UYGARLIK MI? O DA NE?

hunger_l (1)

CAN DÜNDAR İLE ERDEM GÜL’E- Uygarlığın sınır nöbetçilerine

Clive Bell. Bir İngiliz düşünürü. ‘Uygarlık Nedir?’ başlıklı denemesini yeniden okudum. Çevirmenleri çok ilginç: Vedat Günyol,Mina Urgan,Melih Cevdet Anday,Hilmi Yavuz,Halit Çakır. Kitap 3. Baskı olarak Toplumsal Dönüşüm Yayınları’ndan çıkmış.1995 yılı.

Yazar bütün savaşların ‘Uygarlık Adına’ yapıldığını,öyleyse uygarlığın ne olduğu üzerinde durmamız gerektiğini söylüyor. Çok doğru.

Günümüz savaşlarının da –Irak örneği gibi,Suriye de öyle- ‘Özgürlük ve Demokrasi adına’ yapıldığı söyleniyor. Ama sonra ganimetlerin petrol gibi,enerji kaynakları gibi,değerli madenler gibi hedefler olduğu ortaya çıkıyor.

Bu arada,yazar Orhan Pamuk’un ‘Türkiye’de demokrasi geriliyor’ gibi bir sözünü okudum. Benim görüşüme göre sandığa oy vermek demokrasi olmadığından zaten ülkemde demokrasiden söz edilemez de,acaba ‘ülkemde uygarlık var mı?’ diye merak ettim. Uygarlık konusunda on alt başlıklı bir ölçüt denedim. Bakınız ‘bana göre uygarlık nedir?’:

BİR: GÜÇLÜ iken GÜÇSÜZE ne yaptığınız çok önemli bir uygarlık ölçütüdür. Güçlüsünüz. Yetki elinizde. Kendi istediğiniz gibi mi kullanıyorsunuz,yoksa güçsüzün haklarını mı dikkate alıyorsunuz? Örnekler; toplumu yönetenler,iş yaşamının şefleri,anneler babalar,öğretmenler vb.

İKİ: ZENGİN iken YOKSUL’a nasıl bakıyorsunuz? Ona ‘aptal,tembel’ olarak mı bakıyorsunuz,yoksa ‘olanakları sınırlı,yeterince destek olunmamış’ diye mi düşünüyorsunuz?

ÜÇ: ÇOĞUNLUK iken AZINLIĞA ne ölçüde hak tanınması gerektiği kanısındasınız: Eşit haklar mı verilmeli,yoksa çoğunluğun sınırladığı haklar yeterli mi sayılmalı?

DÖRT: BİLİYORKEN BİLMEYENE nasıl davranırsınız? ‘Cahil işte,bilgisiz,yeteneksiz’ mi dersiniz,yoksa onu da yetiştirmeye mi çalışırsınız? Özellikle öğretmenler için önemli bir davranış kategorisidir.

BEŞ: ALDIĞINI-KAZANDIĞINI hak edip etmediğini sorguluyor musun? Yoksa ne alsan hakkını alamadığını mı düşünüyorsun? Sahip olmak istediğini hak etme ölçüsü kişinin öz ölçütüdür. Bu ölçütü özellikle çocuklarımıza,gençlerimize değer olarak kazandırmamız önemlidir.

ALTI: VERDİĞİMİZİ (maddi değerler,takdir etme,beğeni,hatta sevgi, saygı) verdiğimizin hak edip etmediğini düşünüyor musun? Çocuklarımız, yakınlarımız için de geçerlidir. Bunu yaşama geöirmek sorumluluk eğitimidir.

YEDİ: HAKLI OLDUĞUN ZAMAN,hakkını almak için mücadele etme cesaretine sahip misin? Yoksa içinden öfkelenip,için içini yiyip hiç bir şey yapmıyor musun?

SEKİZ: HAKSIZ OLDUĞUN ZAMAN,özür dilemeyi biliyor musun? Haksız olduğun konuyu telafi etme cesaretin var mı? Yoksa,öyle geçip gidiyor musun?

DOKUZ: BORÇLU OLDUĞUN ŞEYLERİ BİLİYOR MUSUN? Borç yalnız para borcu değildir. Kaybettiğimiz Tahsin Yücel’e de borçluyuz. Bizi biz yapan herkese borçluyuz. Atatürk’e neler borçlu olduğumuzu düşünüyor muyuz? Kimlere borçlu olduğunu bilmek çok önemli bir uygarlık ölçütüdür bence. Yoksa kimseye borçlu olduğunu düşünmüyor musun?

ON: ALACAKLI İSEN,sana borçlu olanlar konusunda ne yapıyorsun? Kimin,kimlerin sana borçlu olduğunu düşünüyorsun. ‘Bana borçlu’ derken kimi,kimleri düşünüyor,borcu nasıl tanımlıyorsun?

* * *

Uygar birey kendi kişiliği,kimliği,karakteri ile kendisidir. Kültürü,eğitimi ile de sosyalleşir. Kendisi ile sosyal kimliği arasında da etkin geçişler vardır.

Uygarlık,gökdelenlerle olmaz,otoyollarla,lüks arabalarla olmaz. Uygarlık birey ölçeğinde de,toplum ölçeğinde de:

Kendi dışındakilerin haklarına kendi hakları gibi saygı duymakla,sahip çıkmakla tanımlanır. Dürüst olmamak,başkasının elindekine göz dikmek,zorbalık,yaygara ile doğruları susturmak uygarlıkla bağdaşmaz.

Uygar olmayan bir toplumda da demokrasi olmaz.

Demokrasi uygar insanların ve uygar toplumların yönetim biçimidir.

Uygar olmayan toplumların zorunlu yönetim biçimi otokrasidir.

Hitler Almanyası uygar değil miydi? Hayır,değildi.

Bizim toplumumuz? Uygar mı,değil mi?

Olan bitene bakınız. Ölçütleri değerlendiriniz.

Karar vermeniz hiç zor değildir.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

PSİKOLOJİ

psikoloji

Çocukluğu zor geçti. Babası onu döverdi.

O dönemlerde babalar çocuklarını döverdi, sorun değildi.

Haklı olsun olmasın, babaların çocuklarını dövme hakkı vardı.

Bundan iki şey öğrendi.

Birisi, baba dayağına karşı çıkılmayacağı idi.

İkincisi de duygularını gizlemekti.

İçindeki isyanı gizledi. Daha uzun yıllar bunu yapacaktı ama o zamanlar bunu bilmiyordu.

Ergen yaşları da yarı evde yarı sokakta koşturmayla geçti.

O zamanlar daha çocukların ergenliği sorun olmuyordu.

Çocukların ergenliği bile farkedilmezdi.

Öyle bunalımmış, ergen yaşlarıymış, öyle şeyler yoktu.

Çocuklar düşe kalka, ite kaka büyürlerdi.

Babaların dediği olurdu. Anneler de önüne bakar, işini yapardı.

Öyle büyüdü bizimki de.

Ama büyüdükçe istekleri de büyüyordu, özlemleri de.

Yoksunlukları da büyüyordu, öfkesi de.

Çıkış yolu arıyordu sürekli.

Ne Sartr’ı biliyordu, ne varoluşu.

Ama kendini bu dünyada varetmek için yanıp tutuşuyordu.

Artık gençti, ne yapmalıydı? Nerede olmalıydı?

Enerjisi vardı, fırsatlar bulmalıydı, bir şeyler yapmalıydı.

Bir şeyler de yaptı. Artık imkanlar neyse onlarla uzlaşarak.

Ama yetmezdi, yetmemeliydi, yetmeyecekti.

Bu ‘olmuyor, yetmiyor, yetmez’ duygusu içinde hep büyüyecekti.

Bu duygu, bu hırs onun yaşam motorunun yakıtı olacaktı.

Başarısının da, başarısızlığının da anahtarı buydu.

Sonuna kadar ne olduğunu anlayamayacağı ‘anahtar’.

* * *
Sahip olamadığı her şeyden nefret edecekti.

Eğitim, çok istediği şeydi ama sahip değildi. Nefret etti.

Eğitimliler, profesörler, ukalalar, tepeden bakanlar. Nefret etti.

Bilim. Yararlı olduğu zaman gerekli. Ama bilim dünyası. Nefret.

Sanat. Sanatçının özgür olmasından nefret etti.

Yüreğindeki nefreti, o gizli kinin nefretini aslında bilmiyordu.

Ama ona bir haklı gerekçe bulmalıydı.

Onun nefretine düşmanlar gerekiyordu ama ortada düşman yoktu.

Elbette Umberto Eco’yu bilmiyordu, duymamıştı bile.

O da ‘Düşmanını Yaratmak’ kitabını henüz yazmamıştı.

Ama ona düşmanlar gerekiyordu ve artık buluyordu.

Onun bildiklerini kabul etmeyenler düşmandı.

Onun inandıklarına inanmayanlar düşmandı.

Onun istediklerine karşı çıkanlar düşmandı.

Ona itaat etmeyenler düşmandı.

En yakınlarından bile kuşku duyuyordu.

‘Acaba onun sandığı kadar sadık mıydılar?’. Bilmiyordu.

Kuşkusu içini kemiriyordu.

Ama, çocukluktan öğrendikleri vardı.

Kendini gizlemeliydi.

‘KENDİSİ’ yerine kutsal kavramlar koymalıydı.

‘VATAN’ dedi. Hainler, vatan hainleriydi.

‘DAVAMIZ’ dedi. Davaya ihanet edenler düşmanlarımızdı.

‘DÜŞMANLARIMIZ’ dedi. Düşmanlar artık onun varlık nedeniydi.

‘O’, artık kiniyle, nefretiyle, düşmanlarıyla vardı.

Yakınları bile artık onu tanımıyorlardı.

Ona hiç bir şey söylenemiyordu.

Hiç bir şeyine karşı çıkılamıyordu.

Hedef aldığı kişinin, yerin, konunun üstüne her gücü saldırtıyordu.

İstediği yasayı çıkartıyor, istediğini tutuklatıyor, istediğini öldürtüyordu.

Durmak yoktu. Sonuna kadar gitmeliydi. Sonuna kadar.

* * *

Adolf Hitler. Sonuna kadar gitti. Vardığı yer, kendisinin de sonu oldu.

Diktatörlerin serüveninin birbirine benzemesi sizi de şaşırtıyor mu?

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

HİTLER NASIL FÜHRER YAPILDI?

KAYIP EŞYA DAİRESİ

Evet, Adolf Hitler aslinda Führer olmadi, Führer yapildi.

Hiç bir diktatör, ’kendisi olmaz’, kosullar ve çevresi tarafindan ‘diktatör yapilir’.

Bu süreç dikkate alinmazsa, iste ‘Almanya’da bir çilgin ortaya çikti, Alman halki da onun pesine takildi, yasananlar da böyle yasandi’ gibi kolay görünen bir açiklama ile gerçekler atlanir. Oysa gerçegi görmemek her zaman yeni diktatörlerin giris kapisi olmustur.

Hitler olgusunu anlamak için Prof. Mark Mazover’in ‘Karanlik Kita’ yapitinin okunmasini öneririm. (Karanlik Kita- Alfa Tarih yayini- Ekim 2015).

Önce kosullarin özellikleri hazirlayici etkenler:

1918 Yili. Almanya’nin yenilgisi. Versay Antlasmasinin Almanlar için gurur kirici kosullari. Bu kosullarin sonradan Alman ordusunun aslinda yenilmedigi, politikacilar tarafindan arkadan vurularak kabul edildigi tezi ortaya atilacaktir. Bu gurur kirici kosullardan da Yahudiler suçlanacaktir.
Olayin duygusal temeli bu olacaktir.

1929 Dünya Ekonomik Buhrani bütün dünyayi sarsacak, Almanya çok kötü bir enflasyon dalgasiyla para degerinin düsmesi, issizligin artisi gibi ekonomik felaketlerle karsi karsiya kalacaktir.

1924-1934 yillari arasinda Sovyetler Birligi büyük bir ekonomik kalkinma gerçeklestirecektir. Merkezi Planlama ve sanayilesme hamlesi, sosyalist ilkelere göre kamulastirma ve emegi öne alma yoluyla hizli bir yükselis yaratacak, bu da Avrupa’da ‘komünist dalganin yayilisi’ tehlikesi olarak algilanacaktir.

Bu üç etken de Nasyonal Sosyalist Parti’ye iktidar yolunu açacaktir.

Adolf Hitler’in kisiligi, heyecanli, saplantili ve iradeli özellikleriyle öne geçmistir. Heyecanini kitlelere geçirmede basarilidir. Saplantilari, Alman irkinin üstün irk oldugu, Yahudilerin Alman irkinin safligini bozdugu, gelecegin dünyasini Almanya’nin kendi önderliginde Yeni Düzen-Yeni Dünya olarak kuracagidir. Iradesi güçlüdür ve her olayi sonuna kadar götürmede kararlilik göstermektedir.

Avrupa, bir yandan liberal politikalarin dalgalariyla bogusmakta, bir yandan Sovyetler Birligi’nden korkmakta, ayni zamanda Almanya’nin bu hizli gelismesine saskin bir hayranlikla bakmaktadir.

Adolf Hitler’in gücüne Ingiltere ve Fransa’nin örtük katkilari vardir.

Hitler’i bazi isteklerini kabul ederek durduracaklarini sanmislar ama yanilmislardir. Ingiltere’de yanilmayan Winston Churcill’dir. O, Hitler’in ne pahasina olursa olsun durdurulmasinin sart oldugunun söylemis bunu da savas dönem Basbakanligi sirasinda kanitlamistir. Ingiliz halkina vadettigi kan ve gözyesidir. Ama zafer sonunda onun olmustur.

* * *
Adolf Hitler bu kosullarla ve bu çevreyle Der Führer yapilmistir.

Artik yürütme onun elindedir.

Yasama onun dedigini yapmaktadir.

Yargi onun emirlerini infaz etmektedir.

Üniversite ancak Nazi politikasini kabul eden ari irktan olanlarin yeridir.

Devlet memurluklari bu kosullara baglanmistir.

Nazi politikasina sadakat. Ari irktan olmak. Führer’e kayitsiz sartsiz itaat.

Insanlar üçe ayrilmistir:

Übermensch olanlar – Üstün insanlar. Ari irktan ve Nazi olanlar.

Mensch – Alman olmayan Avrupali’lar.

Untermensch olanlar – Asagi insanlar. Yahudiler, slavlar, komünistler, çingeneler, akil hastalari, zeka geriligi olanlar.

Untermensch sinifi önce toplum disina itilmis, sonra da imhaya kadar götürülmüstür.

Bu asamadan sonra artik dünya Hitler’in de, Nazilerin de ne oldugunu anlamis ama sonuca gitmek için çok büyük bedeller ödemistir.

50 milyon ölü. Daha fazla yarali. Milyonlarca evsiz barksiz insan. Kan, gözyasi, çekilen tarifsiz acilar.

Neden?

Zamaninda olacaklari göremedikleri için.

* * *

Ben Hitler’i anlattim.

Siz hala cambaza bakin…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ÖZERK BÖLGE Mİ? UYGAR ÜLKE Mİ?

090108121232

Kürt topluluğu sözcüleri “Özerk Bölge” isteklerini dile getiriyorlar. Öncelikle, suçlamadan, saldırmadan dinlemek gerekiyor.

Neden bu istek dile getiriliyor?

Toplumun geri kalanından ayrılma isteğinin nedenleri neler? Aslında bu nedenler yıllardır dile getiriliyor. Anadilinde eğitim başta olmak üzere görevlendirme yetkisi, kaynakların kullanımı gibi çeşitli ayrılıkçı istekler.

Bizler yıllar boyunca Cumhuriyetin kuruluşunda yer alan ulus-devleti, bölgelere ayrılmamış üniter devleti benimsedik, savunduk. Doğrusu bu muydu? Evet, doğrusu buydu. Ancak, bu doğruyu hayata geçirmek için bölgelere eşit davranmak gerekiyordu. Her bölgenin insanına ulaşmak, onu dinlemek gerekiyordu. Bunlar yapılmadı ve yıllar böyle eşitsizliklerle, körlükle, sağırlıkla geçti.

İnsanlar zor kullanarak ikna edilemez.

Zor kullanarak boyun eğdirilir ama ikna edilemez, o insan da ilk fırsatta başkaldırır.

Böyle oldu. O bölgede olan da budur.

Etnik köken Kürt bölgesinde ayrımcılığın ekseni oldu.

AKP’nin eksen yaptığı Sünni İslam da başka bir ayrımcılık yarattı.

Bugün, o kampa dahilseniz her suçunuz hoş görülür, eğer dışında iseniz her yaptığınız suç olabilir.

Türkiye bugün üçe ayrılmıştır:

Cumhuriyetin kuruluş felsefesine sahip olan laikler.

Sünni İslam inancını yaşamın eksenine koyan siyasal İslamcılar.

Etnik kökeni yaşam ekseni yapan Kürtçüler.

Birlikte yaşamanın giderek zorlaştığı bir Türkiye.

Böyle itile kakışa yaşamak, çatışmaya, vuruşmaya mı dönüşecek?

Sonunda ayrışmış bölgeler yönetimine mi varacak?

Ya da “Uygar Ülke” hedefine ulaşacak mıyız? Bu sorunun ayrılan kavşağına gelmiş görünüyoruz.

* * *

Gönlüm, “Uygar Ülke” olmaktan yanadır.

Bölünmeler, tarih boyunca kabileler, aşiretler, boylar, klanlardan sonra birleşmeye dönüşmüş, uluslar ortaya çıkmıştır.

Ulus-devletlerin tarihi Fransız ihtilali ile başlar.

Avrupa iki büyük dünya savaşından sonra Avrupa Topluluğu’nu kurdu.

Türkiye ulus-devletini 1923 yılında kurdu ama “muasır medeniyet seviyesi” hedefine ulaşamadı.

Etnik kökenler ve dinsel inançlar kültür alanında kalmadı, siyasal alana taşındı.

Bu siyasal alana taşınan eksenler ise yapıları gereği ayrımcıdır. Türk-Kürt-Laz- Tatar gibi ayrımlar siyasallaşırsa bölünme kaçınılmazdır. Sünni-

Alevi, mezhep tarikat ayrımları ise kaçınılmaz bölünmeler yaratır.

Bu bölünmeleri önleyecek sistem “Laik Toplum-Ulus Devlet-Uygar Ülke”dir.

Bu hedefe yönelmemek ülkeyi çok ciddi bedeller ödemeye mahkûm eder.

Bu bedeller; çekilen acılar, dökülen kanlar, akıtılan gözyaşlarıdır.

Geriye kalacak olan da çaresizlik, çöküntü ve uçuşan yalanlar olacaktır.

Elbette, iradesi elinden alınan kitlelerin doğru seçiminden söz edilemez.

Bu durum devam ettiği sürece kan ve gözyaşı bu ülkenin kaderi olacaktır.

* * *

2016 yılı ne mi getirecek?

Hepimiz dostlarımıza sağlık diledik, başarı diledik, mutluluk diledik.

Can Dündar-Erdem Gül dostlarımız bu yılbaşını unutmayacaklar.

Biz de bu yılbaşını unutmayacağız.

Onlar da biz de “Uygar Türkiye” hedefinin sınır bekçileriyiz.

Biz, Barış Derneği davası tutukluları, yılbaşını “içerde” geçirirken düşünmüşümdür, “uygarlık yetmezliği”dir orada yatışımız.

Nedense, hapishane hep “yatmak” sözcüğüyle birlikte kullanılır.

“Hapis yatmak” denir. Oysa hapiste yatılmaz.

Hapiste ayağa kalkılır, hapishane başını kaldıranların, ayağa kalkanların yeridir.

Zulüm dönemlerinde hapiste olanlar yatıp kalmayanlardır.

Aslında kimlerin hapiste olduğu da bir ülkenin uygarlık ölçütüdür.

Doğru söyleyenler hapiste, yalan söyleyenler dışarıda ise başka ölçüt aramak gerekmez.

O ülkede uygarlık ya yoktur ya da kalmamıştır.

Karar vereceksiniz.

Bütünleşme mi, bölünme mi?

Kavşaktasınız.

Tarih, 2016 yılının ilk günleri…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

compass

Erich Maria Remarck’ın ünlü yapıtıdır: Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

Savaşın sonu gelmiştir. Cepheler durgundur. Er (adı önemli değildir, Hans olabilir, John olabilir, Hasan olabilir, David olabilir, genç erkeklerdir) bir kurşunla vurulmuş. Ölmektedir. Bütün savaş yılları geride kalmıştır. Çarpışmalar, siperler, korkular, hücumlar, silahlar, süngüler, her şey, her şey geride kalmıştır. Er (adı önemli değildir, ne milletten olduğu da önemli değildir, insandır) ölür.

O gün yayınlanan cephe bültenine göre ‘Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’tur. Savaş bitmiştir. Ölen ölmüştür, kalan kalmıştır.

Bu kitabı yeniden okuyor gibiyim.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

İnsanlar yılbaşı armağanları almak için hediyelik eşya dükkanlarını geziyor. Çocuklar yeni yıla sevinçli girmek için isteklerini söylüyorlar. Yeni bir kaban alınıyor. İnsanlar birbirine hediyeler almak için vitrinlere bakıyorlar.

Yollar gene kalabalık. Arabalar yollarda gidip geliyor, otobüsler insanları bir yerden bir yere götürüyor. Genç bir adam sevgilisini düşünüyor.

Çiçekçiler yeni yıla hazırlanıyor.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

Cumhurbaşkanı muhtarlarla toplanıyor. Başkanlık sistemini halka açıklama görevini veriyor. Ülkenin durumu sıkışık. Çevresini ateş sarmış.
Ekonomi topallıyor. Ama olsun, her derdin devası başkanlık.

Saray Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

Ana muhalefet ‘ama canım, böyle olmaz, bu doğru değil’ tonunda pelte kıvamında kendince sert muhalefetini yapıyor. Kurultay derdi önemli.

Delegeler belirleniyor. İl Başkanlıkları konusu var.

* * *

Kubilay Olayını yeniden yaşıyoruz. 23 aralık 1930’da Menemen’de bir irtica hareketine müdahale ettiği için öldürülerek başı kesiliyor ve kasaba içinde kesik başı dolaştırılıyor. Tarikatçıların bu barbarlığı Atatürk’ün sert müdahalesiyle cezalandırılıyor.

Bugünün de IŞİD’cileri baş keserek barbarlıklarını gösteriyorlar.

Barbarlarla uygarların savaşını yeniden izliyoruz.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Ama

Şark Cephesinde Yeni Bir Şey Var.

Güneydoğu bölgesinde iç savaş yaşanıyor. AKP iktidarının oy alma uğruna köpürttüğü ‘özerlik’, ’özyönetim’, ’ayrı yönetim’ istekleri artık silahlı iç savaşa dönmüş durumda. ‘Çözüm’ diye, ’açılım’ diye yürütülen gizli pazarlıklar artık kanlı bedellere dönüşmüş durumda. Ülkenin elbette demokratik çözümler bulacağı sorunlar gizli kapaklı entrikalar nedeniyle buraya varmış durumda.

Çözüm elbette açıklık. Elbette samimiyet. Elbette demokrasi.

Kalıcı çözümler güçlü iradelerle gerçekleşebilir.

Bu irade toplumun aydınlık güçlerinin iradesi olacaktır.

Can Dündar ve Erdem Gül orada, bu iradenin temsilcileri olarak duruyorlar.Sözcükler onlara aydınlık günlerimizin selamı olsun…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

92 YILIN İKİ UCUNDA ÜLKEM

 

5a6621233623ee6

1923 ve 2015. 92 Yıl öncesinin ve bugünün tarihi.

O günkü ülkemi düşünüyorum, bugünkü ülkemi yaşıyorum.

1923. Cumhuriyet kuruluyor. 29 Ekim coşkusu. Atatürk.

1930’lar. Halkevleri. Eğitim. Bilim. Sanat. Tarım. Sanayileşme.

Bir ülkenin yeniden, küllerinden doğuşu.

1938. Atatürk aramızdan ayrılıyor. 15 yıl. Sadece 15 yıl.

İkinci 15 yıl, 1938-1953. İkinci Dünya Savaşı. İnönü dönemi. 1950 yılında yapılan seçimlerle Demokrat Parti dönemi başlıyor. Dinsel duyguları politik amaçlarla ilk gıdıklamalar.

1953-1968 üçüncü 15 yıl. 1960 yılında Milli Birlik Komitesi askeri darbe ile iktidarı alıyor. Marksist açıdan, büyük toprak ağalarının elindeki iktidar küçük burjuvalara geçiyor. Sosyal açıdan ilerici bir hamle sayılmalıdır. 1960 Anayasası. Devlet Planlama Teşkilatı. Beş Yıllık Planlar. Planlı kalkınma niyeti.

1968-1983 dördüncü 15 yıl. 12 mart 1971’de ve 1980’de iki Generaller Darbesi olmuş. Amerika bağlantılı iki faşist darbe. Sol eziliyor. Din destekli sağ iktidarlar, Sovyetler’e karşı Amerika’nın ‘yeşil kuşak kuşatması’nda işbaşına geliyorlar. Bu dönemde dünya küreselleşiyor. Liberal ekonomi, özelleştirmeler Turgut Özal eliyle gerçekleştiriliyor. Demirel ekolünün devamıdır.

1983-1998 beşinci 15 yıldır. İnternet dönemi gelmiştir. Artık dünyanın dijital çağı başlamıştır. Türkiye üç çağı da birlikte yaşıyor. Duygusal kültürü tarım toplumunda, düşünsel kültürü endüstri toplumunda, yapmak istediği işler bilgi toplumunda. Gelenekleriyle köylüdür, yaşamıyla kentlidir, uğraşı bilgidir. Bocalıyor. Eski güven kaynaklarına dönüyor. Din ve etnik köken onun güvenceleridir.

1998-2013 altıncı 15 yıldır. AKP, İslamcı siyasetin temsilcisi olarak iktidara geliyor. 2002 yılından beri tek başına iktidardır. Yedinci 15 yıla onun iktidarıyla girilmiştir.

Bugün yaşananlar böyle bir sürecin seyriyle yaşanmaktadır.

* * *

1923-1938 Yurtta Sulh-Cihanda Sulh hedefli politikayla yaşanmıştır. Dünkü düşmanlar bugünün dostları yapılmıştır. Balkan
Antantı, İran’la, Afganistan’la dostluk, Sovyetler’le mesafeli ama iyi ilişkiler,

Batı ile kültürel yakınlık. ‘Bir karış toprak vermeyiz, bir karış toprak istemeyiz’ siyaseti. Cumhuriyet. Parlamenter sistem. Aydınlanma geleceği.

2015 Yılı. AKP’nin 13. Yıl tek başına iktidarı. Bütün komşular düşman olmuş. Yunanistan düşman. Bulgaristan uzak. İran kavgalı. Rusya düşman.
Suriye hedef. Irak kavgalı. İçerde güneydoğuda iç savaş çıkmış. PKK ile artık ordu savaşıyor, iller, ilçeler. Göçler, ölenler, yaralılar.

2013-2028 Yedinci 15 yıl Yurtta Savaş-Dünyada Savaş ile açılıyor.

Durum budur. Oradan buraya gelinmiştir. Din derken, etnik kimlikler derken iş buralara gelmiştir. Daha da nerelere gideceği belli değildir.

‘92 Yılın İki Ucunda Ülkem’ bu durumdadır.

Rahatsızım, çok rahatsızım.

Görevimi yapmadığım, yapamadığım duygusu içindeyim.

* * *

Can Dündar ve Erdem Gül hala hapisteler. Bir saat bile orada olmamaları gerekirken günlerdir oradalar.

Elias Canetti, Nobel almış Çek yazarı bir denemesinde şöyle yazar:

‘Adını bilemediğim bir yazarın ‘eğer ben gerçekten bir yazar olsaydım dünya savaşı çıkmazdı’ dediği yazısını okudum. Böyle bir özgüvene hayran oldum.’

‘Bir yazar dünya savaşını önleyebilir miydi?’ bilinmez ama yazarın böyle bir sorumluluk duyması ne güzeldir.

Şimdi ben de Can Dündar’ın, Erdem Gül’ün orada olmasından sorumluluk duyuyorum. Ülkemin bugünleri yaşamasından sorumluluk duyuyorum.

Bu sorumluluk hepimizin paylaşması gereken sorumluluktur.

Ülkemizi bugünlerden kurtarmak hepimizin insan uygarlığına karşı borcumuz, vatanımıza karşı verdiğimiz sözümüzdür…

Şimdi, borcumuzu ödemenin, sözümüzü tutmanın zamanıdır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ADALET

ayj-1335088527153-4CF6-0330-0360
Adalet sözü sık geçmeye başladığı zaman orada bir sorun olduğunu bilirsiniz.

‘Adalet herkese lazım olur’ dendiğinde bilirsiniz ki birilerinin canı yanmıştır.

Oysa adalet, hak dağıtımının her türlü etkinin dışında olması gereken yoludur.

Ancak, adalet kadar baskı altına alınan, etki altına alınan başka bir alan olmamıştır.

 

Can Dündar ve Erdem Gül Silivri cezaevinde yatıyorlar.

‘Bu yatışın süresi ne olacak?’ sorusunun yanıtı bilinmiyor. Çünkü bu iki gazeteci arkadaşımız suç işledikleri için değil, bilinen bir gerçeği ortaya koydukları için oradalar.

Onlar ‘adaletin gereği olarak’ değil, ’adalet olmadığı için’ oradalar.

Bir yargıç, Murat Aydın artık dayanamadı. Oturdu, bir mektup yazdı.

Can Dündar’a ve Erdem Gül’e yazdığı mektupta anlattı ki;

‘Tüm bu yaşananların hukuk, adalet, yargı adına yapıldığı söylendiğinde içim eziliyor….. İçinde bulunduğum mesleğe, 30 yıla yakındır eğitimini alıp uygulamasını yaptığım hukuk bilimine olan aidiyet duygumu yitiriyorum.’

Bu mektubu yazan yargıcı kutlamak yetmez, bu mektubu ‘adalete saygısı olan’ herkes imzalamalıdır.

Yargıç Murat Aydın, ’ben cesur biri değilim’ demiş. Aslında elbette uygarlık cesareti var ama bu satırları yazdıran duygu salt cesaret değildir. Bu satırları bir yargıca yazdıran duygu, öncelikle kendi kişiliğine duyduğu saygıdır.

* * *
Değerli dostlarım, sevgili okurlarım.

Yaşamak ne zaman değerlidir? Ne zaman kendimize ‘değerli bir hayatım var?’ deriz? İşte bizim nasıl bir insan olduğumuzu ortaya koyacak olan bu sorunun yanıtıdır.

Onurlu bir yaşam yaşıyor muyuz?

Yaptıklarımızın doğru, dünyaya yararlı olduğunu bilerek yaşıyor muyuz?

Haksızlıkların, adaletsizliklerin karşısına çıkıyor muyuz? (Yoksa sessiz mi kalıyoruz, bana ne mi diyoruz?)

Kendimizi toplumumuzdan, insanlıktan sorumlu tutuyor muyuz?

Eşitsizliklerin karşısına çıkıyor muyuz yoksa üstlerde yer almaya mı çabalıyoruz?

Ölçek budur, bunlardır.

Orda burda yakınmakla, birbirine konuşmakla yetinmek, gerçeklerden kaçınmak demektir.

Adalet ne zaman adalet olmaktan çıkıp zorbalığın aleti olur?

Güç dengesi bozulduğu zaman.

Birisi kontrol edilemez gücü eline geçirirse orada adalet olamaz.

Güç kontrol edilmelidir.

Kuvvetler ayrılığı bu demektir.

Yasama, yürütme, yargı bir elde toplanırsa, güç kontrol edilemez duruma gelir.

Bugün Türkiye’de olan budur.

Başkanlık sistemi ile istenen de bu durumun yasallaşmasıdır.

Onun için de bugün ülkemizde adalet yoktur.

* * *

Adalet bir duygu değildir.

Acıma duygusu adalet değildir. Üzülmek, öfkelenmek adalet değildir.

Adalet bilinçtir.

Adalet, ’hakkın haklı olana verilmesi’ bilincidir.

İşte o bilinç, haksızın, zorbanın karşısına dikilir.

İşte o bilinç, onurlu bir yaşam uğruna riski göze alır.

İşte o bilinç, oturur, cezaevinde suçsuz olarak yatanlara bir mektup yazar.

O bilinç bu ülkenin bütün hukuk insanlarında olmalıdır.

O bilinç bu ülkenin bütün insanlarında olmalıdır.

O bilinç, bütün meslek insanlarında olmalıdır.

O bilinç bütün annelerde, bütün babalarda, kadınlarda, erkeklerde olmalıdır.

İşte o zaman, ancak o zaman,

Bu ülkede adalet gerçek anlamda adalet olacaktır.

Gerisi mi? Gerisi yaşadıklarımızdır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİLE BİLE NEDEN?

 

1953-ilizyon-hileleri-akli-karistiriyor-4ff7f6bd00581

Can Dündar ile Erdem Gül neden tutuklandılar?

Tutuklatan da biliyor, tutuklayan da.

Gerçeği söyledikleri için.

Olay, MİT Tırları.

Daha önce yayımlanmıştı, olsun.

Meclis’te konuşulmuştu , olsun.

Yalan mıydı? Değildi.

Öyle olsaydı ‘siz ifşa ettiniz’ denmezdi.

Öyleyse neden tutuklandılar?

Bir güç gösterisi için. ‘Ben ne dersem o olur’ gücünü kanıtlamak için.

Ama kanıtlanan güç olmadı, hukuksuzluk oldu.

Bu nasıl oluyor?

Bile bile, göre göre.

Bilen bildiğine sırtını dönüyor.

Gören gördüğüne gözlerini kapıyor?

Neden?

* * *

‘Onlarla yanılmak, başkalarıyla haklı olmaktan daha iyidir’ diyor, haksızın yandaşı.

Bu yandaş, haksızlıkları, yanlışları gördüğü halde onlardan ayrılmak isteyince şöyle düşünüyor:

‘ Beni gerçekten alıkoyan şey inandırılmış olmam. Ne zaman sadakatimi öldürdüğümü düşlesem Zümrüdüanka kuşu gibi dirilir. Çünkü, bu bir cinayet değil, intihardır. İnsanın duyguları, üyeler arasındaki yaygın düşüncenin tersine intihar edemez. Örgütün buyruklarından çok fazla irkilmekle birlikte, yüreğimle hep bağlı kalıyorum. Onların yanıldıklarını biliyorum ama yanılgılarının parçası olmayı bir ayrıcalık gibi duyumsamaktan kendimi alamıyorum. Bunun harika bir yanılgı olduğunu düşünüyorum.
Onlarla yanılmak başkalarıyla haklı olmaktan daha iyidir.’

Yazar Susan Sontag, bu olağanüstü sosyal psikolojik analizi ile bütün örgütlerde, özellikle de siyasal partilerde görülen ‘yanlışları göre göre sesini çıkarmayan üye sendromu’nu çok doğru açıklıyor. ( Susan Sontag- BEN Ve SAİRE- 3. Basım-2015, Can Yayınları)

Onlarla yanılmak, ötekilerle haklı olmaktan daha iyidir.

Nasıl da doğru?

Nasıl da insanın içini yakan bir doğru.

Ama neden?

Milyonlarca insan, okumuşu okumamışı, işçisi, memuru, çalışanı çalışmayanı ne oldu da bu tuzağa yakalandı?

Marks, ’zincirlerinizden başka kaybedecek şeyiniz yok’ demişti.

Yoksa o zincirler değer mi kazandı?

Belki de öyledir de bilememişdir.

On yıllık konut borçları artık çözülemez zincirdir

Üç yıllık araba taksiti başka bir ayak zinciridir.

Çocukların okul taksitleri boyun zinciridir.

İki yıllık telefon taksitleri ayrı bir zincirdir.
Çalışılan iş, kazanılan terfi, masada yazılı ünvanlar.

Hepsi artık çözülemeyen zincirlerdir.

Susturan zincirler.

Durduran zincirler.

Görülene gözleri kapatan.

Duyulana kulakları sağır eden.

İnsanı köle eden zincirler.

Ah dünya. Ah bu dünyanın insanı köle eden düzeni.

Biz seni değiştiremedik, ne yazık ki.

Ama bilesin ki, sen de bizi değiştiremedin.

Sen de bizi köle edemedin.

Gene gözümüz açık, görüyoruz.

Gene kulaklarımız açık, duyuyoruz.

Gene doğrunun yanındayız, gene haklının yanındayız.

Gene varız, gene ayaktayız.

Ölsek de varız, kalsak da varız…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

SOKRAT’IN TUTUKLANMASI

 

1

Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı mı?

Evet tutuklandılar.

MİT Tırları ile ilgili bir haber yapmışlardı.

Haber yalan mıydı? Hayır, gerçekti.

Olay gizli miydi? Hayır, ortadaydı.

Yayınlaması suç muydu? Hayır.

Neden suç sayıldı? Çünkü haber gerçekti.

Gerçek suçlanır mı? Suçlanır.

Gerçek ne zaman suçlanır?

Gizlenmesi gereken bir suç varsa, ortaya çıkaran suçlanır.

Örtülmesi istenen yolsuzluk.

Kapatılması istenen cinayet.

Bilinmesi istenmeyen rüşvet.

Hileler, entrikalar, dalavereler.

Ortaya çıkaranlar suçlanır.

Tanıklar ortadan kaldırılır.

Bilenler susturulur.

Ama gerçek ne yapsanız gerçektir, ortadan kaldırılamaz.

Gerçek böyle bir şeydir dostlar.

*. *.*

Gerçeğin dostları vardır.

Sokrat böyle biridir. Gerçeğin dostudur.

Yanlışlara, yalanlara karşı çıktığı için suçlandı.

Hapsedildi, ölüme mahkum edildi ama ölmedi.

Sokrat yaşıyor ve şimdi tutuklandı. Şimdi hapiste.

Kant, filozof, Saf Aklın Eleştirisi’ni yazdı. O da tutuklandı, hapiste.

Descartes ( Dekart) tutuklandı, hapiste.

Gerçeğin bütün dostları tutuklandı, hapisteler.

Ben de gerçeğin dostuyum, ben de hapisteyim.

Gerçeğin dostları hapisteler,

çünkü ‘ Gerçek’ tutuklandı.

Ama ‘gerçek’ tuhaf bir şeydir dostlarım.

*. *. *

Gerçeği örtersiniz, kokar.

Kokuyu önlersiniz, dumanı tüter.

Su dökersiniz, buharı yükselir.

Burdan kapatırsınız, ordan görünür.

Ne yapsanız boşunadır.

Peki öyleyse neden gerçekle yüzleşmek istemez insanlar?

Çünkü, bir yalan söylerseniz, onu örtmek için yeni bir yalan gerekir.

Bir yalan, bir yalan daha, bir daha…

Gerisi yaygaradır.

Gerisi zorbalıktır.

Gerisi hep bunlar olmak zorundadır.

Bunları savunmak da kolay değildir, bir kutsala sığınmak gerekir.

Bu kutsal ‘devlet sırrı’ olabilir.

Bu kutsal ‘inanca aykırılık’ olabilir.

Bu kutsal ‘ağır tahrik’ olabilir.

Güçlü, kendini güçlü bulduğu ölçüde bu kutsala sığınır.

Ama unutmayalım. Kendini güçlü bulduğu sürece.

Bu süre nedir?

Bu süre, insanlar gerçeği kabul edince biter.

Gerçek, aslında insanın dostudur.

Gerçeğe dost olmayan insan kendinin de dostu değildir.

Çıkarlar bir süre ağır basar, insanlar gerçeği görmezden gelir.

Ama bu durum uzun sürmez.

Gerçek tertemiz ortaya çıkar.

Onu görmezden gelenler ise, tarihin suçluları listesinde yerini alır.

Biz de gene tarihteki tanıklar olarak, gerçeklerin dostluğuyla yaşamaya devam ederiz.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

YEMİN

7c70e5443355a61bc499efee0a42d828_1288542329

Yemin, bir konuda verilen söze bir kutsal sembolü tanık göstermektir.

Bu anlamda kişinin kendi verdiği sözü güçlendirmesidir.

Tıp doktorları Hipokrat andıyla mesleğe başlar.

Milletvekilleri görevlerine yemin ederek başlarlar.

Cumhurbaşkanı görevine başlamadan yemin eder.

Ancak bu yeminlerin artık sıkıntılı olduğunu görmek gerekiyor.

HDP milletvekili Leyla Zana yemin ederken ‘Türk milleti’ yerine ‘Türkiye milleti’ dedi. Oturuma başkanlık eden Deniz Baykal bu andı geçerli saymadı. Haklıdır.

Tam metinde geçen sözcük aynen okunmalıdır.

Leyla Zana temsil ettiği Kürtler adına orada olduğunu anlatmak için bu sözü bilerek kullandı. Doğru bulmam ama saygı duyarım.

Ama aklıma takılan başka şeyler de var, onları ne yapalım?

Örneğin, bu yemin metinlerine bakalım, neler var?

‘Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü’ var.

Vatanın bölünmez bütünlüğü.

‘Çözüm süreci’ diye yapılan çalışmaları nereye koyalım şimdi?

‘Kürdistan’ dendi, eyalet sistemi dendi, özerklik dendi, yerel yönetimlere özgürlük dendi. Gizli görüşmeler yapıldı. Apo ile görüşüldü.
Yalanlandı, suçlamalar yapıldı, arkasından hepsinin doğru olduğu anlaşıldı.

‘Vatanın bölünmez bütünlüğü’ ne oldu?

Ya bu yeminden bu ifadeyi çıkartalım ya da bu yemini toptan kaldıralım.

Hadi bunu yaladık yuttuk diyelim.

Bitmiyor ki? Arkadan ‘hukukun üstünlüğü’ diye bir ifade geliyor.

Hukukun üstünlüğü mü?

Ne demekmiş o?

Yani, hukuk her şeyden üstün demek mi oluyor?

Prof. Burhan Kuzu bu ifade üstüne yemin ediyor.

Ben merak ediyorum, üstat bu konuda ne düşünüyor, ne diyor?

Hukukun üstünlüğü mü?

Bir de yemin mi ediyorsunuz?

İktidar hukuka karışmıyor. Adalet Bakanı hiç müdahale etmiyor.

Cemaat, savcılarıyla, yargıçlarıyla kararlar verdi. Iktidar gördü, bildi, ortak oldu.

Başbakan o zaman savcı oldu, arka çıktı. Kararlar verildi. Insanlar yıllarca

Hapis yattı. Ölenler oldu. Canına kıyanlar oldu.

‘Hukukun üstünlüğü’ne yemin mi edilmişti?

Vazgeçin bu yeminden.

Korkarım, çarpılırsınız.

Daha da bitmiyor ki? Arkası geliyor.

Bakın daha neler var?

* * *

‘ Demokratik ve laik Cumhuriyet’ üzerine yemin ediyorum.

Buyrun şimdi. Demokratik hadi neyse, sandığa götür oy attır, olsun bitsin ama
‘laik Cumhuriyet’ de neyin nesi?

Ne demekmiş ‘laik’? Tövbe tövbe dinsiz demeye gelmiyor mu?

Canım gizli açık yıllardır bunu söyleyenler nasıl oluyor da bu söz üzerine yemin
ediyorlar? Zulüm bu zulüm. Kaldırın bu yemini, olsun bitsin.

Ama bitmiyor işte.

Arkadan ne geliyor peki?

Bakın, arkadan gelene bakın da şaşıp kalın.

‘Atatürk ilke ve inkılâplarına…..’ sahip çıkacaklarına yemin ediyorlar.

Namus ve şerefleri üzerine yemin ediyorlar.

Milletvekilleri yemin ediyor.

Cumhurbaşkanı yemin ediyor.

Görevlerine bu yeminle başlıyorlar.

‘Iki ayyaş’ demişlerdi, yoksa dememişler miydi?

‘Dinsizler, imansızlar’ diyenler vardı, belki gene de vardır.

Atatürk’ün koyduğu ilke ve inkılaplar’ üzerine yemin mi ediliyor?

Şimdi bu yemin gerçekten yapılmış mı oluyor?

Leyla Zana’nın yemini geçerli değil, tamam.

Bu yeminler nasıl geçerli oluyor?

Dinleyenlerin ne düşündüğünü gerçekten merak ediyorum.

Oturum başkanı Deniz Baykal mesela ne düşünüyor?

Onun gözünün önünde yemin edilirken elbette dinliyor.

Ne düşünüyor mesela?

Öteki milletvekilleri?

Yemin edenler. Dinleyenler. Sırasını savanlar.

İçtenlikle ant içenler. Sıkıntıyla okuyup geçenler.

Iyisi mi?

*. *. *

Iyisi şudur:

Bu yemini kaldırın. Insanlar inanmadıkları şeyler üzerine zoraki yemin etmesinler.

Bu yemini kaldırın.

Yalan yere yemin etme sıkıntısını kaldırın.

Vekillerin yemini yerine biz asiller kendi yeminimizi edelim.

Her gün kendi yeminimizi edelim.

Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne yemin edelim.

Uygarlık yolunda yürüyeceğimize yemin edelim.

Atatürk’ün yolunda yürüyeceğimize yemin edelim.

Laik cumhuriyet için yemin edelim.

Adaleti üstün kılacağımıza yemin edelim.

Insan haklarına, insanların eşit hakları için çalışacağımıza yemin edelim.

Ki namustan ve şereften söz edebilelim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın