İllüzyon

‘Gerçek algısının çarpıtılması’ demek oluyor ‘illüzyon’

Sihirbazların izleyenleri yanıltmak için kullandıkları yöntem. 

Zamanın ünlü illüzyonisti Zati Sungur, gösterisinden önce, izleyicilerine “bu bir oyundur, gerçek değildir” diye açıklama yapardı. 

Artık durum değişti. Zeitgeist, zamanın ruhu böyle açıklamaları gereksiz kılıyor.

Ülkemizin yöneticileri artık bu yöntemi günlük yaşamın her alanında başarıyla uyguluyor. 

Dolar başını aldı gidiyor mu? “Ekonomik kuşatma altındayız.” 

Senin ekonomik politikan yüzünden değil mi? “Değil. Dış güçler. Silahla yapamadı, dolarla kuşattı.” Al sana illüzyon. 

Tren kazası yaşandı. İnsanlar öldü. Sorumlu kim? “Sorumlu toprak kayması.

Toprak kaydı. Makinist farkına varmadı. Kader bizi imtihan ediyor.” Bitti gitti. İllüzyon. 

Seller Ordu’yu vurdu. Evler yıkıldı, ürün mahvoldu. Neden? Beklenmedik yağış oldu. Olur böyle. Orası kısmetten çıkmış. Hadi bakalım, illüzyon. Dere yatağına ev yaptırmışsın. Suların yollarını tıkamışsın. Sorumlu sensin aslında.

Ama Zati Sungur işbaşında. 

Man Adası hikâyesi ne oldu? İllüzyon oldu gitti. 

Deniz Feneri tarihe karıştı. Şimdilerde kurban parası topluyor. 

Toplum usta illüzyonistlerin elinde hipnoza girmiş. 

Ne söylesen dinliyor, ne uydursan inanıyor. 

Kemal Can bunu yazmıştı. Çok önemli saptama. 

İyi de yapılacak iş bu illüzyonun bozulup gerçeklerin görünür olması. 

Bu büyü bozulmadan toplumun gerçekleri görmesi çok zor.

Üst rütbede komutanlar önemli görevlere yeniden atanıyor. 

Bu komutanlar yıllar yılı Ergenekon’dan, Balyoz’dan hapiste yatmadılar mı?

Yattılar. 

Peki, onlar yatarken iktidarda olanlar gene iktidarda değil mi? Bu nasıl oluyor? Yanıtı, onları FETÖ yaptı. Onları FETÖ yaparken sen ne yapıyordun? Tısss. Gelsin illüzyon.

Ülkenin yarısı anesteziye sokulmuş, yarısı da çare bulamıyor. 

Durum bu iken…

***

Durum bu iken, çare bulması gerekenlerin başında gelen CHP iç çatışmalarıyla uğraşıyor. 

Nedir bu iç çatışma? 

Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve merkez yönetim ekibi, bu yapıyla devam etmeyi uygun buluyor. 

Partinin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce ise ilkeleri de, örgütü de, uygulamaları da değiştirmek gerektiğini ileri sürerek kurultay toplanmasını istiyor. 

Bu konuda Emre Kongar ustanın yazdıkları dikkatle okunmalıdır. Hele de “Lider ne yapmalıydı” sorusuna yanıtın köşe yazarına değil lidere düştüğünü, aradaki farkın da bu olduğunu belirtmesi çok anlamlıdır. 

Partili değilim ama seçmen olarak söz hakkım var. 

Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce birlikte çalışmalarının yolunu ve yöntemini bulmalıdırlar. 

Bu aşamada, yerel seçimler arifesinde her ikisinin de yeri, deneyimi, enerjisi parti için önemlidir, değerlidir. 

Kemal Bey, genel yönetimi, Meclis çalışmalarını yönetmelidir. 

Muharrem İnce de örgütlenmeyi ve eğitimi üstlenmelidir. 

Gerekirse ‘eşbaşkanlık sistemi’ de uygulanabilir. 

Ancak bu aşamada kim dışarda kalırsa çok büyük bir kayıp olacaktır. 

Kemal Bey de, Muharrem Bey de değişik özellikleriyle birbirini tamamlayan enerjileriyle başarının kilidini açabilirler. 

“Ya ben ya o” yerine “Hem biz hem biz” formülü uygulanmalıdır. 

Yerel yönetimlerin seçimi olağanüstü önemlidir. 

Bu seçimin kazanılması geleceğin kazanılmasıdır. 

Bu seçimin kazanılması illüzyonun bozulmasıdır. 

Bu seçimin kazanılması ülkenin kazanılmasıdır. 

Bu aşamada hiç kimsenin kişisel hedefi olamaz. 

Hedef hep birlikte ülkenin kazanılmasıdır. 

Dikkat!..

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Değiştiremediğin Şey Seni Değiştirir!

Daniel Arsham

Üniversite giriş sınavlarının sonuçlarına şaştınız mı? 

2 milyon 260 bin öğrenci sınava girdi. 

511 bin öğrenci Temel Yeterlilik Testi’ni geçemedi. 

40 bin öğrenci sıfır çekti. 

Bu testi geçip de Alan Yeterlilik Testi’ne girenlerin; 

Türkçede 24 sorudan 4.73 ortalamasına, 

Matematikte 40 sorudan 3.9 ortalamasına, 

Fizikte 14 sorudan 0.4 ortalamasına, 

Kimyada 13 sorudan 1.1 ortalamasına, 

Biyolojide 13 sorudan 1.6 ortalamasına, 

Doğru yanıt verebildiği anlaşıldı. 

Ben şaşırmadım, siz de şaşırmayın. 

Siyasal iktidarın “imam-hatip okulları” dayatmasına, bunca baskıyla toplumun “biat-itaat ümmeti”ne çevrilmesine bakınca şaşılacak bir şey kalmıyor. 

DEĞİŞTİREMEDİĞİN ŞEY SENİ DEĞİŞTİRİR. 

Sen, siyasal iktidarı değiştiremiyorsun. 

Siyasal iktidar seni değiştiriyor. 

Sen “eleştirel düşünce” istiyorsun. 

İktidar, “kaderci biat kültürünün itaatini” hedefliyor. 

Matematik, fen bilimleri dogmaların dışında düşünme istiyor. 

İktidar, dogmaları medrese eğitimiyle kalıplaştırıyor. 

Siyasal iktidar özgür düşünceye karşı. 

Sen, sızlanmakla yetiniyorsun. 

Bunların zamanı geçti dostum. 

Birbirine sarılıp ağlaşmanın zamanı geçti. 

Birbiriyle dertleşmenin zamanı geçti. 

Bu yolun sonu hep daha kötüdür. 

Bak, 1 dolar beş TL oldu. Bire karşı beş. 

Zamlar peş peşe geliyor. Gelecek de. 

Ne mi yapacaksın?

***

Bir: Sorumluluk alacaksın. “Ben ne yapıyorum” diye soracaksın. Önce kendine soracaksın. 

İki: Senin gibi düşünenlerle buluşacaksın. “Biz ne yapıyoruz” diye soracaksın.

Üç: Birlikte “Biz ne yapmalıyız” diye soracaksınız. Hep birlikte soracaksınız. 

Dört: Ne yapmanız gerektiğine karar vereceksiniz. Hedefinizin ne olacağına karar vereceksiniz. 

Beş: Hedefiniz, sizi değiştirmeye uğraşan her türden yanlışı değiştirmek olacak. 

Altı: Buluşacaksınız. Birleşeceksiniz. Örgütleneceksiniz. Yakın-orta-uzak hedeflerinizi belirleyeceksiniz. 

Yedi: İşbirliği içinde görev bölüşümü yaparak çalışmaya başlayacaksınız. 

Sekiz: Attığınız her adım bir sonraki adımı kolaylaştıracak. 

Dokuz: “Böyle ne yapabiliriz ki” demeyeceksiniz. Her şey böyle yapılır. Her şey böyle yapılmıştır. 

On: Kazanmak da kazanamamak da ortak sonuçlarınız olacak. Başarıyı kendinize, başarılmayanı yanınızdakilere mal etmeyeceksiniz. 

Bunları yapmak yerine, her zamanki gibi, toplaşıp dertleşip birbirinize iç döküp rahatlamayı sürdürürseniz, bu gidiş böyle sürüp gider. 

Çocuklarımızı eleştirmeden önce kendimizi eleştirmeliyiz. 

Onlar başaramıyor mu? Biz başaramadık da ondan. 

Onlar eleştirel düşünceyi kazanamadılar mı? 

Biz özgür düşünmeyi başaramadık da ondan. 

Onlar matematikte başarılı değiller mi? 

Biz kaderci toplumu özgür topluma çeviremedik de ondan. 

Çocuklarımızın başarısız sonuçları, 

Onlardan önce bizim utancımız olmalıdır. 

Şimdi işbaşına. 

BİZ BU KÖTÜ GİDİŞE DUR DEMELİYİZ, 

GELECEĞİMİZİ BİZ BELİRLEMELİYİZ. 

Şimdi işbaşına…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Duygusuz Nesil Tehlikesi

Bugün köşemi Milli Eğitim müfettişi Doğan Ceylan’a bırakıyorum. 

Doğan Ceylan bir olayın soruşturulmasında görev alıyor. 

İzmir Ödemiş Kaymakçı Çok Programlı Lisesi Müdürü Ayhan Kökmen iki öğrencisi tarafından öldürülüyor. Bu olayın aydınlatılması için görevlendirilen müfettişin raporu şöyle: 

“DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ 

Hayatın gerçeklerinden habersiz, duygusuz ve bencil bir nesil geliyor. 

Şehitler için gözyaşı döken kendi ana babalarını anlamıyorlar. Başkalarının çocukları için ağlamaya anlam veremiyorlar. 

Yanı başımızdaki savaşlar, acı çeken çocuklar, ölen on binlerce insan onları hiç ilgilendirmiyor. 

Tüm acı gerçekleri çizgi film tadında izliyorlar ve yürekleri hiç acımıyor. 

Hayatlarının odağındaki tek şey eğlenmek. Eğlenemedikleri tüm zamanları kendilerine bir işkence olarak görüyorlar. 

Kendileri için yapılan fedakârlıkların hiç farkında değiller. Kıymet bilmiyorlar ve vefasızlar. 

Herkesi kendilerine hizmet etmek için yaratılmış görüyorlar. 

İnsanlara verdikleri değer, onların isteklerini yerine getirebildikleri ve ne kadareğlendirdikleriyle orantılı. 

Hayatlarında eğlenmekten başka bir amaç olmadığı için artık tek eğlence kaynağına dönmüş telefon ve tabletlerini ellerinden aldığınızda dünyanın sonunun geldiğini zannediyorlar. 

….. Çocuklar hayattan bihaber. 

Açlık nedir bilmiyorlar, yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında, acıkmalarına fırsat bile vermiyoruz. 

Öyle ki yemek yemeyi bile işkence görür hale geliyorlar. 

Susuzluk nedir, hiç bilmiyorlar. Hiç susuz kalmamışlar. 

Üç adımlık yolda bile susarlar diye yanımızda içecek taşıyoruz. Çocuk daha ‘susadım’ demeden ağzına suyu dayıyoruz. 

Çocuklar hiç üşümüyor. 

Soğuk havalarda evden çıkarmıyoruz. Okula giderken kırk kat sarmalayıp çıkarıyoruz, hiç titremiyorlar. 

Çocuklar hiç ıslanmıyorlar. 

Evden arabaya kadar üç metrelik mesafede şemsiyesini başına tutuyoruz. 

Saçına bir tek yağmur damlası düşürmüyoruz. 

Yorgunluk nedir bilmiyor çocuklar. İki adımlık mesafelere bile arabayla götürüyoruz, yorulmasınlar diye. 

Yokluk nedir bilmiyorlar, daha istemeden her şeyi önlerine sunuyoruz. Bu yüzden varlığın kıymetini bilmiyorlar. 

….. Çocuklar hissetmiyor yaşamı. 

Açlığı bilmedikleri için açlara acımıyor, üşümek nedir bilmedikleri için sokaktakievsizleri umursamıyor. 

Müdahale edilmezse gelecek iyi şeyler getirmeyecek ülkemize. 

Bu sorunu devlet derinden hissetmeli. 

Bu sorunun çözümü için çalıştaylar düzenlenmeli. Öğretim programları ve dersmateryalleri revize edilmeli. 

Okulların duygu eğitimi konusunda rolleri artırılmalı. 

Geç kalınmadan bu sorun mutlaka çözülmeli. 

Bu sorun çözülmezse ülke çözülecek. 

Doğan Ceylan – Milli Eğitim müfettişi” 

Doğan Ceylan’ın raporu böyle. 

Herkesin yaşadığı, gördüğü gerçekler bunlar. 

Müfettişe teşekkür etmeliyiz. 

Ancak konu okulları da aşan, devleti de aşan toplumsal yapının sorunlarını anlatıyor. 

Bozuk bir toplumsal düzenin sonuçları bunlar. 

Neden böyle oluyor?

Ne yapılmalı? 

Neler nasıl yapılabilir? 

Haftaya konuşalım mı?..

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Örtük Teslimiyete Dikkat

Örtük teslimiyet, az bilinen bir durumdur. 

Yaşananlara alışmakla başlar. 

Aslında “alışmak” evrimsel bir hayatta kalma uyumudur. 

Ancak, “kötülüğe alışmak” gibi bir yanlış yolu da fark etmez. 

“Neye alıştığını düşünmek” insan bilincinin özelliği. 

İşte bir süre sonra günlük hayhuyun içinde yapılanların kötülüğünü fark etmez oluverir insan. 

Bunu bilenler, “birkaç gün konuşulup geçer” derler. Öyle de olur. 

Ya da öyle bir zulüm sağanağı yağar ki insan hangi birine bakacağını şaşırıp fark etme yeteneğini yitirir.

Zalimler bunu da bilirler. 

Onun için bilmeliyiz ki “alışmak”, örtük teslimiyetin ilk adımıdır. 

İkinci adım, “sessizce kabul etmek”tir. 

Bu adım, insanın içine sinsice yerleşir. 

Açıktan kabul etmenin içe sinmediği zamanlarda insan sessiz kalarak kabul etmeyi gizlemeye çalışır. 

Ölçüt şu olmalıdır: 

“Karşı çıkmadığınız her şeyi kabul etmiş sayılırsınız.” 

Bu “sinsi kabul”, zalimin yaptığı her şeyi kolaylaştırır. 

Üçüncü adım, “işbirliği yapmaktır”

İşbirliği yapmanın gerekçelerini bulan “örtük teslimiyetçi”, durumunu “ülkeninyararı”“memleketin bunalıma düşmemesi” gibi kendi dışında etkenlere bağlar. 

Örtük teslimiyet, çok dikkat edilmesi gereken bir tehlikedir.

***

“Bu şartlarda ne yapılabilir ki?” 

“Elimizden geleni yapıyoruz, daha ne yapalım?” 

“Hep bize mi kalıyor bir şeyler yapmak?” 

“Biz söylüyoruz ama dinleyen yok ki!.” 

Bu ifadeler, dikkat edilsin, örtük teslimiyetin sızıltıları olmasın. 

Karşısındaki ile uğraşmak yerine yanındakileri suçlamak. 

Kendisine değer verenleri eleştirerek rahatlamak. 

Yenilginin faturasını kendinden başkalarına kesmek. 

Mücadelede hiç de aktif olmadığı halde mücadele edenleri yetersizlikle suçlamak. 

Zulümle kazandıklarını bile bile sonuçları kabul etmek. 

Bunların hepsi de “örtük teslimiyet”in dışavurumudur.

***

Örtük teslimiyete HAYIR. 

Kötülüğe ASLA alışmayın. 

Kötülüğün kötülük olduğunu UNUTMAYIN. 

Haksızlığı hiçbir koşulda KABUL ETMEYİN. 

Bütün ülkeyi ÖRGÜTLEYİN. 

Sadece siyasal örgütler değil, sadece siyasal partiler değil, bütün BİLİM

ALANLARINI, bütün SANAT ALANLARINI, bütün EMEK ALANLARINI, bütün UYGARLIK ALANLARINI ÖRGÜTLEYİN. 

Uygar yaşamak isteyenleri birbiriyle BULUŞTURUN. 

Ülke çapında ORTAK ENERJİ buluşması sağlayın. 

Elinizden geleni değil, ELİNİZDEN GELMEYENİ YAPIN.

Bütün toplumu yeniden yeniden UYGARLIK HEDEFLERİNDE EĞİTİN. 

Çocuk eğitimini anlatın. 

Geleceğin hangi insana başarı sağlayacağını anlatın. 

Özgürlüğün neden değerli olduğunu anlatın. 

Emek değerinin ne olduğunu anlatın. 

Uygar yaşamanın neden kendi ellerinde olduğunu anlatın. 

Onlar dinlemez demeyin. Onlar dinler. Yeter ki siz anlatmasını bilin. 

Toplumla buluşun. Toplumla kaynaşın. Toplumu anlayın. Toplumu tanıyın. 

İnsan haklılıktan yanadır. 

İnsan zulmü desteklemez. 

Bunları bilerek ÇALIŞIN ÇALIŞIN ÇALIŞIN. 

Örtük teslimiyeti yeneceksiniz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Botanik Bahçesi

Bir uygarlık köşesidir “Botanik Bahçesi.”

İstanbul Üniversitesi’nin biyoloji bölümünün eğitim bahçesi.

Tıp fakültesinin ilk yılını “fizik -kimya – zooloji – botanik” eğitimi alarak yaşadık. Botanik bahçesi bizim anılarımızdır.
Orada çekilmiş fotoğraflarımız var.

Prof. Dr. Heilbronn kurmuştu bahçeyi. Eşi Prof. Dr. Sara ile.

Dört profesör de Hitler zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınmıştı. Fizikte Prof. Zuber, kimyada Prof. Breusch, botanikte Prof.
Heilbronn. Üç profesör de Yahudi idi.

Zooloji profesörü Kurt Cosswig Yahudi değildi. Eşi de ari ırktandı. Ama Yahudilere yapılan haksızlığı protesto etmek için kürsüsünü ve vatanını terk etmişti. Aydın kişilik örneği.

Botanik bahçesi bu nedenlerle sadece bahçe değildir, bir uygarlık simgesidir. Alman faşizmine karşı çıkışın simgesidir.

Botanik bahçesi, bir diktatörün zulmüne karşı dikilen ağaçların, güneşe uzanan dalların, yaprakların gür sesidir.

Alman faşizminden kaçan bilim insanlarına kollarını açan Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyetinin doğasıdır bu bahçe.

Yıkın şimdi bu bahçeyi.

Yıkın şimdi bu uygarlık köşesini. Yıkın.

Size yakışmıyor zaten. Uygarlıkla kan uyuşmazlığınız var.

Botanik bahçesini yıkın.

Müftülüğe verin. Tekke yapın. Zaviye yapın. Dergâh yapın.

Ama doğayı hapsedemezsiniz, unutmayın.

Ağaçlar, size inat göklere yükselirler.

Yapraklar, size inat başlarını güneşe kaldırırlar.

Onları burada sökersiniz, ummadığınız yerde çıkıverirler. Doğayı hapsedemezsiniz.

***

Öğrencileri hapsetmişsiniz.

Bir karikatürü pankart yapmışlar, hakaret sayılmış, tutuklanmışlar.

O karikatür daha evvel yargı konusu olmuş, beraat etmiş.

Şimdi suç sayılmış. Öğrenciler tutuklanmış.

Hapiste kaç öğrenci var, biliyor musunuz?

Yeni Milli Eğitim Bakanı bu konuyla ilgilenebilecek mi acaba?

Prof. Ziya Selçuk’u tanıyanlar beğeniyor da ondan soruyorum.

O da ne yapacak? İlgilense “hukukun işi” diyecekler. İlgilenmese içi rahat etmeyecek. Bakanın yetkisi var mı ki? Varsa da nereye kadar? İş “Reis”e dayanınca akan sular duracak.

Prof. İbrahim Kaboğlu, Erdoğan’a “monokrat” demeyi önermiş. Doğru terim. “Tek muktedir” demek. Ali Sirmen kestirmeden gidiyor, “Reis” demeyi öneriyor. Haklı. Reis, başkan, kaptan hepsi olur. Sonuçta “tek adam” demek.

Sultanlar, padişahlar, krallar, imparatorlar hep “tek adam iktidarı” sürmüşlerdir.

Başlangıçta rahat görünür. Toplumsal korkuya dayalı bir güçle yönetmek kişileri bireysel sorumluluk yükünden kurtarır.

İtaat ve biat kültürü temel davranış kalıbı olur. Ama kısa zamanda yapılan hatalar, yanlışlar, haksızlıklar ortaya çıkmadan gizlenir, üstü örtülür. Kısa zaman içinde hanedan kavgaları başlar. Güç kavgaları yaşanır, hiçbir şey açık olmadığı için gizlilik, sinsilik, tuzakçılık yaygınlaşır. Bu da yürütülmek istenen sistemi içinden çürütür.

“Diktatörlüğün Psikolojisi” adlı kitabında, İran asıllı Amerikalı psikoloji profesörü Fathali M. Moghaddam çeşitli örneklerle bu gidişi açıklamaktadır. (Çeviri Hakan Kabasakal, 3 P Yayıncılık- 2014).

Demokratik usullerle gelen “tek adam” rejimi de bu hastalıklı gidişten kurtulamaz.

Uygar toplumlar, bu aşamaların hepsini yaşamışlar, sonuçta demokrasinin kurumları ile kurallarının güvenli yapısını bulmuşlardır.

Türkiye de yaşaması gerekenleri yaşayacak, sonuçta kazandıklarını ve kaybettiklerini önüne koyarak yolunu bulacaktır.

Botanik bahçesini yıkacaklar mı? Yıksınlar.

Biz çok daha büyüğünü yeniden yapacağız.

Diktiğimiz ağaçlar dimdik gökyüzüne yükselecek, yaprakları güneşe uzanacaktır.

Merak etmeyin, ben de göreceğim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hırs Koşar Akıl Kazanır

The Edmodo Blog

Koşucu hırsıyla koşar ama aklıyla kazanır.

Olimpiyat şampiyonu da rüzgâr gibi koşarken arkasına bakar. Kimin hemen arkasında olduğunu bilmelidir.

Hırsımız sıcak refleksimizdir. Bize güç verir.

Aklımız soğuk gücümüzdür, bize doğru hedefi gösterir.

İkisini birlikte kullanabilmek liderlik sanatının özüdür.

Mustafa Kemal Atatürk bu sanatın virtüözüdür.

Gene de İsmet İnönü’yü yanından hiç ayırmadı. Neden?

Kendi yapısının ataklığını İsmet’in hesap cetvelinden geçirmek isteyecek kadar akıllıydı da ondan.

Kemal Kılıçdaroğlu mu? Muharrem İnce mi?

Her ikisi birden olmalı. Her ikisi birden.

Kemal bey soğukkanlı bir strateji ustası.

Muharrem İnce kitleleri sürükleyen doğru bir rüzgâr.

İkisi beraber ortak enerjiyle toplumu geleceğe yürütmeliler.

Doğrusu budur. Olur olmaz bilemem ama doğrusu budur.

***

Bozkurt Güvenç’i okumak…

Bozkurt Güvenç hocamla yakından tanışmak, onu dinlemek şansına erenlerdenim.

‘Anılardan Sayfalar’ kitabını okuyorum. Nasıl da gecikmişim. Efil Yayınları’ndan çıkan kitabında Bozkurt hocam, yaşamını da, yaşadıklarını da, yaşatılanları da nasıl anlatıyor, inanılmaz.

Sakin, alçakgönüllü, bilinçli, özverili, çalışkan bir insan nasıl olur, bu sayfalarda görüyorsunuz.

Kendisine ilişkin yerlerde geride kalmayı nasıl başarıyor?

Mimar olarak çalışmalarında ülkemizin içini görüyorsunuz.

İnsanbilimci olma yolunda Amerikan eğitim sistemini tanıyorsunuz.

İnsanları, eğitimi, kültürü size nasıl bir tatla anlatıyor.

Eğer izin verirse, bu yıl üniversitede verdiğim ‘kültürel psikoloji’ dersimde bu kitabını öğrencilerimle paylaşmak istiyorum.

Bozkurt Güvenç hocam. Yaşamı bir ders. Yaptıkları ayrı bir ders. Ona yaşatılanlar ayrı dersler. Elbette değerini bilene.

Ah Türkiyem. Nice değerlerin var da ormanların gibi, ırmakların gibi değerini bilemiyorsun.

***

Son seçimler moral mi bozdu?..

Öyle görünüyor.

İnsanlar büyük hayal kırıklığı yaşadılar.

Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmayı beklediler, olmadı.

Seçim gecesi sessizliği çok farklı yorumlara yol açtı. Hâlâ da bu yorumlar sürüyor.

Meclis seçimleri de farklı bir sonuç vermedi.

‘Atı alan gene Üsküdar’ı geçti’ yorumları yapıldı.

Şimdi, düşünelim bakalım.

Ekonomi kötü mü? Elbette kötü. Gıda fiyatları çok yüksek.

Emek gelirleri kayıpta mı? Hep kayıpta.

İşsizlik var mı? Hem de artarak var.

Haktan hukuktan, özgürlükten söz açmıyoruz.

Bu koşullarda nasıl oluyor da iktidarın yüzde 40 oyu hazır oluyor?

İşte olayın düğüm noktası budur.

At zaten Üsküdar’da bağlıydı.

Düğüm, dikkat buyrun, ‘iktidarın kutsallığıdır.

İktidar kutsallaşmıştır.

AKP iktidarına oy vermemek ‘günah sayılmıştır’.

Erdoğan’a oy vermemek peygamberin isteğine uymamakla bir tutulmuştur.

Toplumsal bilinçaltına bu yerleştirilmiştir.

Carl Güstav Jung, ‘kolektif bilinçaltı’ olgusunu bulandır.

‘Toplumsal bilinçaltı’ kolay kolay değişmez.

CHP ve Sivil Toplum Örgütleri ise, toplumun bilincine sesleniyor.

Söyledikleri her şey doğru ama bilinçaltını değiştiremiyor.

Sorun budur. İyi de nasıl aşılacak?

Bilinçaltına ulaşmanın yolu mu bulunacak?

Yoksa bilincin üstün gelmesine mi çalışılacak.

Elbette bilinç yolu ile yürünecek.

Bilimsel bilgi ile bilinç. Özgür akıl, özgür irade. İnsan aklının dünya yaşamını yönetmesi.

İnsana seslenilecek, insana dokunulacak, insana ulaşılacak.

Önümüzde belediye seçimleri var.

Hep birlikte, ortak akılla, ortak enerjiyle kazanacağız.

Ya varız ya da yok olacağız. Şimdi iş başına…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sakin ve Kararlı Olmak

Diane Knight

Şimdi bize gereken budur: Sakin ve kararlı olmak.

Telaşa gerek yok.

Çalışılmış ama istenilen başarı noktasına erişilememiştir.

Elbette nedenleri vardır. Nesnel olarak aranması, bulunması gerekir.

Ancak telaşla, birbirimizi suçlayarak, hırpalayarak doğruyu bulamayız.

Muharrem İnce, CHP’yi de aşan bir başarı sağladı.

Belki böyle devam etmesi daha da yararlı olur.

CHP’nin başına geçmesi partiyi mi güçlendirir, İnce’yi mi geriletir, düşünülmeye değer.

Telaşa gerek yok.

Kemal Kılıçdaroğlu çok önemli hamleler yaptı. Bunları görmezden gelmek yanlış olur.

Şimdi sıcak duygusal reflekslere değil, soğuk mantıklı hesaplara gereksinmemiz var.

AKP + MHP iktidarı ortak bir güç değildir. Sorunları çözecek bir güç de olmamıştır.

Tam tersine, bu ortaklık daha büyük sorunların nedeni olmaya adaydır.

Seçimin sonucu ülkeyi büyük güçlüklere sokmuştur.

Ama bu sonuç Başkan Erdoğan için daha da güç koşullar yaratmıştır.

Tek başına yüklenen sorumluluk daha da ağır bir yüktür.

Bunlar görülecektir.

***

Şimdi bize düşen görevler nelerdir?

Görev bir: Asla bu sonuçla her şeyin bittiği duygusuna kapılmamak.

Tersine, asıl görevin şimdi başladığını bilince yerleştirmek.

Görev iki: “Ben ne yapabilirim” diye kendine sormak.

Görevi başkasından beklemek alışkanlığından vazgeçmek.

Görev üç: Kendisi gibi düşünenlerle birleşmek.

Bir “Ortak Akıl” havuzu oluşturmak.

Bu havuzda ayrıntılara girmeyen “demokrasi için ortak gelecek” ilkesini temel yapmak.

Geçmişe takılmadan geleceği hedefleyen programı hazırlamak.

Her şeyi siyasal partilerden bekleyen tutumdan vazgeçmek.

Siyasal partileri biçimlendirmekle uğraşmamak.

Toplumsal değişimleri doğru anlayan analizler yapmak.

Bu analizlere dayalı bilişsel hedefleri belirlemek.

Yakın – orta – uzak hedeflere zamanlanmış programlar yapmak.

Belirli uygulama yöntemlerini yaşama geçirmek.

Temel görevlerimiz bunlar olmalıdır.

***

Toplumumuz her alanda yeniden örgütlenmelidir.

Eğitim, her alanda bilimsel temelde yaygın olarak örgütlenmelidir.

Okul eğitimi, aile eğitimi, karakter eğitimi, düşünce eğitimi ele alınmalıdır.

Okul açmak, kurslar düzenlemek, seminer programları, kültür buluşmaları, okuma grupları..

Her yerde örgütlenerek gerçekleştirilmelidir.

Bilim alanı, matematiksel düşünce, modern fizik – kimya – biyoloji, tarih bilinci, ekonomik coğrafya,
sömürgecilik tarihi, çağdaş kölelik konuları toplumla paylaşılmalıdır.

Sanat alanı yeniden katılımcı eğitim anlamında örgütlenmeli, sanat bilincinin ufuk genişletmesi,
yaratacağı farkındalık toplum bilincine bu örgütlenme ile katılmalıdır.

Kültür değişimleri, ülkeler arasındaki kültür farkları tartışmalı eğitim programları ile toplumla
paylaşılmalıdır.

Toplum bilinçlenmesine yapılacak her katkı, kendi üzerine katlanarak artan ölçüde her alana yansıyacak, sanıldığından çok daha kısa sürede görülecek bir gelişim sağlayacaktır.

Bunlarla bir yere varılamaz anlayışı ülkemizi bugünlere getirmiştir.

Şimdi yeni bir anlayışa, yeni bir atılıma kesin zorunluluk vardır.

Toplumun bu gönüllü örgütlenmesi büyük sonuçlar yaratacaktır.

Her aksiyon, kendi reaksiyonunu yaratır.

***

İnsanoğlu her gün yüzünü göklere çevirir, “Bakalım bugün Tanrı bize ne gösterecek?” dermiş.

Tanrı da her gün yeryüzüne bakar, “Bakalım bugün kullarım bana ne gösterecek?” dermiş.

Böyle birbirine benzer günlerde de hiçbir şey değişmezmiş.

Biz, artık bu gidişi kendi irademizle değiştirelim.

İrademiz bizi harekete geçirecektir.

Elbette yalnız değiliz. Bizim gibi düşünen binler, milyonlar var.

Ama buluşamaz isek bu milyonlar tek kişilere dönüşür.

Birbirimizle buluşmamız bu işin temelindeki çimentodur.

Tembellik etmeyelim, görevi savsaklamayalım.

Bu işin öncülüğü artçılığı olmaz.

Başlayanlar ve katılanlar olur.

Karar verelim. Buluşalım. Ve yapalım.

Hedef önümüzdedir. Karar bizimdir.

Yolumuz ortak karanlığımız kadar açık olur.

Geleceğimiz de buna bağlıdır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Vicdan Yalan Söylemez

Dil yalan söyler, bilirsiniz. Gözler kaçırılır. Parmaklar bir şeyle uğraşır gibidir. Yalanı anlarsınız.

Amma, vicdan yalan söylemez, bilirsiniz.

Siz de yalan söylediğinizde içinizde bir şey kımıldar, vicdandır bu.

Berat Albayrak, “Eğer” demiş, “Recep Tayyip Erdoğan aya giden dört şeritli yol yapacağız dese ona inanırlar.”

Reklamda da var zaten. Kuyruğu ateşten Anka kuşu uçuyor, R. T. Erdoğan parmağını uzatmış, hülyalı gözlerle ona bakıyor.

Ortada ne kuş var, ne de ateşten kuyruk. Ama demek ki inanıyorlar. İnanıyorlar ki, yüzde 40’ların üstünde oyları var.

İyi de bu oyların nedeni bu boş inanç ise gurur mu duymalı, yoksa utanmalı mı?

Bunca haksızlığı göre göre.

Bunca yolsuzluğu duya duya.

Bunca kepazeliği bile bile.

Hâlâ bunca yanlışlığın peşine takılanlarla gurur mu duymalı, utanç mı?

Vicdanlı akıl utanır.

Vicdansız kurnazlık sırıtır.

Ara bölge bitti. Ya “vicdanlı akıl”dan yanasın ya da “vicdansız kurnazlık”tan tarafsın. İkisinin arası kalmadı.

Ayrımdı, bölünmüşlüktü, oydu buydu kalmadı.

Ya “vicdanlı akıl”dan yanasın ya da “vicdansız kurnaz”dan.

Açık, sade, net.

Hadi bakalım. Huyunu suyunu, soyunu sopunu görelim.

Gün bu gündür.

***

Soğan yalan söylemez, bilir misin? Kilosu 7 liraya çıktı.

Soğanın kilosu 7 lira. Sana bir şey söylemeli.

Öyle davaydı, Reis’ti, bırakmayızdı, yedirmeyizdi hikâyelerini geç.

Soğanın kilosu 7 lira. Patates 6 lira. Kiraz 13 lira.

Pazar fiyatları bunlar.

Halkın sofrası bunlar.

İnsanların yaşamındaki gerçekler bunlar.

İnsanlar bunları pazarlardan alıyor.

Saray bahçelerinde yetişen organik yiyecekleri senin efendilerin yiyor, düşünüyor musun?

Saray iftarlarından haberin var mı?

Yoksa, “haklarıdır, onlar efendilerimizdir” mi diyorsun?

Dün oy verirken bunlar aklına geldi mi, bilmiyorum.

Bu yazı pazardan önce yazıldı. Sonucu bilinmeden yazıldı.

Ama seçimin sonucu bu yüzden önemli, bilesin.

Oyunu nasıl verdin, kime verdin, bilmiyorum.

Ama oyunu yalanlara verdinse çok yazık oldu.

Oyunu Anka kuşunun ateşten kuyruğuna verdin demek.

Yalanlar kazandıysa geleceğini heba ettin demek ki.

Amma, oyunu vicdana verdinse…

Oyunu vicdana verdinse geleceğine sahip çıktın demektir.

Seçimin sonucunu elbette bilmiyorum ama tahmin ediyorum.

Vicdan kazanır. Vicdan kazanmıştır. Vicdan kazanacaktır.

Hem biliyor musun, vicdan sen ona oy vermesen de kazanır.

Sen yalana oy versen de gene vicdan kazanır.

Çünkü artık sen de gerçekleri gördün.

Sen de doğrunun nerede, kimlerde olduğunu gördün.

Artık eskisi gibi rahat değilsin.

Artık eskisi gibi gözünü kapatamazsın, kulağını tıkayamazsın.

Gerçeklerin peşindeki milyonları gördün artık.

Vicdanın sahibi insanların seslerini duydu kulakların.

Oyunu kime vermiş olursan ol…

Gözlerin de görecek, kulakların da duyacak.

İçindeki vicdanı artık susturamayacaksın.

Dava diye yalanların peşinde gidemeyeceksin.

Güç zehirlenmesiyle akılları bulanmış kadronun peşine takılıp vicdanını susturamayacaksın.

Vicdan ayağa kalktı.

Vicdan sesini yükseltti.

Milyonlar ayağa kalktı, milyonlar. Milyonların vicdanı bu.

Ve vicdan kazandı.

Bilesin…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Umut Etmek Cesareti

Bu hafta sonu seçim var.

Dostlar soruyor: Bu kez olacak mı? Kazanacak mıyız?

Tanıdıklar soruyor: Umutlu musunuz? Olacak mı?

Görüyorum, insanların umutları çalınmış.

Umut hırsızlığı, umut cinayeti.

İnsanlar umut etmeye korkuyor.

 

Ama umut dalga dalga yükseliyor.

Umut coşkuya, coşku karara dönüşüyor.

Hiç kimse yanılmasın.

25 Haziran sabahı Türkiye başka bir ortama uyanacak.

Oy hırsızlığı mı? Manipülasyonlar mı? Hileler mi?

25 Haziran kitlelerin hesap sorma tarihi olacak.

Atı alan Üsküdar’ı geçemeyecek.

Toplum artık o toplum değil.

Ayağa kalkacak ve hesap soracak.

Bu sadece bir seçim değildir, bu bir dönüşümdür.

Geç kalmış bir dönüşümdür.

***

Referandumda ‘Hayır’ kazanmıştı.

En iyi kaybedenler biliyor. Açık müdahaleler yapıldı.

Kazanan ‘Hayır’, kaybeden ‘Evet’e yenik sayıldı.

Hesabı sorulamadı.

Kazanan ‘Hayır’ yapılan oyunların hesabını soramadı.

Olmayan hukukla çözüm arandı, elbette bulunamazdı.

Olmayan demokrasiden medet umuldu, elbette olamazdı.

Referandumun hesabının sorulamaması ülkeyi buralara taşıdı.

Şimdi, değişen nedir? Neden umut etmeye cesaret ediyoruz?

Çünkü, ayağa kalkan milyonların içinde ‘öfkenin haklılığı’ var.

Öfkenin haklılığı.

Muharrem İnce’nin performansı, bu öfkeyi temsil ediyor.

Meral Akşener’in cesareti bu öfkeden kaynaklanıyor.

Temel Karamollaoğlu’nun itirazı bu öfkeden güç alıyor.

Her şeyi zulme çeviren adaletsiz dönem bitiyor.

Adaletsiz hukuk.

Adaletsiz eğitim.

Adaletsiz çalışma.

Adaletsiz ticaret.

Adaletsiz yaşam.

Her şeyi zulme çeviren haksızlık dönemi bitiyor.

Umudu coşkuya, coşkuyu karara döndüren bir toplumsal dalga yükseldi.

İnsanlar meydanlara koşuyor.

İnsanlar gerçek önderlerini dinlemek istiyor.

İnsanlar düşüncelerini meydanlarda duymak istiyor.

İnsanlar duygularını dile getirenlere koşuyor.

Toplama kalabalıklar değil bunlar.

Taşıma araçlarıyla doldurulan meydanlar değil bunlar.

Birbirleriyle buluşuyorlar.

Birbirlerinden güç alıyorlar.

Dostlarımın sorularını yanıtlıyorum: Elbette kazanacağız.

Tanıdıklarıma yanıt veriyorum: Umutlu olmak değil, kararlıyım.

Hep söylüyorum: Umut bir karardır.

Haklı öfke, güçlü karara dönüşüyor.

Karar olmayan umut uçucu bir hayaldir.

Umut bir karardır.

Biz bu kararın sahipleriyiz.

24 Haziran’da sonuç ne olursa olsun,

Biz kararlıyız.

Biz kazanacağız.

Türkiye Cumhuriyeti kazanacak.

Bayramımızı o zaman kutlayacağız…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Aziz Yıldırım Dersleri

Fenerbahçe Kulübü’nün efsaneye dönüşen başkanı.

Kolay değil, 20 yıl başkanlık yaptı.

Maçlara koştu. Demeçler verdi. Kavgalar etti. Hapse girdi.

Hepsini de “Fenerbahçe aşkı” için yaptığını söyledi.

Son başkanlık seçiminde Ali Koç’a yenildi.

Hem de öyle böyle değil, 16 bin oya karşı 4 bin 600 oyda kalarak.

Aziz Yıldırım bu hezimeti elbette beklemiyordu.

Nasıl oldu da böyle bir sonucu göremedi?

İşte bu durumu anlamak “Aziz Yıldırım Dersleri”dir.

Kanımca politikada da, iş hayatında da, eğitimde de bu derslerin büyük yararı vardır.

Her şey, “kendi yanlışını görememek” ile başlar.

Bakın arkası nasıl gelir?

***

“Kendi yanlışını görememek” önemli bir olgunlaşma kusurudur.

“Oto-kritik” dediğimiz bu yetkinlik ortadan kalkınca yapılacak iş, “başkalarını suçlamak” olur.

Çünkü, ortada bir yanlış vardır. Bunun sorumlusunu bulmak gerekir.

Yanlış yolun taşları şöyle döşenir:

Kendi yanlışını görememek. Görse de kabul etmemek.

Eleştiri kabul etmemek. Nankörlük, kasıtlılık, hainlik saymak.

Kendinden başkalarını suçlamak. Suçlu bulmak. Yoksa suçlu yaratmak.

Çıkarcı dalkavukların desteğini istemek, onları ödüllendirmek.

Kibirli yalnızlaşmayı irade sanmak.

Cüreti, küstahlığı cesaret sanmak, çevresini yıldırmak.

Kazanma bağımlılığını görmemek, hep olacak sanmak.

Kaybetmeyi yok olmayla eşdeğer saymak, ölümüne korkmak.

Sonuç;

Kaybetmeyi bilmemek, büyük bir kahra gömülmek.

Yapabilirse bela çıkarmak, yapamazsa çöküp kalmak.

Neden böyle oluyor?

***

İşte, “kültürel zekâ” dediğim buydu.

Yaşama bilinci kazanmak. Olgun davranabilmek. Yaşamın inişlerini çıkışlarını görebilmek.

Kazandığı zaman başı dönmemek.

Kaybettiği zaman edepsizleşmemek, neden kaybettiğini anlamak. Yaşam kültürü böyle bir şey.

“Kültürel zekâ” düşüklüğü bunları anlamayı engelliyor.

Recep İvedik’le Tosun Paşa arasında bir yerlerde gezinen insanları yaratıyor.

Toplum neden Ali Koç’u bir kurtarıcı gibi karşıladı?

Neden Galatasaraylılar da Beşiktaşlılar da, öteki futbolseverler de kutladılar Ali Koç’u?

Bu da başka bir ders işte.

Çünkü, kavgacı, sorun çıkaran, hep “Ben” diyen birine karşı gerçek bir kibar, saygılı, modern bir genç kazandı da ondan.

Kulüp yönetimlerinde “uygarlık seviyesi” yükseldi de ondan.

Yeri belli, sözü belli, duruşu belli birisi kazandı da ondan.

Ali Koç teşekkür konuşmasında Aziz Yıldırım’ı onurlandırdı.

Bir beyefendilik örneği verdi.

Aziz Yıldırım kazansaydı Ali Koç için benzer ifadeler kullanır mıydı? Beklenmezdi bile.

İşte fark budur.

Ve bu fark ülkede bir büyük umut yaratmıştır.

Politikadaki kaba dilin, düşük düzeyli suçlamaların, kibirli hallerin değişebileceğini, ülkenin bunlara mahkûm olmadığı umudunu yaratmıştır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın afişlerdeki fotoğrafına bakıyorum.

Hep “gülen Erdoğan” fotoğrafları kullanılıyor.

Ama dikkat edin, Erdoğan’ın ağzı gülüyor, gözleri gülmüyor.

Gülüş içten değil. Candan gülmüyor, camdan gülüyor.

Konuşurken gene aynı Erdoğan.

Gazap saçan, cezalar yağdıran, hakaretler savuran parti başkanı.

Kendi yorgun, toplum bıkkın.

“Metal yorgunluğu değil, haram bıkkınlığı” demiştim.

Doğru çıkıyor.

Aziz Yıldırım dersleri herkes için geçerli.

Önce, kendi yanlışını göreceksin.

Başkasına yıkarak yanlışı ortadan kaldıramazsın.

Başkasını suçlayarak kendi suçunu örtemezsin.

Gün gelir, gerçekler karşına dikilir.

Gün gelir, doğrular karşına dizilir.

İşte o gün geliyor.

Ders de böylece bitiyor, sıra diploma töreninde…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın