ALGI YÖNETİMİ-1

Görsel: zete.com

Görsel: zete.com

Seçime giderken ‘algı yönetimi’ çok büyük bir önem taşıyor.

‘Algı Yönetimi’; olayları, kişileri, geçmişi, geleceği zihnimizde oluştururken ‘olduğu gibi’ değil, ’istendiği gibi’ oluşmasının sağlanmasıdır.

Bu konu pazarlama tekniklerinde, satış psikolojisinde, ürün markalarında, okul seçimlerinde, kısaca seçmenin rol oynadığı her yerde önem taşımaktadır.

Seçimlerde bu konunun önemi farkedilmiş, her yolla bu konuda seçmeni etkileme yöntemleri kullanılmıştır.

Önümüzdeki seçimler de bu açıdan büyük önem taşımaktadır.

Özellikle iktidar partisi olan AKP, yıllardır bu yöntemi başarı ile kullanmaktadır.

En yaygın kullanılan yöntem ‘alıştırma’dır.

 

ALIŞTIRMA

‘Alıştırma’ yöntemine en çarpıcı örnek R.T. Erdoğan’ın başbakan olduğu dönemde başlayıp cumhurbaşkanı olduktan sonra da sürdürdüğü
‘Başkanlık’ önerisidir. Kendi düzenlediği ya da katıldığı her toplantıda dile getirilen ‘Başkanlık’ istemi, artık kulaklara geldiği zaman ‘alışılmış etki’ yapmaktadır. Bu etki bir süre sonra, zihinsel tartışma gibi zihinsel değerlendirme gibi işlemleri durdurmakta, sözleri olduğu gibi kabul etme etkisi yapmaktadır. Alıştırmanın bir diğer sonucu da kabul etme olmakta, zihinlerde kabul etme işlemi sorgulamayı ortadan kaldırmaktadır.

‘Alıştırma’ yöntemi ‘paralel yapı’ olarak dillendirilen Gülen cemaati olayında da uygulanmış, bu yolla yapılan beyin yıkama ile uzun yıllar yapılanların AKP-Cemaat işbirliği ile yapıldığı izlenimi silinmeye çalışılmıştır.

Başarılı olmadığı da söylenemez.

 

MEŞRULAŞTIRMA

‘Meşrulaştırma’, insanların zihinlerinde ‘ne var ki bunda?’ algısı yaratmakla sağlanır.

Bu yöntem 17-25 aralık soruşturmalarının kapatılmasında kullanılmıştır.

Kaydedilen telefon konuşmalarının, ayakkabı kutularında bulunan paraların, para kasalarının ortaya çıkmasından onra yapılan açıklamalar bu amaçlıdır:

Konuşmaların montaj olduğu,

Paraların devletin olmadığı,

İmam-Hatip okulu yapma amaçlı olduğu,

Cami yapımında kullanılacağı,

gibi açıklamalara temel olarak da bu olayın ortaya atılmasının ‘paralel yapı’nın hükümet darbesi amacına yönelik olduğu savı budur.

Meşrulaştırmanın temel sloganı olarak da, ‘çalıyorlar ama çalışıyorlar’ klişesi kullanılmakta, bu klişenin de yaygın kabul görmesine çaba harcanmaktadır.

 

ÖRTME

‘Örtme’, bir yöntem olarak kamuflaj gibi, sislendirme gibi yollarla her alanda kullanılmaktadır.

AKP tarafından bu yöntem, kaçak Saray olayında etkin olarak kullanılmıştır. Sarayın milletin malı olduğu, bu büyük millete yakıştığı, milletin alışık olduğu temaları ısrarla işlenmiştir. Bu arada ‘saray’ da çeşitli zamanlarda halka açılmış, muhtarlarla toplantılar yapılarak, çeşitli davetlerle ‘halkın sarayı’ izlenimi verilmeye çalışılmıştır.

‘Örtme’ yöntemi dört eski bakanın yolsuzluk iddialarında da kullanılmış, eski bakanın kolundaki saatin üzerinde yürütülen kampanya bu
amaçla ısrarla sürdürülmüştür.

 

UNUTTURMA

Algı yönetiminin bir başka yöntemi ‘unutturma’dır.

Üzerinde konuşmama, konuyu kesme, hiç sözünü etmeme sanıldığından çok daha etkili bir yöntemdir.

Bellek bir süre sonra olayı zihinden siler. ‘Kısa bellek’ iki günlük bellektir.

Medya belleği ise 24 saattir.

Ertesi gün başka olaylar gündemdedir ve bellek olayı unutmuştur.

En yeni olayı anımsayalım: Bülent Arınç-Melih Gökçek tartışmasını bugün konuşan var mı? Bir ara çok konuşulan ‘gemi-gemicik olayı’

kimin aklında yaşıyor?

Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan sarayın ‘kaçak’ olduğu şimdi kaç kişinin aklında ilk günkü gibi yaşıyor?

NEDEN YAZIYORUM?

Bilinmelidir ki, önümüzdeki seçim de bir ‘psikolojik savaş’ olarak sürdürülecektir.

Seçim mücadelesinin görünmeyen yanı budur.

Psikolojik savaşı kazanan seçimi de kazanır.

Konuyu sürdüreceğiz.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

MESLEK AHLAKI

JAPON MÜHENDİSİN VERDİĞİ DERS:

MESLEK  AHLAKI

Ülkemizde körü yapımında çalışan Japon mühendis bir kablo kopmasından kendini sorumlu tutarak canına kıydı.

Bu olay bir meslek insanının ‘meslek ahlakı’ açısından bütün dünyaya verdiği bir dersti.

Bir mühendisin kendisinde duyduğu sorumluluğu ‘meslek ahlakı’ sayması, yaşamsal bir onur sorunu sayması günümüzde unutulmuş bir konuyu hepimize hatırlattı: Meslek ahlakı.

Meslek ahlakını neden unuttuk?

Çünkü, insanı ‘müşteri’ yaptık.

Çünkü, mesleklerimize ‘para kazanma aracı’ olarak baktık.

Çünkü, piyasa ekonomisinin ‘sen kendi çıkarına bak’ buyruğuna boyun eğdik.

Çünkü, siyasal iktidarlarla, ekonomik iktidarlarla uzlaşmayı hayatımızın temel ilkesi yaptık.

Kapitalist sistemin çıkarcılığı insan karakterlerini bozdu.

Richard Sennett, ‘Karakter Aşınması’ kitabını boşuna yazmadı.

Zygmant Baumann ‘Yaşama Sanatı’nda bu olguları boşuna ortaya koymadı.

‘Meslek ahlakı’nı unutmak hayatlarımızı kararttı.

Ticaret hayatı, geleneksel ‘tüccar ahlakı’nı unuttu.

Yalanlar, hileler, aldatmalar, kandırmalar sıradan uygulamalar oldu.

En saygın meslekler kendi ahlaklarını çiğnediler.

Yargıçlar, vicdanlarıyla değil, aldıkları emirlerle karar verir oldular.

Savcılar, adalet ilkesine değil, güçlünün ağzına bakar oldular.

Avukatlar neyi savunacaklarını şaşırdılar.

***

Tıp doktorları meslek yeminlerini unutmaya zorlandılar.

‘İnsan’ı ‘müşteri’ yapan sistemde onlar da yapmaları gerekeni değil, yaptıklarından ne kazanacaklarını hesaplamaya yöneltildiler.

Mesleğini seven tıp doktorları mutsuz oldular.

Kazandırmak ve kazanmak, mesleklerin hareket noktası oldu.

***

Eğitimciler bu sistemde mesleklerinden uzaklaştılar.

Öğrenciyi eğitmek değil, anne babayı memnun etmek ön plana geçti.

Özelleştirilen eğitimde ‘öğrenci’ artık ‘müşteri, anne baba ‘ödeyen’oldu.

Eğitim yöneticisi ‘işveren’ oldu.

Eğitimin evrensel ilkeleri yerini müşteri memnuniyetine bıraktı.

***

Gazetecilik ahlakı, dürüst habercilik, samimi yorumculuk demektir.

Dürüst habercilik ya güç sahiplerine boyun eğdi ya da çıkarlara satıldı. Dürüst gazeteciler işsiz kaldı.

Samimi yorumculuk, gücün ve çıkarların emrine girdi. Toplumun gözünün önünde gazeteciler yazabilecek yer, konuşabilecek alan aradılar. Çoğu hiç bir yer bulamadı.

***

Üniversitelerin görevi, araştırma yapmak, bilgiyi topluma ulaştırmaktır. Bir görevi de yeni bilim insanları yetiştirmektir.

Üniversite öğretim üyelerinin meslek ahlakı da ‘gerçek bilimi topluma ulaştırmak’tır. Bu meslek ahlakı da unutuldu.

Günümüzde ‘kürsüsünü korumak’, ‘kendi kimliğini oluşturmak’, ‘sesini çıkarmadan gününü gün etmek’ üniversitenin görevleri sayıldı.

İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne en çok akademisyenin oyunu alan değil, YÖK’ün ve Cumhurbaşkanı’nın onayladığı aday seçildi. Seçilen aday hiç aorumluluk duymadan görevi kabul etti.

***

Politikacının ahlakı ‘dürüst olmaktır’.

Bakın bakalım iktidarınıza.

Yolsuzlukların örtüldüğü, rüşvetlerin kapatıldığı bir politika ile yönetiliyorsunuz.

Her türlü yasa çiğneniyor.

Rahatsız oluyor musunuz?

Değiştirmek istiyor musunuz?

Kurtulmaya çalışıyor musunuz?

Bu durumdan sorumluluk duyuyor musunuz?

Toplumun sorunu budur.

***

Japon mühendis hepimize bir ders verdi.

Şimdi biz düşünelim.

Başımızı önümüze eğip günü kurtarmaya mı bakacağız?

Başımızı kaldırıp onurumuzu mu koruyacağız?

Önümüzdeki dönem bu sorunun yanıtı olacaktır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

EZBERLE YAŞAMAK

kurbağa

Ezberle yaşamak, kendisine ezberletilen bilgilerle yaşamak demektir.

Düşünmeden, sorgulamadan, her türlü kuşkudan uzak bilgi kalıplarıyla yaşamak, elbette rahattır. Aklını kurcalayan hiçbir sorusu olmadan, yaşamını önceden verilmiş yanıtlarla sürdürmek insana kolay gelir. Böyle yaşayan milyonlar, hatta milyarlar, küreselleşmiş dünyanın yönetilen sürüleridir.

İnsan toplumunu hayvan sürülerinden ayıran nitelik, insanın düşünme yetisidir. Düşünme yetisi, ezber bilgileri sorgular, içgüdüleri kontrol altına alır. Düşünme yetisini kullanmayan insan toplulukları, koyun sürüleri gibi, çakal grupları gibi, kimi zaman akılsız itaatçiler, kimi zaman da içgüdüsel saldırganlar olurlar.

Bir topluluğu ‘uygar insanlar toplumu’ yapmak da, ’ilkel itaat sürüleri’ yapmak da toplum mühendisliğinin programları içindedir.

‘Aydınlanma ve Rönesans kültürü’, insanın yaşamını özgür akıl ve özgür insan iradesi üzerine inşa etmek amacına yönelik bir büyük devrimdi. Bu devrimin üç büyük hedefi vardır:

Birincisi; kendi geleceğine kendisi karar veren yetkin birey,

İkincisi; kendi kararıyla kendini yöneten laik toplum,

Üçüncüsü; üretimle yaratılan sosyal refah ve eşitlikçi bölüşüm.

Bu kültürü yaratan, bu kültürle yaşayan toplumlar bugünün gelişmiş ülkelerini yarattılar. Ulus-devletler doğdu. Bilimsel-teknolojik gelişmeler birbirini izledi.

Ama yağmacı kapitalist sistem bu gelişmeyi engelledi. İki büyük dünya paylaşım savaşının ardından küresel emperyalizm dünyayı ikiye ayırdı: Yöneten toplumlar ve yönetilen toplumlar.

Yöneten toplumların egemenleri çokuluslu şirketler oldu. Bu şirketlerin ana merkezleri kendi ulus-devletlerini korudular. Bugün Almanya, Fransa, İngiltere, İsveç, Amerika Birleşik Devletleri ulus-devlet olarak varlıklarını sürdürüyor.

Yönetilen toplumlarda ise ulus-devletler çökertildi. Bu toplumlar din ekseninde, mezhep ekseninde, etnik köken ekseninde bölünme programları uygulanarak evrensel tüketiciler yapıldı.

Bu toplumlarda ‘düşünen yetkin insan’ modeli terk edildi, ‘güdülen, ezberle yaşayan insan’ modeli öne çıkarıldı.

‘Güdülen, ezberle yaşayan insan’, olan bitene seyirci yaşar, kendi iradesi ipotek altındadır, inandırıldığı kişiler ne söylerse doğrusu odur. Körleşmiş gibi, hipnoz altındaymış gibi otomatlaşmıştır.

Türkiye bu yöntemle kontrol altına alınmıştır.

Adına demokrasi denilen otokrasiye sürüklenmiş, farkında değilmiş gibi yaşamaktadır.

Adına ‘çözüm süreci’ denen bölünme programına teslim olmuş, Kürdistan’ın de facto (fiilen) kurulmasına seyirci kalmaktadır.

AKP’nin iki önemli adı Bülent Arınç ile Melih Gökçek arasındaki kavga ‘aile içi çözüm’ ile kapatılmış, bütün ülkeyi ilgilendiren iddialar hiçbir şey olmamış gibi örtülmüştür.

* * *

Derken, bir Japon mühendis köprü yapımındaki bir aksaklığı ‘kendi suçu’ sayarak harakiri ile yaşamına son vermiştir.

Yazar Ayşe Kulin, bu olayı ‘ben de Japon olmak istiyorum’ diye açıklayarak ülkemizdeki onursuz davranışları protesto etmiştir.

Aslında, bunca onursuzluğun yaşandığı bir ülkede, hırsızlıkların, rüşvetlerin, yolsuzlukların ortaya çıkmasına karşın üstünün kolayca örtülmesi, toplumun yeterli tepkiyi göstermemesi yaşayan herkesin onuruna düşen bir lekedir.

Bunların yaşandığı bir ülkede yaşıyor olmak bile insan onurunu zedeleyen bir durumdur.

Hiç kimse, kendisini bu olayların dışında sayamaz, bu sorumluluğun dışında kalamaz.

Geleceğimiz ya aklımızla kurtulacak ya da ezberimizle batacaktır.

Her şey, ama her şey, gözlerimizin önünde olup bitmektedir.

Ya körleşmiş gözlerle seyredeceğiz ya da güneşi ampulün kirinden kurtararak geleceğimizi aydınlatacağız…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

EĞİTİM KÜLTÜRDEN KOPUNCA

Görsel: Cost

Görsel: Cost

Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) yapıldı.

2 milyon 126 bin 684 aday başvurdu.

Sonuç nedir? 575 786 aday (yaklaşık % 25’i) 180 puan barajını aşamayarak ikinci sınava girme hakkını kazanamadı. 145 bin aday ise 140 puan barajını aşamayarak tamamen başarısız oldu.

En düşük puanlar fen sorularında (3.9 puvan) ve temel matematik sorularında (5.2 puan) alındı. 40 soru üzerinden alınan bu düşük puan

lar neyi gösteriyor?

Bir konuyu ‘öğrenmek’ ile ‘ezberlemek’ arasındaki fark nedir?

ÖĞRENMEK;bir konuyu, nedenlerinden başlayarak süreci kavramak, eklemlenen bilgilerle sonuca ulaşmaktır. Bu yol, öğrenen kişinin ‘anlamasına’ ve süreci ‘kavramasına’ dayanır. Böyle öğrenilen konu unutulmaz ve öğrenen kişinin kültürüne katılır.

EZBERLEMEK; süreci anlamaya gerek kalmadan kalıp bilgileri belleğe yerleştirmektir. Bu bilgiler sorulduğu zaman gene kalıp olarak bellekten çıkarılır. Neden-sonuç ilişkisi sürecini kavramak gerekmez.

Çağın eğitim sistemi bütün gelişmiş ülkelerde ‘eleştirel düşünmeye dayalı öğrenme’ye dayanır. Öğrenciler bütün eğitim boyunca ‘Aydınlanma felsefesi’ temelinde laik eğitim görürler. Nedensiz hiçbir olguyu kabul etmedikleri gibi, nedeni olmayan sonuçların da yanlış olduğunu bilirler.

‘Öğrenen’ ile ‘ezberleyen’ öğrencinin farkı özellikle ‘fen’ ve ‘matematik’ gibi akıl-mantık yürütmeye dayalı konularda ortaya çıkar.

Eğitim sisteminizin neye dayandığını bu ölçütlere bakarak anlayabilirsiniz.

* * *

Ortaya çıkmış bir kamu yolsuzluğunu ele alalım.

Bir vatandaş topluluğu; ‘bakalım, bizim adamımız ne diyor? Onu dinleyelim de öyle karar verelim’ diyorsa, bu durum o topluluğun ‘neden-sonuç ekseni’ dışına kaydığını gösterir. Matematik-fen temeli yoktur, ezberlediğini söylemektedir.

Eğer vatandaş topluluğu olayı öğrendiği zaman; ‘demek ki bu yolsuzluğu yapmışlar, öyleyse biz adamımıza güvenmeyelim, onun peşinden gitmeyelim’ diyorsa, akıl-mantık ekseninde öğrenebiliyor demektir. Matematik-fen temeli vardır.

Seçtiğiniz yetkili kişiler, başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar size bir şey söyledikleri zaman;

Düşünüp taşınıp değerlendirirseniz, akıl-mantık eksenine göre davranmışsınız demektir. Bu da matematik-fen bilgisinin temelidir.

Ama düşünmek yerine ‘bizimki ne diyorsa doğru odur’ diyorsanız akıl-mantık ekseni dışında ezberlediğiniz gibi davranıyorsunuz demektir. Matematik-fenden başarısız olursunuz.

* * *

Olay budur dostlarım.

‘Görünen köy kılavuz istemez’ atasözümüzdür.

Cumhurbaşkanı, ’Ergenekon ve Balyoz davalarında aldatıldık’ demiş.

Gerçekte, aldatılan onlar olmadı, aldatılan bütün bir toplum oldu.

Ama toplum, ’madem bu denli aldatıldınız, neden görevi bırakıp gitmediniz ki aldanmayanlar iş başına gelsin de adalet yerini bulsun’ demedikçe bu ülke daha çok sınıfta kalır.

Şimdi, önümüzdeki seçimlere bakalım…

Bir şey öğrenip öğrenmediğimizi görelim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KIŞKIRTILMIŞ ERKEKLİK-BASTIRILMIŞ KADINLIK

325465
Bu başlık 26 yıl önce (1989) yayımlanmış kitabımın adıdır.

Bir kitabın eskimemiş olması, güncelliğini koruması yazarını sevindirmelidir ama beni üzüyor. Keşke, bu kitapta yazdıklarım ‘artık bunlar geride kaldı, o zamanlar öyleydi’ diyeceğim şeyler olsaydı. Ne yazık ki böyle olacağına tam tersi oldu. Bugün yazmış olsaydım kitabın adı;

‘Azdırılmış Erkeklik-Kıstırılmış Kadınlık’ olabilirdi.

Bu kitabımda, toplumdaki cinsiyet kimliklerinin erkek ve kadın davranışlarını nasıl biçimlendirdiğini açıklıyordum.

Toplumuzun erkekleri, çocukluk dönemlerinden başlayarak ‘güçlü olma-üstün olma-sahip çıkma-koruyucu olma’ özelliklerine yönlendirilmekte, toplumsal değer yargıları da bunu pekiştirmektedir. Kadınlarımız ise, küçük kız çocukluklarından başlayarak ‘kendini sakınma-söz dinleme-korunmaya alışma-koruyucu arama’ özelliklerine alıştırılmaktadır.

Bu güdülenme ile, erkekler kendilerini ‘kadının sahibi’ görmekte, onu hem korumakta, sahip çıkmakta hem de kadını kontrol etme hakkını elde etmektedir.

Kadın da, yetiştirilme biçiminin de etkisiyle, yaşamında kendine bir ‘sahip arama’ güdüsüyle, ailesinin ya da eşinin ‘kendine sahip çıkmayışından’ yakınmaktadır. Yaşamı boyunca korunmak istemekte, bu güvence karşılığında da erkeğin kontrolunu kabul etmekte, hatta beklemektedir.

Bu sosyal şablon, yüzyıllar boyu süren ‘Tanrının kulu-Padişahın kölesi’ olmanın erkek ve kadın kimliklerine yansımasıdır.

Aslında, bu ‘kulluk-kölelik’ anlayışı, günümüze kadar süren ‘otoriteye itaat-beklenene uyma’ davranışının da temelidir. Bu güçlü sosyal şablon, ’yetkin birey olma’nın önündeki en büyük engeldir.

Atatürk Cumhuriyeti’nin değiştirmek istediği kültür de budur.

‘Kulluk-kölelik kimliği’ yerine ‘insan kimliği’ni koymak, aydınlanma devriminin en önemli kaldıracı değerindedir.

* * *

Kadın- Erkek Eşitliği

Kadını erkekle eşit kılma ilkesi, Atatürk Cumhuriyeti’nin muhteşem bir devrimidir. Söylene söylene klişeleşmiş söylem, aslında yüzyıllar boyunca sürdürülmüş ‘kadın esareti’ne son vermeyi hedeflemiştir. Kadın meslekleri olarak bilinen ‘ebelik-terzilik- kızlara öğretmenlik’ yerine bütün meslekleri kadınlara açan Atatürk devrimi tıp doktoru Prof. Müfide Küley’leri, Prof. Muazzez İlmiye Çığ’ları yetiştirmiş, Sabiha Gökçen pilot olmuş, İdil Biret piyanoda, Suna Kan kemanda dünya çapında müzisyenler olmuştur.

Atatürk döneminin parlak Cumhuriyeti Türk kadınını dünya ölçeğinde işlevlere ve sosyal kimliklere kavuşturmuştur.

Atatürk’ün yaptıklarını önemsiz görüp yapmadıklarını önemsemeye çalışan ahmak kafalar bugün gelinen noktadaki kadın cinayetlerini elbette anlamayacaktır.

Atatürk’ün her yaptığını ortadan kaldırıp eskiye dönmeyi misyon edinen dinci-gelenekçi anlayışın iktidarı için ‘kadın erkeğinin emrinde en az üç çocuk doğurmakla yükümlü bir eş’dir.

Bu bakış açısına göre, erkek kadının sahibidir, kadın da kocasına itaat etmek zorundadır.

Bu bakış açısı, kadın cinayetlerinin de içsel temelidir. Madem ki erkek kadının sahibidir, o zaman kadın boşanamaz, boşanırsa da hayatına başkası giremez. Erkek, tahrik olduğu kadına tecavüz edebilir. Erkek her an, her durumda tahrik olabilir, kadının görevi gizlenmek, saklanmak, kaçmaktır.

Onun için de bir öğretmen öğrencilerine ‘başınızı örtmüyorsunuz, size tecavüz mübahtır’ diyebilmektedir. Aslında bu anlayışın pek çok sahibi de vardır. Türk Dil Kurumu ‘müsait’ sözcüğünü kadın üzerinden yorumlayabilmektedir.

Dostlarım, Atatürk ölmedi. Onu biz, yaptıklarını anlamayarak, anladıklarımızı da korumayarak öldürdük.

Şimdi de buralara kadar geldik.

Önümüzdeki dönem de seçim değil, varoluş-yokoluş kavşağıdır.

Bizi kurtaracak olan da gene Atatürk’tür.

Kadınlarımızda, erkeklerimizde dirilecek olan Atatürk…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

NOBEL’İ ALMASA DA!

Yaşar Kemal- Kaynak: Radikal.com.tr

Yaşar Kemal Nobel ödülünü almadı.

Aslında Nobel ödülü bir organizasyondur. Yayınevlerinin girişimi, kulisler, lobi çalışmalarının yer aldığı bir organizasyon. ‘Nobel Ödül Adayı’ olmak bile önemli sayılır.

Ama Herman Melvill de Moby Dick yazarı olsa da ödül almamıştır. Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları yazarı ödül almamıştır. Carlos Fuentes ‘Deri Değiştirmek’ yazarı ödül almamıştır. John Fowles, Büyücü gibi muhteşem bir romanın yazarı, ödül almamıştır. Julien Barnes, büyük yazar, ödül almamıştır. Nobel Edebiyat Ödülü pek çok nedenle sağlıklı bir ölçüt değildir ama önemlidir. Orhan Pamuk da bu ödülü aldığı için değil, gerçekte roman yazdığı için edebiyat dünyasının seçkin bir adıdır.

Türkiye’den Nobel Ödülü’ne en uygun olan şair Nazım Hikmet’tir. Getirdiği yeniliklerle, muhalif duruşuyla en uygun ödül adayıdır ama verilmemiştir.

İkinci önemli ödül adayı Aziz Nesin’dir. Çok yönlü yazın kişiliği ile (mizah, şiir, tiyatro, düzyazı gibi), getirdiği yeniliklerle, muhalif duruşuyla ödülü onurlandıracak yazarımızdır.

Üçüncü onur adayımız Yaşar Kemal’dir.

Yaşar Kemal’e bu ödülün verilmeme nedenleri onun ülkemiz için taşıdığı büyük önemi de gösterir.

Yaşar Kemal kürt asıllıdır. Bunu açıklamakta, Kürtler’in haklarına sahip çıkarak bu hakların sözcülüğünü yapmaktadır. Ancak bu hakların sözcülüğünü yaparken de insan kimliğinde buluşmayı önermekte, barışın sözcülüğünü yapmaktadır. Bütün yazılarını da Türkçe yazmıştır. Türkçenin en büyük ustalarından birisi olmuş, dünya edebiyatına Türkçe dili ile malolmuştur.

Türkler onun Kürt asıllı olmasına, kürt halkının haklarına sahip çıkmasına takılarak haksızlık yapmışlardır. Kürtler de onun Türkçe yazmasına takılarak haksızlık etmişlerdir.

Oysa, Yaşar Kemal işte bu noktada büyüyerek Türkler için de, Kürtler için de ‘İnsan Kimliğinde Barış İçinde Buluşma’nın simgesi olmuştur.

Hiç unutmayalım ki, ’İNSAN KİMLİĞİMİZ’, etnik kimliğimizden de, ulusal kimliklerimizden de üstün olan ‘Dünya İnsanı’ olma kimliğimizdir. Değerli kardeşim Ataol Behramoğlu, ’Kimliğim İnsan’ sözleriyle bu gerçeği ne güzel ifade etmiştir.

Sanat, insanlar arasındaki barışın, kardeşliğin köprüsüdür.

Şiir, öykü, roman, müzik, resim, heykel, tiyatro, sinema bizi bize anlatarak kendimizi görmemizi sağlar.

Bütün sanatçılarımız bizim evrensel değerlerimizdir.

* * *

Ama Okumazsak? Ama Görmezsek?

Evet, okumazsak? O yazar bir şey kaybetmez, biz eksik kalırız. Eğer görmezsek, o yapıt kaybetmez, biz kaybederiz.

Üniversite’deki dersimde Guernica tablosunun üzerinde konuşacağımızı söyledim. O bir tablo değildir, bir dünya tarihidir. Picasso’nun bu dev yapıtını görmemek, okumamak, anlamamak ona değil, bize kaybettirir.

Bir tablo, bir şiir (Melih Cevdet Anday’ın Rosenberg’ler için yazdığı şiiri gibi), bir roman (Yaşar Kemal’in İnce Memet’i gibi) bir tarihi anlatır, bir dönemi anlatır, bir ülkeyi anlatır.

Nobel ödülü bir seçime dikkatleri çeker.

Ama gerçek bir yazar, dünya tarihinin onuru olur.

Yaşar Kemal gibi.

Yaşar Kemaller gibi…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİR DİKTATÖR YARATMAK

images (2)

Diktatör ana karnından diktatör olarak doğmaz.

Diktatör, sonradan toplum koşullarının özel durumlarında, çevre tarafından yaratılır. O, başlangıçta sadece dikkat çeken bir kişiliktir. Yavaş yavaş sivrilir. Bir grupta önderlik nitelikleri kabul edilir. Çevresinde toplanılır, sonra da lidere vazgeçilmezlik özelliği yüklenir.

Artık bir yolda yürünmektedir. Yaşanan uyumsuzluklar görmezden gelinir, ayrılmalar geçiştirilir.

Diktatörlüğe giden yolun taşları döşenmektedir.

* * *

İlk aşamada ‘lider’ çevresi ile uyumludur.

Görüşür, danışır, çevresinin fikirlerini alır, açık davranır, çevresine değer verir. Bu evrede liderin kişiliği de ortaya çıkmaya başlar.

‘Demokratik liderlik’ bu evreyi sürdürür. Elbette, son kararı onun vermesi beklenecektir ama O, kararlarını ‘ortak akıl’a uygun olarak verir.

‘Hegemonik liderlik’ bu evreyle başlar ama kısa sürede liderin kararlarını kendi istediği gibi almak için çevresini zorlamaya başladığı ortaya çıkar. Karar almakta zorlananlar için bu liderlik çok daha uygundur. Karara katılmak isteyenler yavaş yavaş liderin çevresinden uzaklaşırlar ya da uzaklaştırılırlar.

* * *

İkinci aşamaya girilmiştir.

Bu aşamada ‘demokratik lider’ tutumunu sürdürür. Çevresi onu bir ölçüde beğenirse de kararlarını vermede zayıf kaldığı duygusuna kapılmaktan da kendilerini alamazlar. Bu evrede ‘demokratik lider’ karar verme ve kararı uygulama aşamalarında ‘ölçü-denge-disiplin’ ilkesine uygun davranırsa sonuçta kazanır.

‘Demokratik liderlik’, karar almada ortak ilkelere dayanırsa, bu ilkeleri kararlılıkla sürdürürse, kararı uygulamada kesinlikle hareket ederse kendini kabul ettirir, grubunu başarıya götürür. Aksi halde, zayıf olduğu izlenimini verir ve etkin liderlik gücünü kaybeder.

‘Hegemonik lider’ ise, bu aşamada ‘karar grubu’nu daraltmıştır. Çevresine karşı kuşkucu olmaya başlamıştır. Yola birlikte çıktığı arkadaşlarından kuşkulanır ve onlardan uzaklaşır. Bu kuşku onu yalnızlaştırır. Yalnızlaştıkça hem kendine güveni patolojik bir duruma girer hem de kararları şiddete yönelir.

Bu evre ‘hegemonik lider’ için tek adamlığa gidiş evresidir.

* * *

Üçüncü evre, ’hegemonik lider’ için ‘diktatörlük’ evresidir.

Lider artık yalnızdır. Tek adamdır. Yola çıktığı ilk dönemdeki arkadaşları onu terk etmiştir. Yeni adamlarıyla yola devam etmektedir. Artık kimseye güvenmemektedir. Her şeyden kuşku duymaktadır. Çevresindeki yeni adamları ona bağlı olduklarını göstermekte birbirleri ile yarışırlar.

Bu evrede ‘diktatör’e ilahi bir misyon yüklenir. O artık Tanrı tarafından kurtarıcı olarak görevlendirilmiş, bu görevle yükümlenmiştir.

Artık diktatörü eleştirmek Tanrı’nın emrine karşı çıkmaktır.

Hitler’e de, Mussolini’ye de, hatta Amerikan başkanı Bush’a da bu misyon yüklenmiştir.

Asya’nın, Afrika’nın diktatörleri bu misyonla hareket ederler ve çevreleri onları böyle kabul ederler.

* * *
Diktatör ana karnından diktatör olarak doğmaz.

Çevre, onu kendi çıkarları doğrultusunda ‘diktatör’ yapar, sonra da bu durumdan yakınırlar.

Diktatör için de durum zordur.

Giderek kendi sonunu hazırlar.

Tarih, sonu iyi biten bir diktatörü henüz yazmamıştır.

Keşke, onu yaratanlar da bunu bilseydi…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

NEDEN ŞİDDET TOPLUMU OLDUK?

download (1)

Danışmanlığını yaptığım Çocuk Yuvası’na yeni bir erkek çocuk gelmişti. Beş yaş grubuna alınan çocuk kısa sürede yuvaya alıştı. Sağına soluna bakınıp durumu gözden geçirdi,sonra da egemenliği eline geçirmeye başladı. Yöntemi kendi yaşına uygun bir zorbalıktı. Kızların saçını çekiyor,erkek çocuklara oyuncakla vuruyor,çevresini korkutuyordu. Uyardık,anlattık,hakkı olmadığını söyledik,olmadı. Ailesiyle görüştük,onlar da bir şey yapamadılar. Gruptaki çocukların aileleri şikayete başladılar. Tam o günlerde gruba yeni bir erkek çocuk geldi. Ertesi gün bizim eski zorba ağlayarak geldi. Yeni gelen çocuk elindeki oyuncağı kafasına vurmuştu. Bizim astığı astık,kestiği kestik küçük zorbamız uysallaşıverdi. Yeni gelen de gruba uyum sağladı. Sorun çözülmüştü.

Bu olay beni çok düşündürdü. Sonra,yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçeği de öğrendik.

Zorbalık,sahibine zarar vermeye başladığı zaman biter. Ya da zorbanın kendisine zarar geleceğini anladığı zaman zorbalıktan vazgeçtiği bilinir.

Korkmak,kaçmak,boyun eğmek,kabul etmek zorbalığın artarak sürmesine yol açar.

Zorbalığı önlemenin yolu,zorbayı önce pişman etmek,sonra da cezalandırmaktır.

Cezalandırılmayan zorbalık sinsi sinsi etkisini sürdürür.

* * *

Öfke,beyindeki limbik sistemin parçası olan amigdalanın uyarısı ile ortaya çıkar. Limbik sistem,beynin en eski bölümüdür ve yaşam becerilerinin programını yürütür. Ancak,öfke uyarıları beynin ön lobunda prefrontal bölge tarafından kontrol edilir. Bu bölge de,gelen uyarıları seçme,değerlendirme ve doğru kararlar verme merkezidir.

Uygar insan,içgüdülerini ve dürtülerini aklıyla kontrol edebilen insandır.

Öfkenin göz karartan şiddeti, ancak akıl yoluyla kontrol edilirse doğru bir davranışın enerjisi olabilir.

Uygar ve bilinçli insan,bu nedenledir ki doğru kararlar verebilir,içgüdülerinin ve dürtülerinin esiri olmaz.

Toplumumuzun bu denli şiddete sürüklenmesinin önemli nedeni,toplumu etkileyen liderlerin şiddete yönelik davranışlarıdır.

Öfke ve şiddet davranışını bütün siyasetinin temeli yapan Recep Tayyip Erdoğan,kendi yandaşları için etkili bir liderdir.

‘Öfke de bir siyasettir’ diyen R.T. Erdoğan şimdi Cumhurbaşkanıdır. Kişiliğinin de payı olan siyasetinin temelini oluşturan ‘öfke-şiddet-saldırı-suçlama siyaseti’ başında olduğu partinin siyasal yöntemi olmuştur.

Öfke davranışı yapısal olarak şiddettir.

Öfke,saldırının duygusal temelidir.

Öfke ve saldırıyı sürekli rakiplerini aşağılamak,küçümsemek için kullanan siyaset,kaçınılmaz olarak suçlama ve cezalandırma hedefine yürüyecektir.

Bu politikanın iki önemli sonucu olmuştur:

Birincisi,toplumun her kesimine şiddetin egemen olması ve şiddetin bir sorun çözme yolu olarak benimsenmesi.

Yaygınlaşan kadına şiddet,günlük hayatta yaşanan şiddet (kartopu cinayeti,trafik kavgaları,yanbaktın cinayetleri gibi) bu etkinin örnekleridir. Liderin örnek olması dalga dalga topluma yayılmıştır,daha da yayılacaktır.

Kadın konusundaki siyasal iktidar söylemleri bu şiddeti bir anlamda kabul edilir kılmaktadır.

Bu öfke ve şiddet politikasının ikinci önemli sonucu toplumun karşıt kamplara ayrılmasıdır. Dindar olan-olmayan,Müslüman-kafir,Sünni-alevi,bizden olan-olmayan gibi ayrımcılık topluma verilen kalıcı zararlardır.

Bu öfke-şiddet-suçlama sarmalında bilinçli insan üzülüp kızmakla yetinecek ama bilinçsiz bir minibüs sürücüsü kendisini istediğini yapmakta haklı görecektir.

Camı kırılan esnaf kartopunu atan yetişkin bir insanı bıçaklamakta yanlış bir şey görmeyecektir.

Bülent Arınç’ın ‘bize oy vermeyenler bizden nefret ediyorlar’ sözü kaygılı bir saptamadır. Ama bu nefrete kendi tarafının nasıl yol açtığını söylemeye cesaret edememektedir. Daha önceki bir iki cılız çıkışının nasıl azarlanıp sindirildiğini unutamaz.

Kitlelerin böyle ayrıştırılıp kamplaştırılması dünya tarihinde ülkelerin iç savaşlarının nasıl çıktığını anlatmaktadır.

Sorunun çözümü zorbalığın önce durdurulması,sonra da cezalandırılmasıdır.

Bu da öncelikli görevin AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması olduğunu açıkça gösterir.

Bunun yapılamamasının Cumhuriyet tarihinin en büyük yanlışı olacağını hiç kimse unutmamalıdır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ÖZGECAN’IN KATİLLERİNİ SAVUNMAK

downloadÖzgecan 20 yaşındaydı. Evine gitmek için minibüse bindi.

Sonrasını biliyorsunuz. Ulusal bir utanç olarak tarihimize silinmez bir leke kazındı.

Mersin Barosu ‘Hiçbir avukat onu savunmayacak’ diye açıklama yapmış.

Ben avukat olsaydım o katilleri savunurdum.

Bakınız, nasıl savunurdum?

* * *

‘Evet sayın yargıç, müvekkillerim suçludur. Bu suçu işlediler ve cezalandırılmaları gerekir. Ama bu suçu cezalandırırken, bu suça ortak olanları da cezalandırmanız gerekir’ derdim.

Yargıç, elbette, ’ortakları mı var?’ diye soracaktı.

‘Evet sayın yargıç, bu suçun ortakları var’ diyecektim.

Bilmemiz gerekir, bu suçun ortakları vardır.

Bu ülkede işlenen kadın cinayetlerine ses çıkarmayanların hepsi de bu suçun ortaklarıdır. Onlar, bu tür insan olamamış yaratıkları cesaretlendirmişlerdir.

‘Örtünmemiş kadın perdesiz eve benzer. Ya satılıktır ya kiralık’ diyen kişi, bu kişiye hak verenler, ses çıkarmayanlar bu suça çıkan yola taş döşemişlerdir. Suçun ortaklarıdır.

Kadının görünen her yerini ‘erkeğin tahrik unsuru’ sayanlar, kadının görünmez olmasını savunanlar bu suçun gerekçelerini oluşturmuşlardır.

Kadının boşanma hakkına sessizce karşı çıkıp da onların hukuk karşısında eşit sayılmalarına karşı çıkanlar bu cinayeti işleyenleri, bu cinayeti örtenlerin vicdanlarını karartma suçunu işlemişlerdir.

Kadını erkeğin malı, erkeği kadının sahibi sayan anlayış sahiplerinin hepsi de bu cinayetin ortağı sayılmalıdır.

Çünkü…?

* * *

Çünkü;

Uygar insanın en önemli ölçütü, kadına bakış açısıdır.

Uygar toplumun en önemli ölçütü, kadına bakış açısıdır.

Uygar bir toplumda, bir kadın tek başına, günün her saatinde, yalnız olarak bir yerden bir yere gidebilir. Bir kamu aracına, bir otobüse, bir minibüse, bir taksiye binebilir. Hiç rahatsız edilmeden istediği yere gidebilir.

Bu ülkede, bunun yaşanabileceği tek bir yer var mıdır?

Bir köy, bir kasaba, bir kent var mıdır?

Yoksa, ki elbette yok, hiç kimse uygar olduğumuzdan söz etmesin.

Bunları tek başına bir erkek yapabilir mi?

Elbette yapabilir.

İşte, Mustafa Kemal’in ülkesinde görmek istediği kadın-erkek eşitliği buydu.

Kadını toplum hayatından dışlayan, kadını eve kapatan anlayışı ortadan kaldırmak istemişti. Kadına erkekle eşit değer veren bir toplum yaratmak istemişti.

Yıkmaya çalıştığınız Atatürk Cumhuriyeti budur.

Şimdi, kadınlarınızı korumuyorsunuz.

Şimdi kızlarınızı korumuyorsunuz.

‘O da çıkmasaydı’ diyorsunuz.

‘Ama o da tek başına canım’ diyorsunuz.

Mazeret bulmaya çalışıyorsunuz.

Susuyorsunuz.

Cumhuriyeti yıkmaya çalışıyorsunuz.

Bu suçun, bu suçların gizli ortaklarısınız, sessiz ortaklarısınız.

Gökdelenleriniz varmış. Hiçbir değeri yok.

Lüks arabalarınız varmış. Sizin değeriniz yok.

Yetkiniz varmış. Elinizden alınmalı o yetkiler.

Özgecan’a yapılanlar, hepinizin suçudur.

Hepiniz yargılanmalısınız.

Hepiniz cezalandırılmalısınız.

‘Sayın Yargıç, savunmam budur’.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ŞAİR VE DÜŞÜNÜR

 

ataol-behramoğlu

Kardeşim Ataol Behramoğlu,

50. Sanat yılın İstanbul’da kutlandığı akşam (31 ocak 2015) ben İzmir’de Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’nın muhteşem konserinde idim. Senin aramızda olduğunu düşündüm,ben de senin kutlama gecendeydim.

50. Sanat yılı kutlaması güzel bir şeydir. Bir şairin,bir yazarın,bir ressamın,müzisyenin yıllar boyu süren yaratısının değerlendirilmesi güzel bir şeydir. Gene de bana göre eksik olan bir şey var. Eksik bir tanımla kutluyoruz sanatçıyı.

Kutlamamız gereken sanatçının yaşamıdır. Onun yaşamı,nice sınavlardan geçmiş,nice acılardan süzülmüş,nice sevinçlerden damıtılmış yaşamı kutlanmalıdır.

Onun yaşam seçimleri kutlanmalıdır. Bu insanı metalaştıran sisteme teslim olmayışını kutlamalıyız. Bu çağdaş köleliğe isyan edişini kutlamalıyız. Pek çok yetenekli insanın sistemin açtığı fırsat kapılarına koşuştuğu bu çağda bütün bunlara sırtını dönmesini kutlamalıyız.

Yetenek kadar,hatta daha da fazla önemli olan dürüstlüğü,insanca namusu kutlamalıyız.

Yaşamın uzun yılları içinde hep doğruyu arayan,dünün doğrusunu bilerek geleceğin doğrusunu da gören insanca sezgiyi kutlamalıyız.

Kutladığımız aslında bunlardır.

Ama neden 50. Yıl?

Ataol 50 yıldır mı yazıyor? 50 yıldır mı düşünüyor?

Onun arkasında Aydınlanmanın yüzyılları yok mu?

Onun düşünce yapısında ortaçağdan kurtulup yeniçağa geçişin yüzyılları yok mu?

Hepimiz,bugün ne olduksa onu Gütenberg’lere,özgür bilgi adına acı çekenlere,Galile’lere borçlu değil miyiz?

Sokrates’in bize kattıkları aklımıza,sezgimize 2500 yılı eklemiyor mu?

Bizler,hepimiz,binyılların sonuçlarıyız.

Yaşamımızın anlamı da bu binyılların doğrularını bizlerden sonraki binyıllara aktarmaktır.

Cesaretle,dürüstçe,bildiğimiz gibi,yapabildiğimiz kadar.

Ataol kardeşim bunu yapanlardandır.

Onu kutluyorum. Daha nice yaşam,daha nice yapıt onu bekleyecektir.

* * *

Bozkurt Güvenç. Bir Aydınlanma düşünürü.

Yeni kitabı ‘Demokrasi-Din-Devlet’ geçmişten günümüze bu konuları aydınlatıyor.

Engin görüşlü bir kültür insanının ülkesine bir armağanı. Üzerinde düşünülmesi gereken,yaşamın içindeki kavramları kendine özgü bir duyarlılıkla açıklamak kolay değil.

Bozkurt öğretmenim,bir konuyu önce inceler,boyutlarını görür,sonra da ilişkilerini irdeler ve sonuçlara varır.

Japon kültürünü böyle inceledi. Türk kültürünü böyle inceledi. Kadın sorunlarını gözlemledi,yazdı.

Şimdi de güncel konularımızı ele aldı. O da yüzyılların birikiminden gelen bir kültür insanı. Yeni kitabını kutluyorum.

* * *

Cumhuriyet gazetemiz zor bir süreçten geçiyor. Gazetemizin hiçbir zaman kolay süreci olmadı. Bu süreçte önemli olan gazetemizin varlığıdır. Cumhuriyet gazetemiz,pek çok yerden eleştirilen,saldırılan bir Cumhuriyet kurumu. Her şeyden önce onun varlığını korumalıyız. Kurum içi tartışmalar çok zaman olmuştur,olur da. Karar organlarında bulunmadığım için bu konuya girmek istemem. Sadece,geldiği günden beri gazetemiz için içtenlikle,yetkinlikle çalıştığını gördüğüm Utku Çakırözer’in etkin görevini sürdürmesini isterim. Her şey gazetemiz içindir.

Bu zor süreci de elbirliğiyle geçirebiliriz ve geçirmeliyiz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın