçbir oyalamayı kabul etmeyeceğiz. Hiçbir perde, oynanan oyunu gözlerden gizleyemeyecek. 
Biz gene Anıtkabir’e gideceğiz. 
Biz gene Atatürk’ün başyapıtı NUTUK’u okuyacağız. 
Biz, “muhtaç olduğumuz kudret”in nerede olduğunu hiç unutmayacağız. 
Profesörün son ders gibi görünen dersi, mücadele tarihinin ilk dersi olacak. 
Bunu unutmayacağız…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yenilgiye Alışmamak…

Uğur Mumcu ile beraber…
Sapanca’da geçen çocukluğumda horoz dövüşlerini izlerdik. Horozlar mağrur ve dövüşçü hayvanlardır. Israrla dövüşürler ve hiçbir zaman pes etmezler. Çoğunlukla berabere ayrılan horozlar hâlâ ısrar ederlerdi.
Nadiren yarışı bırakan horoz pes etmiş sayılırdı. Bu horoz artık bir daha dövüşmezdi. Buna çok şaşırırdım. Çünkü biz de sokak kavgalarında kimi zaman kazanır kimi zaman da yenilirdik. Ama yeniden kavgaya girmekte hiç çekinmezdik. (Bu kavgalardan evde söz etmek çok ayıp sayılırdı, bunu yapan da artık gruba giremezdi.)
Yenilen horozun artık hiç dövüşmemesine çok şaşardım. Ona “yılgın horoz” derdim. Bir kitabımda bu olayı yazmışımdır.
Bu olayı neden mi anlatıyorum?
Bu “yılgın horoz sendromu”nu bizim kesimin bazı insanlarında da görüyorum da ondan anlatıyorum.
Bizim kesim” derken, muhalif olan, seçimlerde muhalefete oy veren, iktidarı eleştiren kesimden söz ediyorum. Çoğunlukla laik, Cumhuriyetçi, uygarlıktan yana olan kesim.
Şimdi bu kesimde bir “kazanma umutsuzluğu” görüyorum. Klişeler şöyle:
Ne yapsan nafile, bunlar bırakmaz ki.
Halk eziyet çekse de bunlara oy vermekten vazgeçmez.
Gördük işte, kaç seçimdir şöyle böyle kazanıyorlar.
Şimdi artık açık açık her türlü hile yapılıyor.
Cumhuriyet gazetemizin manşetleri yeterli.
Adreslere yüklenmiş hayali seçmen listeleri. Olmayan katlara yazılmış yüzlerce uydurma seçmen. Seçim için hazırlanmış çeşitli hileler. Bu arada yasaları, hatta anayasayı hiçe saymalar.
Meclis Başkanı Binali Yıldırım’ın sözleri:
Seçim faaliyeti siyasi çalışma değildir.
Nedir peki?
İktidar kanadında pişkinlik, arsızlık, aldırmazlık.
Muhalefet saflarında alışkanlık, kayıtsızlık, yakınma.
Sonuç?
İşte “yılgın horoz sendromu” budur.
Peki, ne yapmalı? Öyle mi?
Ne mi yapılabilir? Hadi bakalım.

***

Önce, cambaza bakmaktan vazgeçeceksin. Her vatandaşın görevi, bulunduğu yerde, yaptığı işte yaşanan her yanlışı görmek, kabul etmemek, doğrusu için mücadele etmektir. İktidarın oyunlarına kapılıp gitmek, sinirlenip yakınmak çözüm değildir. Her vatandaş yaşanan her şeyden sorumluluk duyacaktır. Bunu harekete geçirmek büyük bir potansiyeli yaşam alanına sokmak demektir.
Muhalefete gelince;
Trump’a laf yetiştirmek senin vazifen değil, iktidarın başındaki Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin görevidir.
Çarşı pazardaki yangın, aracının, istifçinin marifeti değil, iktidarın yanlışlıklarının sonucudur. Tren kazasındaki hata, sinyalizasyon eksikliği değil, siyasal iktidarın ölümcül ihmalidir.
Cambaza bakmaktan vazgeç,
Sonuçlara gözünü dikip de iktidarın değirmenine su taşıma. Nedenlere bak. Bu nedenlerin hepsinde “siyasal iktidarın yaptıkları ve yapmadıkları var.
Hiçbir yanlışı unutma. Hiçbir suçu atlama. Hiçbir yolsuzluğun üstünün örtülmesine izin verme.
Eğer sen muhalefet örgütü isen, bütün örgütünle ayağa kalk.
Mırıldanma, sesini yükselt.
Mızıldanma, ağlaşma, sen haklısın, suçla, itham et. Ayağa kalk, ayakta konuş, ceketini ilikleme, başını kaldır.
Asla yenilgiyi kabullenme.
Asla. Asla, hileyi kabul etme. Asla.
Yenilgiyi asla içselleştirme.
Asla, sinsi bir kabullenmeyi içinde barındırma. Duralama, gerileme, geri çekilme.
Yenilmeye alışma. Yeneceksin. Kazanacaksın. Hakkın olanı alacaksın.
Yalancıya teslim olma. Sahteciye aman verme. Cebine giren eli tut, bileğini bük, kolundan tutup yere vur.
Kazanmak senin hakkındır.
Mücadeleni böyle yapacaksın.
Haklı öfkenle, bütün gücünle.
O zaman dostum, galibiyet senindir.
Hak edilmiş bir galibiyet olacaktır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gönüllülük…

Kapitalizmin unutturmaya çalıştığı bir değerdir ‘gönüllülük’
Bir çıkar gözetmeden, bir rütbe beklemeden, bir unvan istemeden kendini bir amaca adamak. 
Aslında her insanın içinde olan bir içgüdüsel çekirdek. 
Çinli üstat şakirdine demiş ki: ‘İçinde hem iyi yan var hem de kötü yan’. Şakirt sormuş: ‘Hangisi büyür acaba ustam?’ 
Üstat yanıtlamış: ‘Sen hangisini beslersen o büyür.’ 
Bizim de içimizde ‘gönüllü özveri’ çekirdeği de var, ‘benim çıkarım ne?’ çekirdeği de var. 
Kapitalist öğreti ‘benim çıkarım’ı besleyip duruyor ama içimizdeki insan yan da buna direniyor. 
‘Gönüllü özveri’, tarihsel hümanizmanın da asıl cevheridir.
Konu nereden mi aklıma geldi. 
Nilüfer Dündar’dan.

***

Nilüfer Dündar, tanıyanların çok sevdiği, tanımayanların da tanımasını istediğim bir ‘nöbetçi gönüllü’. 
Gazetemiz ‘Japon Gülü yetiştiricisi’ diye sundu ki doğrudur. 
Bir ‘KOOP-C’ toplantısında İlhan Selçuk’un o nefis şiirsel ‘Japon Gülü’yazısını okuduk. Japon Gülü’nün o bütün güçlüklere karşın inatla yaşamasını, umutla açmasını ne güzel anlatır İlhan Selçuk. 
Hepimiz yeniden dinledik o şiiri. Daldık gittik güller arasına. 
İşte Nilüfer Dündar o gün Japon Gülü yetiştirmeyi bir görev saydı. Japon Gülü, giderek İlhan Selçuk’u yaşatmak oldu. 
Nilüfer, yetiştirdiği Japon Güllerini isteyen herkese vermeyi görev bildi. Hepimizin balkonunda, bahçesinde, saksısında büyüyen Japon Gülleri İlhan Selçuk sembolleridir. Şimdi Nilüfer Dündar’ın da sembolleri olacak. 
Nilüfer’in gönüllülüğü, sokak hayvanlarını da korumaya uzanır. Hayvanların dostu, çiçeklerin hamisi, doğanın sevdalısı. 
Gönüllülük böyle bir şeydir işte. 
‘Bizim Şükran’ da çok iyi bilir. Şükran Soner. O da zor zamanların insanıdır. O da gönüllülüğü bilir. 
Aziz Nesin’in kurduğu Nesin Vakfı, gönüllülük anıtıdır. Şimdi Ali Nesin aynı anlayışla sürdürüyor. 
Gülriz Sururi, Engin Cezzar ile beraber Nesin Vakfı’na bir anıt daha bağışladılar. Kültür ve sanat merkezi olacak. 
Müjdat Gezen, bütün kazancını adını taşıyan bir vakfa devretti. Bu vakfı birlikte kurmuştuk. 
Yaşamını ideallerine adayan herkes kendisini vakfetmiştir. 
Onlar da kendi yaşamlarını ideallerine adayan gönüllülerdir. 
Paranın ve malın kölesi olmadan yaşarlar. 
Yeteneklerini üreticiliğe, yaratıcılığa dönüştürürler. 
İdeallerini gerçekleştirmek için yaşarlar. 
Özgürlükler için yaşamlarını feda eden gönüllüler. 
Cumhuriyet okurları da bu gönüllülerdir. 
Her koşulda, her engelde gazetelerinin yanında var olurlar. 
Dünyada böyle bir okur kitlesi görülmemiştir. 
Ülkenin her tarafında, dünyanın her yerinde Cumhuriyet okuru bu gönüllülüğü sürdürür.
Onlar yalnız okur değil, aynı zamanda bir eleştirmen, bir düzeltmen olarak da görev yaparlar. 
İşte, bu gazeteyi canlı tutan da bu gönüllülüktür.

***

Yaşam gücümüzü daha da birleştirebilsek, 
Kapitalizmin çıkarcı öğretisini bir ‘ortak paylaşımcılık’ yaşamına çevirebilsek, 
Zorbalığı, şiddeti, ayrımcılığı ortadan kaldırıp birbirimizle sevgiyi, saygıyı, haklıyı, doğruyu paylaşabilsek, 
Umutla, güvenle, üretmekle, paylaşmakla yaşayabilsek, 
Ne iyi olurdu. 
‘Doğa dostları’ olarak yaşamak. 
‘Uygar yaşam ortakları’ olarak yaşamak. 
‘Gönüllü paydaşlar’ olarak yaşamak. 
Neden olmasın? 
Biz istersek elbette olacaktır. 
Fethi Naci’nin sözünü hiç unutmam: 
İnsan Tükenmez. 
Budur.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sanatın meydan okuyuşu…

Gülriz Sururi, hiçbir tören istemeden toprağa verildi. 
Aslında bu bir meydan okumadır.
Alışılmış törenleri kabul etmemek, kendini doğanın kucağına emanet etmek, topluma verilen bir mesajdır. 
Kendisiyle son karşılaşmalarımızdan biri, sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Adalet Yürüyüşü” sırasında olmuştu. Ondan sonra Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Park Otel’de yaptığı toplantısında görüştük. Her zaman bilinçli bir katılımcı oldu.
Sanat dünyamız: müzisyenlerimiz, tiyatrocularımız, şairlerimiz, yazarlarımız, çizerlerimiz vb. her zaman toplumun işaret fenerleri olmuşlardır. 
Elbette eğlence dünyasını ve eğlendiricileri, bu sanat dünyamızın içinde görmüyoruz. Zaten onlar da toplum yerine iktidara hizmet etmenin nimetlerini görüyorlar. 
Bu bir yukardan bakış değil, insanı düşündüren, insanı geliştiren sanat ile, toplumu oyalayan “eğlencelikler” arasındaki farkı bilmektir.

***

Gülriz Sururi, tiyatronun içine doğmuş bir insanın, kaderini, toplumsal sorumluluğunun bilincinde olan bir sanatçıya dönüştürmesinin canlı örneğidir. 
Sevgili Zeynep Oral onu çok yönlü anlatan yazısında açıkladı.
Toplum, Gülriz Sururi’yi de Engin Cezzar’ı da çok önemli oyunlarıyla tanıdı. 
Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın “Kabare tiyatrosu” da nitelikli bir kabare örneği olmuştu. Toplumsal hiciv o zaman da vardı. Süleyman Demirel kendi parodisine kahkahalarla gülmüş, sanatçıları kutlamıştı.
Olacak O Kadar” ile televizyonlarda Levent Kırca parodileri gülerken düşündüren skeçlerdir. Sevgili Müjdat Gezen değerli sanatçımız Savaş Dinçel ile başladığı bayrak nöbetini yıllardır sürdürüyor. 
Elbette sevgili Genco Erkal her oyunuyla uygarlığın önündeki engelleri toplumun önüne sermiş, sanatın toplumsal etkisini yıllar boyunca sürdürmüştür. 
Sanat dünyamız ülkemizin uygarlık yolunda sesini yükseltmekte, sürüklenmek istediğimiz din baskısına yaslanan “siyasal dinci iktidara” karşı çıkmaktadır. 
Oysa bu karşı çıkışı modern bilim çevrelerinden daha yoğun görmeliydik.

***

Hukukun böylesine iktidar bağımlısı kılınmasına “hukuk fakülteleri” açıkça karşı çıkmalıydı. Bu konuda Barolar büyük bir görev yapmaktadır. Gerek il baroları gerekse Barolar Birliği bu adaletsiz uygulamalara şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Ama ya “hukuk fakülteleri”? Bu öğretim üyeleri ülkemizde olup bitenleri öğrencilerine nasıl anlatıyorlar, merak ediyorum.
Aralarındaki görevlerine son verilen öğretim üyelerini nasıl içlerine sindiriyorlar? 
Üniversitelerin “sosyal bilim” bölümleri, “davranış bilimleri” fakülteleri, tıp fakülteleri, psikiyatri bölümleri ülkenin durumuna ilişkin bir yorum yapmıyorlar mı? 
Ülkedeki yaygınlaşan “kaygı bozukluğu”, artan “depresyon” dikkatlerini çekmiyor mu? 
Üniversite öğretim üyeleri, aralarında yıllardır çalışan meslektaşlarının uydurma suçlamalarla görevlerine son verilmesini nasıl karşılıyorlar?
Doğrusu, bilim dünyamızdan beklediğimiz haklı tepkiyi göremiyoruz. Ya da ben göremiyorum. 
Ortaçağda Paris Üniversitesi’nin laik hocalarının krala karşı çıkışlarını ve bir yıl üniversite eğitimini durduklarını okumuş, hayretler içinde kalmıştım. (Bakınız; Jaques Le Goff– Ortaçağda Entellektüeller- İş Bankası Yayınları). Bir yıl üniversite Orleans kentine giderek eğitimine orada devam etmiş. 
Bilim dünyamızın bu gidişe karşı durması bilimin sorumluluğu gereğidir.

***

Bilime ve sanata sırtını çeviren bir siyasal iktidar devam eder mi? 
Eğer karşı çıkılmazsa evet, eder. 
Ama bilim ve sanat, uygar dünyanın bin yıllardan gelmiş kazanımlarıdır. 
Onlar karşı çıktığı zaman toplum da karşı çıkar. 
En güçlü görünen iktidarlar da çekilir gider. 
Geride elbette büyük bir hasar bırakırlar. 
Bu da onları başlarında tutan toplumların ödediği bedel olur. 
İşte yerel yönetim seçimleri. 
Bu gidişe büyük bir HAYIR demenin önümüzdeki dönemecidir. Bu gidişe HAYIR diyelim. 
Bunu başaralım. 
Bunu başaralım…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Günümüzün Sokrates’leri…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yapay Zeka

Yapay zekâ aldı başını gitti. 
Her şeyi ‘insansız’ yapıyoruz.
İnsansız hava aracı. İnsansız benzin istasyonu. İnsansız market. İnsansız banka. 
Her şey sizi algılayan sensörlerle, izleyen kameralarla, işlemi yapan programlar yüklenmiş cep telefonunuzla olup bitiyor. Hazırlanmış algoritma yaşamınızı kontrol altına alıyor. Ve siz çok rahat ediyorsunuz. Yaşamınızla beraber aklınızı da ‘yapay zekâ’ya teslim ediyorsunuz. 
Yeni tanrınız artık budur, ‘yapay zekâ’. Sihirli sözcük. 
İyi de bizim ‘doğal zekâmız’a ne oldu da vazgeçtik?
Hani beynimizde 100 milyar nöron vardı da, her nöronda on bin sinaps vardı da, onlar çalışıp üretiyorlardı? Ne oldu bizim beynimize de ondan vazgeçtik? 
Kullanım tarihi mi doldu? Modası mı geçti? 
Beynimize ipotek mi kondu yoksa? Emanete mi verdik? 
Aslında hiçbiri değil. Biz farkına varmadan olan şudur: 
Genç teknik yaşlı felsefeyi ezdi geçti. 
Genç teknik birkaç yüzyılda hızla gelişti. 
Birkaç bin yıllık felsefe rafa kaldırıldı. 
İnsanoğlu ‘neden’ diye düşünmeyi sevmiyor. Tekniğin ‘nasıl’ diye soran şehveti insanı esir aldı. 
Atomun parçalanmasıyla yeni büyük enerjiyi bulan ‘teknik’, sonunda atom bombasına ulaştı. 
Genleri kontrol etmeyi başaran teknik, ‘ısmarlama insan üretme’ peşinde. Nereye varacağını yapanlar da bilmiyor. 
‘Neden’ diye düşünmeden yaptığınız her şey sonunda belanız olur. 
Ekonomi, tıp, hukuk, eğitim, mühendislik, mimarlık, sanat, her şey önce ‘neden’ sorusunun yanıtını vermelidir. Her konunun felsefesi onun özüdür, onun anlamıdır. 
Neden ‘ekonomi’? İnsanın gereksinmesinden kopup paranın kazanılmasına yönelen tüketim ekonomisi sonunda duvara toslar. 
İnsan sağlığını korumayı unutup, hastalığı tedavi etmeye yönelen tıp, ilaç üretenlerin uygulama alanına dönüşür. 
Adaleti sağlamayı bırakıp güçlü olanın ceza sopasına dönen hukuk aslını inkâr etmiş olur. 
Eğitim, özgür insan aklını yapıcı donatıma kavuşturma amacından sapıp, zihinsel şablonlarla şartlandırma aracına dönerse yararlı değil zararlı olur. 
Mühendislik kendi kurallarını müteahhidin para kazanma hırsına kurban ederse sonuçlar felaket olur. 
Başımıza gelen tren kazaları, göle dönen havalimanları, betona kurban edilen yeşil alanlar, artan kanser hastalıkları, hepsi ve dahası bu ‘sormayan akılların’ başına gelen cezalardır.

***

Eğer bir ülkede, bir düşüncesini yazıyla paylaştığı için 30 ay (yazıyla otuz ay) hapse mahkûm edilen tıp doktoru profesörlere yeterli adil ilgi gösterilmiyorsa orada büyük kayıplar var demektir. 
Eğer adalet duygunuz kaybolmuşsa, zekânız doğal olsa ne olur, yapay olsa ne olur? 
Eğer tepki verme cesaretiniz kaybolmuşsa, uğrayacağınız her haksızlık yeni bir haksızlığın gerekçesi olur. 
‘Biz fikri hür, vicdanı hür insanlarız’ diye pankart açan Kadıköy Anadolu Lisesi öğrencileri özgür insan aklının sesi olmuşlardır. 
Eğer bu gençleri destekleme gücümüz yoksa biz hangi zekâyı temsil edebiliriz?

***

Biliyorum, önümüzde yerel yönetim seçimleri var. İstanbul’da Ekrem İmamoğlu çok doğru bir seçimdir. Beylikdüzü’ne yaptığımız çalışmamızda kendisini yakından tanıdık. Çok başarılıdır, burada da çok başarılı olacaktır. 
Ankara’da Mansur Yavaş geçen seçimde kazanmış ama seçim çalınmıştır. Kendisine başarılar diliyorum. 
Ben yerel yönetim seçiminde oyumu sadece onlar için değil, 
Özgür aklın kazanması için vereceğim. 
Ben oyumu adalet için çalışan bağımsız hukuk için vereceğim. 
Ben oyumu güçler ayrımını sağlayan parlamenter rejim için vereceğim. 
Ben oyumu laik eğitim için vereceğim. 
Ben oyumu ülkemin geleceği için vereceğim. 
Ben oyumu Atatürk Cumhuriyeti için vereceğim. 
‘Neden’ diye soranlara yanıtım budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bak Refik, Bozkurt Güvenç bize ne öğretti?

Çırak aranıyor” demiştin bize Refik. Biz de sahiden çırak aranıyor sanmıştık. Meğer bizi anlatırmışsın Şair.
Bizim nasıl yaşamın çırağı olduğumuzu söylermişsin.
Biz de saf saf han kapılarına bakıp gülüşmüştük.
Han kapılarında çırak ilanları vardı.
Çırak aranıyordu.
Bizim kendimizi usta sandığımız zamanlardı.
Sen söylemiştin de biz anlamamıştık.
Sonra Bozkurt Güvenç Hoca’yı tanıdık.
Bozkurt Hoca bize çıraklığı anlattı.
Öyle sakin sakin anlattı, biz de dinledik.
Keşke sen de dinleseydin Refik, severdin.
Öğrenmeyi anlattı bize Bozkurt Hoca, biz öğretmeyi gördük.
Okurluğu anlattı bize Bozkurt Hoca, biz yazarlığı anladık.
Tarlayı anlattı bize, biz sofrayı gördük.
Düşünmeyi anlattı bize, biz bilgeliği gördük.
Dinlemeyi öğretti bize, biz anlatmayı öğrendik.
Uzlaşmayı anlattı bize, biz ilkeleri anladık.
Direnmeyi anlattı bize, biz azim nedir bildik.
Çıraklığı anlattı bize Bozkurt Hoca, biz ustalığı anladık.
Çıraklığı anlattı bize.
Çırağın meraklarını.
Çırağın öğrenme arzusunu.
Çırağın heyecanlarını.
Çıraklık maceralarını anlattı Bozkurt Hoca.
Çırak olmaya imrendik Refik.
Hepimiz çırak olalım istedik.
Hoca teselli etti bizi.
Siz zaten çıraksınız” dedi.
Biz hepimiz çıraklarız” dedi.
Dünyayı merak ediyoruz.
Hayatı merak ediyoruz.
Özgür olmayı, öğrenmeyi, bilmeyi merak ediyoruz.
Dünyanın çıraklarıyız biz.
Yaşamın çıraklarıyız biz.
Merak edenleriyiz, arayanlarıyız, deneyenleriyiz.
Bakın” dedi Bozkurt Hoca, “ben Amerika’yı gördüm, Japonya’ya gittim,sonunda neyi buldum dersiniz?”.
Hepimiz şaştık kaldık, bir şey diyemedik.
Sonunda gene kendimi buldum” dedi Bozkurt Hoca.
Bendim, kendimdim. Doğrusuyla ben, yanlışıyla ben.”
Yaşamak çıraklıkmış Refik.
Sen bize söylemişsin de biz anlamamışız.
Sen han kapısında ilan görmüşsün de üstüne şiir yazmışsın gibi gelmiş bize.
Oysa sen bize hayatı anlatıyormuşsun.
Hey gidi sevgili şair.
Çırak geldik bu dünyaya çırak gidiyoruz.
Bozkurt Hoca anlattı da anladık.
Çıraklıkmış yaşamanın özü.
Şimdi siz gittiniz de biz mi kaldık?
Yok Refik, öyle olmadı, öyle olmaz.
Ne siz gittiniz, ne biz kaldık.
Biz sizinle gittik, siz bizimle kaldınız.
Laf olsun diye söylemem bunları.
Bir parçamız sizinle gitti, doğru.
Ama siz bizimle kaldınız, bu daha doğru.
Bak Sokrat da bizimle kaldı. Bizimle yaşıyor.
Sabah kahvesini beraber içtik.
Freud’la yürüdük deniz kıyısında.
Dalgındı gene, düşünüyordu.
Hep beraberiz, bilirsin bunu.
İki gün görüşmesek üçüncü gün buluşuruz.
Refik Durbaş. Bütün çırakların şairi.
Bozkurt Hoca. Güzellikler kurucusu.
Hep beraberiz.
Belki daha çok beraber olacağız.
Birlikte daha çok işler yapacağız.
Birbirimizi bunun için sevmedik mi?
Daha doğru bir dünya için yaşamadık mı?
Gene öyle yaşayacağız.
Hep beraber…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Seçim Yapmak

Dünyanın en zor işlerinden birisidir “seçim yapmak”.

Çünkü, seçenekler arasında ölçüp biçerek karar vermeyi gerektirir. 

Televizyonda izlenecek programdan gömlek almaya kadar her şey bir seçim yapmayı gerektirir. 

Hele de mesleğini seçmek, eşini seçmek gibi yaşam dönemeçleri çok daha sorumlu (ve elbette sorunlu) seçimlerdir. 

Ama önümüzdeki “yerel yönetim seçimleri” seçmen için çok zorluk yaratmayacaktır. 

Seçmen, şimdiden neyi ve kimi seçeceğini belirlemiş gibidir. 

Bizim siyaset alanımız temel eksene, buna dayalı ilkelere, hatta yerel yönetimden beklenenlere bile pek bağlı sayılmaz. 

Bizde seçmen partisini seçmiştir. Onun adayına oyunu verir ve seçimini yapmış olur. 

İyi de, partisini nasıl seçmiştir? 

İşte sorun buradadır. 

Bizim seçmen partisini “bu olsun” diye değil, “aman o olmasın” diye seçer. 

İşte bu “aman o olmasın da” korkusu “kim olursa olsun” diye biter. 

Aman o olmasın” korkusunun gölgesinde yapılan oylamanın seçim olduğunu düşünür müsünüz? 

Elbette ki bu tercih bir seçim değildir, bir kaçış, bir sığınmadır. 

Aman o olmasın” korkusunun nedenini sorsanız bir yanıt alamazsınız, çünkü bu korkunun yanıtı yoktur. 

Bu korku, gelenekselleşmiş bir önyargıdır. 

Bunlar dindar” sözünün de bir önyargı olduğu gibi. 

Çünkü, bilinçli bir dindar, dinin ne oldu-ğunu bilir, ona uymanın ve uymamanın ne olduğunu bilerek değerlendirmesini yapar. 

Başkasının malını çalanın dindar olmayacağını bilir. 

Kul hakkı yiyenin dindar olmayacağını bilir. 

Yalan söyleyenlerin dindar olmayacağını bilir. 

Dini çıkarları için kullananların dindar olmayacağını bilir. 

Onun için de “ama bunlar dindar” diye oy vermek bir saplantılı önyargıdır.

Dindarlık değildir. 

Önyargı ile atılan oylar bir seçim yapıldığını değil, bir seçim yapılmadığını gösterir. 

Zorlanmalı saplantı ile seçim yapılmaz, yapılamaz. 

Korku ile sandığa atılan oylar seçim yapılmadığını gösterir. 

Bunu seçmezseniz işsiz kalırsınız” tehdidi ile verilen oylar seçim yapılmadığını gösterir. 

Baskı altında atılan oylar seçim yapılmadığını gösterir.

Öyleyse neyin seçiminden söz ediliyor? 

Bu, seçim yapma değil, seçim yapmama oyunudur. 

Ancak bilinçli seçmen bu oyunu bozabilir.

***

Unutmayın. 

Kurumlarınız bir bir işlevsiz kılınmış, kaldırılmıştır. 

Yargınız, yüksek yargınız dahil, emir altına alınmıştır. 

Ekonomik kurumlarınız yok sayılmaktadır. 

Eğitiminiz ümmet eğitimine ayarlanmıştır.

Üniversiteleriniz baskı ipoteği altına alınmıştır. 

Meclisiniz işlevini kaybetmiştir.

Ülkeniz kararnamelerle yönetilmektedir. 

Tek Adam rejimi hükmünü sürdürmektedir. 

Hiçbirinizin hiçbir güvencesi kalmamıştır. 

Siz şu anda özgür değilsiniz. 

Bu seçimler sizin özgür iradenize sahip olma seçimidir. 

Siz, önyargıların geleceğinize hâkim olamamasının seçimini yapacaksınız. 

Siz, korkularla oy verenlerin size egemen olmamasına oy kullanacaksınız. 

Bir tek oy bile bu karanlık tabloda çok değerlidir. 

Bu seçimler T.C’ye sahip çıkmanın seçimidir. 

Bu seçimler, toplumun hipnozdan kurtulmasının seçimidir. 

Oyunuz bu toplumun kurtuluşu olacaktır. 

Bilinçli oylar bu toplumun geleceğidir. 

Türkiye Cumhuriyeti ancak o zaman bu karanlıktan sıyrılıp kurtulacak, yeniden parlayacaktır.

Önyargılara karşı, 

Korkulara karşı, 

Baskılara karşı, 

Hilelere karşı, 

Görev başına…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Uygarlarla Barbarların Savaşı

Roma uygarlığını barbarlar yıkmıştır. 
Kuzeyden gelmişlerdi. 
Hiçbir kuralları yoktu. 
Barbarlar yağmacı kavimlerdir. 
Elde etmek istediklerini şiddet yoluyla alırlar. 
Baskın yaparlar. Vururlar. Öldürürler. Alırlar. 
Yakıp yıktıklarına dönüp bakmazlar. 
Yakıp yıktıklarının ne olduğunu bilmezler, bilseler de aldırmazlar. 
Güçleri, yandaşlarına sağladıkları çıkarlar, karşıtlarına saldıkları korkulardır. 
Ülkemin gidişine bakıyorum. 
Uygarlarla barbarların savaşını görüyor gibiyim. 
Barbarların kural tanımazlığı. 
Barbarların öfkeli saldırısı. 
Barbarların korku salışı. 
Dökülen kanlar, çaresiz insan çığlıkları. 
Bir Guernica sahnesi gibi. 
Roma uygarlığını barbarlar yıktı. 
Ama barbarlardan geriye hiçbir şey kalmadı. 
Roma uygarlığının insanlığa kattıkları ise bugün bile yaşıyor. 
Roma hukuku bugün ders olarak okutuluyor. 
Romalıların yaptıkları yollar, sukemerleri.
Uygarlığın kalıntıları bile İtalya’nın tarihi. 
Savaşları barbarlar kazansa da, 
İnsanlık tarihi uygarların tarihidir. 
Ama savaşları hep barbarlar mı kazanır?

***

Hitler, döneminin büyük barbarı idi. 
1940 yılında savaşı kazanıyordu. Paris’e girmişti. Ne oldu? 
Bugün Hitler, Almanya’nın utancıdır. 
MussoliniFrancoSalazarPinochet.
Barbarların önde gelenleri. 
Bugün ülkelerinin utancıdır. 
Ama “bugün”. 
İktidar dönemlerinde esip gürlüyorlardı. 
Astıkları astık, kestikleri kestikti. 
Victor Hara. Şili’nin büyük şarkıcısı. Şili’nin barbarı ellerini kestirdi ve söyletti: “Şimdi şarkılarını çal bakalım.” 
Victor Hara’yı öldürdüler. 
Şarkıları eskisinden daha güçlü söyleniyor. 
Victor Hara Şili’nin onurudur. Pinochet Şili’nin utancı. 
Hitler Almanyası’nda barbarlık uygarlığı eziyordu. 
Mussolini İtalyası barbarlığa faşizm diyordu. 
Salazar’ın Portekiz’i. 
Pinochet Şilisi barbarlık dönemlerini yaşıyordu. 
Ama sonra ne oldu? 
Uygarlar çok çile çekti ama uygarlık kazandı. 
Ülkelerin yaşadığı barbarlık dönemleri vardır. 
Barbarlar ne zaman kazanır? 
Uygarlar, kuralları var sandıkları zaman. 
Uygarlar “kanunlar var” sanırlar, ama barbarlar için yoktur. 
Uygarlar “adalet” ararlar, boşunadır, adalet yoktur.
Uygarlar için geçerli olanlar barbarlar için geçersizdir. 
Barbar için hile, yalan, arkadan vurma, iftira, her şey vardır. 
Yeter ki kazansın. Yeter ki gücünü kaybetmesin. Yeter ki çıkarını kollasın. 
Ama ne güç onundur, ne kazanç onundur, ne de iktidar onundur. 
Onun hiçbir şeyi yoktur. 
Barbarın gücü, uygarın korkusu kadardır. 
Barbarın iktidarı, uygarın kendi gücünü bilmemesidir. 
Uygar, yarın değil, bugün kazanmalıdır. 
HAYIR diyeceksin.
Bu ülkedeki barbarlığı yeneceksin. 
GÜÇ SENDE, 
Barbara HAYIR de. 
HAYIR.

***

Senin gücün DOĞRULUĞUNDA. 
Senin gücün HAKLILIĞINDA. 
Senin gücün ÜLKENİN TARİHİNDE. 
Senin gücün BİRLİKTE OLUŞUNDA.
HAYIR DE. 
VE KAZAN. 
ŞİMDİ GÜÇ SENDE…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın