Tıp Doktorları….

Wikipedia

Tanrı mesleği denmiştir.

İnsanın yaşamasına ve ölmesine karar verebilen tek meslek.

Kendi vicdanıyla baş başa kalanların mesleği.

Bir hastanın başında karar verirken, kendin, bildiklerin ve vicdanın vardır.

Ağır sorumluluk mesleği.

Tıp doktorluğu.

Anayasal meslek kuruluşu olan Türk Tabipleri Birliği.

Yerel örgütü olan Tabip Odaları.

Hepsinin temsilcisi olan Merkez Konseyi.

Yıllarca başkanlığını yaptığım şerefli meslek kuruluşum (1966-1984).

Bayrak nöbetinde yer alan başkan arkadaşlarım.

Hocamız Prof. Nusret Fişek.

Sosyal tıbbın kurucusu. Prof. Gençay Gürsoy, Prof. Özdemir Aktan.

Son başkanımız Prof. Raşit Tükel. Psikiyatri hocası.

Bu soruşturma açılınca üniversitedeki görevine son veriliyor.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyeleri.

Ülkemizin yüz akı olan insanlar.

Gözaltına alınıyor.

Polis evlerinde arama yapıyor, işyerleri aranıyor.

Atılan suçları ne? Barış isteyen bir bildiri yayımlıyorlar.

Barışı isteme suçu.

Tıp doktorlarının geleneksel suçu olmalı bu.

12 Eylül faşizminde ben Barış Davası sanığı olmuştum.

Prof. Nusret Fişek idam cezasına karşı çıktığı için yargılanmıştı.

Şimdi de bugünün Merkez Konseyi suçlanıyor.

Aslında suçlanan bizler değiliz.

Suçlanan insan vicdanıdır.

Suçlanan insanlık değerleridir.

Suçlanan insan olmaktır.

Suçlanan, gerçeği söylemektir.

* * *

Hacamatçılar toplanmış, Türk Tabipleri Birliği’ni protesto etmişler.

Hacamatçılar.

Sülükçüler.

Geleneksel tıbbın kan alma yöntemleri idi.

Geleneklerde başkaları da var.

Muskacılar.

Falcılar.

Göbeğe yazı yazanlar.

Üfürükçüler.

Medyumlar.

Onlar da sıraya girerler.

Örgütlü cehalet.

Örgütlü cehalet bilim örgütlerine karşı.

Ülkenin geldiği yer burası.

Okumamış alaylı – diplomalı mektepliye karşı.

İstemezük başkaldırısı.

Rasathaneyi topa tutan anlayış.

Matbaayı “gâvur icadı” diye reddeden anlayış.

Osmanlı’yı geri bıraktırıp yıkan cehalet.

Cumhuriyet’e musallat olan aynı cehalettir.

Artık “örgütlü cehalet”tir.

Ve siyasal iktidardan güç almaktadır.

Tehlikeli bir bölünme yaşıyoruz.

Tehlike içimizdeki kamplaşmadır.

Uzlaşmaz bölünmüşlük.

Kin ve nefret birikimi.

Asıl patlamaya hazır bomba bu ayrışmadır.

Tehlike içimizdedir.

Sınır dışındaki tehlikelere karşı önlem alırsınız.

Ama içimizdeki tehlike?

Ayrışma.

Bölünme.

Kamplaşma.

Çatışmaya hazır olma.

Sonrası?

* * *

Sonrası tarihin bize gösterdiği şeydir.

Her zaman “uzlaşan akıl” “çatışan öfke”yi yenmiştir.

Her zaman savaş, sonunda barışla bitmiştir.

Her zaman doğrular, hataları düzeltmiştir.

Her zaman adalet, toplumlarda yerini almıştır.

Ama bu arada beklenmedik felaketler yaşanmıştır.

Kanlar akmış, acılar gözyaşları olmuştur.

Bu arada kentler, kasabalar yakılıp yıkılmıştır.

Bu arada nice canlar gitmiş, nice bacalar sönmüştür.

Tarih bunları göstermiştir bize.

Acaba “uzlaşan akıl” bizde de “çatışan öfke”yi yener mi?

Keşke tarih bizi yazmadan,

Biz tarihi yazabilseydik…

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Annem savaş isterdi…

Evet, annem savaş isterdi.

2. Dünya Savaşı bitmişti.

Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaki görüşmeler uzuyordu.

Annemin sabrı yavaş yavaş azalıyordu.

Sovyetler’e çok kızıyordu.

 

Çünkü bizim gazeteler Sovyetler’in inat ettiğini yazıyorlardı.

Sonunda annem tavrını koydu:

Bu Ruslar çok oluyordu. Amerikalılar versindi bombayı, versindi bombayı, Rusların aklı başına gelsin, bitsin gitsindi.

Ben çocuktum ama bu kestirme sonuca aklım yatmıyordu.

“Ama anne…” diyecek oluyordum ama annem kestirip atmıştı.

Sonraları Amerikan başkanları Reagan ile Bush’un da böyle düşündüğünü öğrenecektim de o tarihlerde onlar yoktu.

Annemin nasıl bir stratejist olduğunu anlayamadan büyüdük.

Ben tuttum, barışı savundum.

Annem artık hayatta değildi.

Barışçı oldum, günümü gördüm.

Başıma gelmeyen kalmadı.

Hapse girdim, işimden oldum, kuşkulu kişi sayıldım.

Epey ceremesini çektik yani.

Ali bilir bu hikâyeyi (Sirmen), Gencay bilir, Ergun bilir.

Barışçılar bilir bu hikâyenin başını sonunu.

Ama şimdi benim “Savaşçı” olduğumu bilmezler.

Geçenlerde düşündüm.

Barış insanlara yaramıyor.

Barışçılık, pısırıklık, korkaklık, ürkeklik falan sayılıyor.

Şöyle aslan gibi ortalara çıkıp gerine gerine, meydan okumanın keyfi hiçbir şeyde yok.

İyi. Hoşuma gitti.

Savaşçı olmak, şöyle erkek gibi gerinmek, yakışıyor insana.

Savaşçı oldum artık.

Silahlanmadan yanayım.

Toptu, tüfekti, tabancaydı, bıçaktı, baltaydı, hepsine varım.

Üstüme geleni vururum.

Yan bakanı keserim.

Ezer geçerim.

Televizyondan da öyle duyuyorum.

Devlet büyükleri öyle söylüyor.

Halkın da pek hoşuna gidiyor.

Ben neden aykırı olayım?

Pısırık mıyım? Hayır, değilim.

Korkak mıyım? Sayılmaz.

Ürküyor muyum? Neden ürkeyim, tepeden tırnağa silahlıyım.

Ezer geçerim.

Böyle iyiymiş meğer.

Annem haklıymış.

Hayatta olsaydı, benimle gururlanırdı.

Belki, git askere yazıl, cepheye git falan da derdi.

Hoş, cepheye gitme yaşımız geçti, ama gönüllülük var.

***

Ama olmuyor işte.

Savaşçı ilkel dürtüsel yanım duralıyor.

“Apocalips Now” filminin jeneriğindeki söz aklıma geliyor:

“Savaşta ilk kaybedilen masumiyettir.”

Coppola söylemiş bu sözü.

İlk kaybedilen masumiyettir.

Sonra da her şey kaybediliyor.

Hayatlar kaybediliyor.

Gençlik kaybediliyor.

Kadınlar kaybediliyor.

Çocuklar kaybediliyor.

Güneş gene doğuyor.

Ağaç gene yaprak açıyor.

Ama artık bunları görecek gözler başka şeylere bakıyor.

Karşıda düşmanlar var, vurulacak.

Yanımda arkadaşım var, belki düşecek.

Yarının ne olacağını bilemiyorum.

Savaşla ilgili yazılanlar aklıma geliyor.

“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”.

Erich Maria Remarque yazmıştı.

Askerin vurulup öldüğü günün resmi bülteni öyle diyordu.

Norman Mailer’in yazdığı: Çıplak ve Ölü.

Aklımda kalıyor, çıplak ve ölü.

Birinci Dünya Savaşı’nın milyonlarca ölüsü, sakatı, yersiz yurtsuzu.

İkinci Dünya Savaşı’nın milyonlarca ölüsü, sakatı, göçmeni.

Hitler’in “yıldırım savaşı”. Blitzkrieg.

Ünlü Panzer tümenleri.

Ve trajik sonu.

Yıkılmış Berlin’deki sığınağında intihar edişi.

Savaşın galibi yoktur.

Savaşın kazananı yoktur.

İçimdeki dürtüsel vahşi geri çekiliyor.

Güçlü aklım beni uyarıyor:

“En kötü barış, en iyi savaştan daha iyidir”.

Winston Churchill söylemiş diye biliyorum.

Atatürk daha iyisini söylemiş;

“Haksız savaş cinayettir”.

Haklı savaş, vatan savunmasıdır.

Kurtuluş Savaşımız kutsal savaştır.

Ama Barış.

Barış her zaman daha kutsal.

Birbirine uzanan eller.

Birbirine gülen yüzler.

Dostluk.

Birlikte yaşamak.

İnsan hayatına saygı.

Evet, sevgili anneciğim.

Gene barışçıyım.

Beni anlayacağını biliyorum.

Ellerini sevgiyle öpüyorum…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ATATÜRK diyorsanız eğer…

‘Atatürk’ diyorsanız eğer, ‘akılcılık’ diyorsunuz demektir.

Akılcılık. Batı felsefesinde ‘rasyonalizm’ olarak bilinir.

Dogmalara karşı olmak demektir.

Önyargılara karşı olmak.

Hemen peşin hüküm verip ateş püskürmemek.

‘Ya o ya öbürü’ demek yerine ‘düşünmek’.

‘Atatürk’ diyorsanız eğer;
eleştirel düşünceyi benimsiyorsunuz demektir.

Eleştirel düşünce;
bütün uygarlık kültürünü yaratan düşüncedir.

Eleştirel düşünce;

Aydınlanma kültürünün temelidir.

‘Atatürk’ diyorsanız eğer,
askeriyim, yoldaşıyım, izindeyim, yolundayım derken,
ayrılmayı değil, birleşmeyi amaç bileceksiniz.

‘Atatürk’ diyorsanız eğer,
çağdaş uygarlığı hedef bilenlerin yanında olacaksınız.

‘Atatürk’ diyorsanız eğer;

Bağımsız Türkiye’yi,

Laik yaşamı,

Laik eğitimi,

Adaleti hakla, hukukla arayanı,

Eşit yurttaşlığı,

Gelir dağılımı dengesini,

İnsanın özgür yaşama, çalışma hakkını

Savunanlarla aynı yolda yürümeniz gerekiyor.

Özgür akıldan yana olanlar,

Eleştirel düşünceye sahip olanlar,
bugün ülkenin bu durumunda,
ayrışmanın tehlikelerini görür,
birleşmenin zorunluluğunu anlarlar.

‘Atatürk’ diyorsanız eğer,
bunu bilmek zorundasınız.

***

Ankara belediye başkanlığını Melih Gökçek nasıl kazandı?

Anımsıyor musunuz?

İki sol parti birbirinin oylarını aldı.

Toplam oylarından daha az oy alan Melih Gökçek seçildi.

Birçok yerde olan da benzer sonuçlardı.

Solun birleşememesidir asıl felaket.

‘Ya BEN ya O’ siyaseti ülkeyi bugünlere taşıdı.

‘Hem BEN hem O’ diyemeyen siyaset, dinci sağı iktidar yaptı.

Bugün de benzer bir tablo sergileniyor.

Siz birbirinizin kusurunu ararken,
bakın neleri gözden kaçırıyorsunuz:

Ne oldu 17- 25 Aralık’ta ortaya çıkan kasalar, ayakkabı kutuları?

Ne oldu referandum sonuçlarının çalınması?

Ne oldu yuva çocuklarına Kâbe maketi ziyaretleri?

Ne oldu Deniz Feneri yolsuzluğu?

Ne oldu Ensar Vakfı skandalı?

Ne oldu küçük kız çocuklarının 9 yaşında evlenmesi?

Ne oldu yıllarca Fethullah Hoca olanın birden FETÖ örgütü olması?

Ne oldu Anayasa Mahkemesi kararlarının hükümsüz sayılması?

Ne oldu seçilmiş milletvekillerinin hapislere konması?

Ne oldu gazetecilerin haksız yere hapislerde yatırılması?

Ne oldu Akın Atalay’ın, Murat Sabuncu’nun, Ahmet Şık’ın hapiste tutulması?

Ne oldu bütün bunlar?

Ne oldu dahası, dahası, dahaları?

‘Atatürk diyorsanız eğer’,
öncelikle ve hiç unutmadan bunları düşüneceksiniz.

***

Dr. Canan Kaftancıoğlu CHP İstanbul İl başkanlığına seçildi.

Adaylığını koydu, mücadele etti ve seçildi.

Hemen karşıdan, yandan saldırılar başladı.

Ermeni yürüyüşüne mi katıldı? Soykırımcı oldu.

Selahattin Demirtaş’la fotoğrafı mı var? Kürtçüdür.

Atatürk’ün yoldaşıyım mı dedi? Askere karşı demek.

İnsan hakları savunucusu, mücadeleci bir aktivist.

Başarısını kutluyorum.

‘Atatürk’ diyorsanız eğer,
hepimiz aynı yolda, aynı hedefe yürüyeceğiz.

Kemal Kılıçdaroğlu da, Muharrem İnce de, Ümit Kocasakal da, Canan Kaftancıoğlu da, sen de, ben de.

‘Atatürk diyorsak eğer’…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Misyon ruhu ile

“Misyon ruhu ile…” yapılan işler “bütün varlığını adayarak” yapılan işlerdir.

Cumhuriyet tarihinin böyle yapılan işlerini bilmek gerekiyor.

“Çanakkale savunması” bir örnektir.

 

“Kurtuluş Savaşımız” misyon ruhunun eşsiz örneğidir.

“Köy Enstitüleri” misyon ruhunun tarihimize geçmiş örneğidir.

“Cumhuriyet öğretmeni” bir misyonerdir.

Cumhuriyet döneminin “sıtma savaş tabibi” misyonerdir.

Cumhuriyet dönemi bütünüyle bir misyon dönemidir.

Yarı aç, yarı tok, kendisi için hiçbir çıkar düşünmeden çalışmak o dönemin temel işlev
karakteridir.

Düşünülen tek hedef, “vatanın hizmetinde olmak” idi.

“Vatan”, Cumhuriyet döneminin kutsalıdır.

O yıllarda görev yapan kimse ne aldığını düşünmez, ne verdiğine odaklanırdı.

Bu anlayış, misyondur.

Sonraki yıllarda, misyondan göreve geçildi.

Görev, kişiye birilerinin verdiği, onun da kabul edip benimsediği iştir.

Günümüzde “görev duygusu” da yerini “iş”e bıraktı.

İş, artık bir ücret karşılığında kiralanan emek gücüdür.

Ücretler, sosyal haklar konuşulur, tartışılır, alınır, verilir.

Ücretli emek, bir yaşam zorunluluğudur.

Sermaye- emek çelişkisinin emek tarafında yaşanan bir geçim kaynağı.

Bunları neden mi konuşuyoruz?

Bugün konuşmamız gerekiyor da ondan.

Bugün gene “misyon” sahibi olmamız gerekiyor.

Gene “bütün varlığımızı adayarak yapmamız” zorunlu görevlerimiz var.

Bizi misyon nöbetine çağıran görev, “Ortak Uygar Yaşam Kültürümüz”dür.

Ortak Uygar Yaşam Kültürümüz artık tehdit altındadır.

Bu tehdit doğrudan siyasal iktidardan gelmektedir.

Siyasal iktidar artık kendisi de “cemaat” olan bir anlayışın elindedir.

AKP bir siyasal partiden çok bir cemaat kimliğindedir.

İktidarına semavi kutsallık yüklemiş, itaat ve sadakat temelli, “biz” ve “onlar” ayrımcılığına

dayalı bir cemaat kültürünü her alana egemen kılmaya kararlıdır.

Bu gerçeği açıkça görmek zorunludur.

Karşısına da “misyon ruhu ile” çıkmak zorunluluğu var.

Başka türlü laik yaşamı korumak mümkün görünmemektedir.

Cumhuriyet değerleri başka türlü korunamaz.

Misyon ruhu ile…

***

Cumhuriyet gazetesi neden kuşatma altına alınmaktadır?

MİT TIR’ları haberi nedeniyle mi?

Hayır. Bu haber daha önce çıkmış bir haberdir.

Çizgisi değişti diye mi?

Hayır. Çizgisi değişmiş değildir. “Gazetenin çizgisi DNA”sıdır, değiştirilemez.

Cumhuriyet gazetesine saldırıların nedeni,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik belgesi oluşundandır.

Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyetin harcında yer alan bir kurumdur.

Eğer bu kurum yok edilirse, AKP cemaati bir zafer kazanacaktır.

Söz konusu olan bir gazete değildir, bir Cumhuriyet kurumudur.

Cumhuriyet kurumu olarak da varlığı, şu ilkelerin teminatıdır:

Bağımsızlık

Laik yaşam – laik eğitim.

Barış içinde uygar yaşam.

Bilim – sanat temelli evrensel kültüre dayalı uygarlık.

Emeği koruyan ülke temelli ekonomi.

Bu ilkelerin hiçbirisi dogmatik dinci siyasal iktidarın hedefleri içinde değildir.

Cumhuriyetin kurucu felsefesinin tersine, yapılan her şey zikzaklı gidişlerle yaptıkları yanlışları örtmeye, cemaat kültürünün ayrımcılığını topluma kabul ettirmeye yöneliktir.

Bu nedenle artık “Tek Adam İktidarı” olan zorlamayı topluma kabul ettirme aşamasına gelinmiştir.

İşte, Cumhuriyet gazetesinin hedefe alınmasının gerçek nedeni.

Cumhuriyet gazetesi bir ön saf hedefidir.

Bu bariyer aşılırsa sıra Cumhuriyetin öteki kurumlarına gelecektir.

Beklenen seçim belki de son seçim olacaktır.

***

Çare mi?

Çare, “misyon ruhu ile” çalışmaktır.

Çare, Cumhuriyet gazetesini desteklemektir.

Çare, bu gidişe “HAYIR” demektir.

Her yerde HAYIR.

Her alanda HAYIR.

Çare, “Hayır” diyenlerle buluşmak, birleşmektir.

Çare, bıkmadan, yorulmadan, durmadan HAYIR misyonuna sahip çıkmaktır.

Çare, yaşamın başkaldırısını görmektir.

Çare, hepimizin yaşama gücündedir.

Çare biziz. Bugün ve daima.

Çare biziz. Biz, Cumhuriyetin misyonerleri…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yaşam Başkaldırıyor

Kaynak: listchallenges.com

“Bizim insanımız başkaldırmaz” diye sevinmeyin.

Yaşam başkaldırıyor.

Yaşam başkaldırınca yüksek sesler duymazsınız.

Bir uğultu başlar.

 

Mırıltılardan, sızıltılardan, homurtulardan oluşmuş bir uğultu.

Yapraklarda gezinen rüzgârın sesi sanılır.

Ya da kentlerin uğultusu işte.

Öyle derinden derine uğuldar.

“Bizim insanımız başkaldırmaz canım” demeyin.

“Ne desek inanır işte” sanmayın.

Aslında inanmaz.

İşin aslını bilir de.

Bir süre bilmezden gelir.

Bir süre inanmış gibi yapar.

Sabırlıdır da, sabrın da sınırı vardır.

Ama yaşam hiç şaşmaz.

Başkaldırır.

İnsanları da peşinden sürükler.

Uğultu yaşamın başkaldırısıdır.

Yaşam başkaldırıyor.

İnsanı bekleyin, sabır da tükenir.

***

Laik eğitime düşman oldunuz.

Dört yaşındaki bebelere erkek çocuk ayağı yıkattınız.

“Geleneğin oyunudur” dediniz.

“9 yaşında kız çocuğu evlenir, 12 yaşındaki çocuk koca olur” dediniz. Din İşleri resmi sitesinde yazdınız.

Tepkiler olunca “Yok canım, öyle değildi” deyiverdiniz.

Dediklerinizi yaptığınız zaman ne olacak?

Küreselleşmiş dünyada şartlandırdığınız kafalarla neyi başaracaksınız?

Dindar ve kindar gençleriniz nerede, nasıl çalışacak?

Hollanda’sından Arjantin’ine, Kanada’dan Japonya’ya kadar yayılmış bir dünyada hangi başarının adayı olacak?

Şartlanmış kafalarla, “bizim dostlar” ve “gerisi düşmanlar” kindarlığıyla nerede, neyin başarısını arayacaklar?

Eğer Türkiye’nin bir geleceği olacaksa, elbette laik eğitimle olacaktır. Teminatı da bu ülkenin laik insanlarıdır.

Siz, tarihin kaybedenlerisiniz.

Önce, dünya tarihini okuyun.

Sizden daha güçlüleri vardı.

Sizden daha zalimleri vardı.

Ama kaybettiler.

Hep kaybettiler.

Siz de kaybediyorsunuz. Göreceksiniz.

Bize acılar çektirdiğinizle kalacak mısınız?

Hesabını verecek misiniz? Onu da göreceğiz.

***

İnsan haklarını çiğnediniz, çiğniyorsunuz.

İnsanları işlerinden atıyorsunuz, açlığa mahkûm ediyorsunuz.

Tutuklamalar, hapisler, tutukluluğun devamları.

Düşman hukuku uyguluyorsunuz. Açık.

İnsanları aylarca, yıllarca yatırıyorsunuz.

Hiç sorumluluk duymuyorsunuz.

Bunları hep yaptılar. Tarihte var.

Hitler Almanyası’nda, Mussolini İtalyası’nda.

Franko İspanya’sında. Dikta Arjantin’inde.

Bizde de 12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde.

Ülkenin faşizm dönemlerinde.

Bunlar tarihte yaşandı.

Biliyor musunuz ki,
bunları yapanlar hep bunlarla tarihe geçti.

Oysa, onlar da yollar yapmıştı, otoyollar yapmıştı.

Onlar da yüksek binalar yapmıştı.

Onlar da saraylar yapmıştı.

Ama bugün yalnız zulümleriyle anılıyor.

Tarihin dersidir.

Adalet başkaldırıyor.

Adalet yaptıklarınıza isyan ediyor.

Uğultusunu duyuyor musunuz?

***

Kuru fasulyenin fiyatını biliyor musunuz? Öğrenin.

Kabak fiyatından haberiniz var mı? Olmalı.

Soğanın, patatesin, ekmeğin,
yumurtanın, sütün, tereyağının?

Fiyatlarını biliyor musunuz?

Öğrenin.

Bu fiyatlar aldı başını gidiyor.

İnsanlar bunları alacak, ocaklarında pişirecekler.

Zamlı enerji fiyatlarıyla.

Çarşı pazar yangın yeri.

Yaşam başkaldırıyor.

Önce yaşam başkaldırır.

Sonra da yaşamını haram ettiğiniz insanlar başkaldırır.

Sakın “biz o başı ezeriz” demeyin.

Kendi başınızdır o.

Bilesiniz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hayatınızı Değiştirmek İstiyorsanız!

Evet, hayatınızı değiştirmek istiyorsanız.

Bugün başlamanın tam zamanıdır.

Yeni bir yıl, 2018.

Yeni bir gün, 1 Ocak.

Yeni bir hafta başı, pazartesi.

Ve tatil günü.

Hapishanede de tatil günü müdür?

Hapiste de hafta sonları cumartesi midir, pazar mıdır?

Hapiste yatan insanları bugün de düşünelim mi?

Evet, düşünelim, hem de çok düşünelim.

Çünkü onlar orada haksızlıklarla yatıyorsa,

Ve sen bir şey yapmıyorsan dostum,

Unutma, zalimlerin suç ortağısın!

Acı ama gerçek.

Onun için düşün.

Hiç değilse düşün.

Ve hayatını değiştirmek iste.

Hayatını öyle değiştir ki,
kimse haksızlık yapmaya cesaret edemesin.

Hayatını öyle değiştir ki,
kimse kimseye zulmedemesin.

Hayatını öyle değiştir ki,
uygar insanların uygar toplumunda yaşayasın.

Bak, hayatın nasıl değişir?

Ve sen ne yapabilirsin?

***

Önce zihinsel değişimini yaşayacaksın.

“Ben ne yapabilirim ki” diyen kalıbı kaldırıp atacaksın.

Sen, evet sen, tek başına, çok şey yapabilirsin.

“Ben yaparım” diyeceksin. İçin bununla dolacak.

“Ben yapmalıyım” diyeceksin.

“Varoluşumun anlamı budur” diyeceksin.

“Hayatımın anlamı ne” diye sorup duruyorsun ya.

Hayatının anlamını sen seçeceksin.

Çünkü dostum, hayatın anlamı kişinin seçimidir.

“Bunlar başımızdan gitmez ki” demeyeceksin.

Bu kalıbı, onlar senin zihnine yerleştirdi.

Bunlar gider, bileceksin.

Bunlar gider, sen istemediğin için gidecekler.

“Nasıl gider bunlar” diye soruyor musun?

İşte doğru soru bu.

Nasıl gider bunlar?

Sen istemezsin, o istemez, bu istemez, bunlar gider.

“Ama hile yapar gitmezler” dedin mi başa dönersin.

Hile yaparlar ve giderler, bileceksin.

“Ama, bunlar her zorbalığı yapar, gitmezler” dedin mi başa dönersin.

Her zorbalığı yapar ama giderler, bileceksin.

Hayatını değiştiriyorsun, unutma.

Rahatlığının üstüne yayılma, konformizm denir buna.

Fırsatçılıktan medet umma, oportünizmdir bu.

İdare etmeye çalışma, pragmatizm denir,
hayatını değiştirmene engel olur.

Hayatını öyle değiştir ki,
sana istemediğin şeyleri yaptıramasınlar.

Unutma,

Değiştiremediğin şey seni değiştirir.

Unutma,

Yönetemediğin şey seni yönetir.

Bu, cebindeki para için de doğrudur.

Korkuların için de doğrudur.

Dürtülerin için de doğrudur.

“Hayatının sahibi kim” diye soracaksın kendine.

İçinde olduğun koşullar mı?

Bunun teslim olmak olduğunu bil.

Sahip olduğun şeyler mi?

Unvanın mı? Paran mı? Evin mi?

Eğer öyleyse, hayatının sahibi onlar demektir.

Onları hayatının sahibi yapma.

Onlar kazandığın şeylerdir,
ve kullanacağın şeyler.

Hayatının sahibi sensin, unutma.

Hayatının sahibi ol ve onu değiştir.

Hayatını değiştir.

Yeni yıl, bunun başlangıcı olsun.

Ben de yeni yılını kutlayayım…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Özgürlük Mücadelesi

İnsanlık tarihi özgürlük mücadelesinin hikâyesidir.

İlk insanlar doğanın sınırlarına karşı özgürlük aradılar. Kölelik dönemi, kölelerin özgürlük mücadelesi ile geçti.

Ortaçağ, dogmaların tutsaklığına karşı mücadelelerin tarihidir.

Yeniçağ, endüstri ve ticaretin kâr hırsına karşı emeğin özgürlük mücadeleleri ile geçti.

Günümüz, her türlü baskıya karşı özgürlük mücadelesi ile tarihin kaydına geçiyor.

Özgür insan aklı, özgür insan iradesi için yapılan mücadele günümüzde de sürüp gidiyor.

Ülkemizin içine sürüklendiği durum da bu mücadelenin şiddetini artırdığı bir alan oldu.

Bugün yaptığımız mücadele “özgürlük mücadelesi”dir.

“AYDINLANMA”, işte bu mücadelenin tarihsel adıdır.

Değerli arkadaşım Ataol Behramoğlu, Hamburg gezisinde yazdığı notlarda buna değindi. Bu ilkenin politik eksen olmasının Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel görevi olduğunu belirtti.

Doğrudur. Ancak, bugün AKP’nin temsil ettiği “dogma ekseni”nin karşısına çıkacak her siyasal kuruluşun bu ilkeleri savunması siyasetin asıl koşuludur.

İYİ Parti, eğer bu özgürlükleri savunmazsa ne ifade edecektir?

Katılaşmış her ideoloji dogmaya dönüşür.

Bugün AKP dini savunmuyor. Hatta bir “Din Devleti” kurma iddiasına karşı din ilkelerini savunmuyor. Sadece din sembollerini kendi yolsuzluklarını, haksızlıklarını örtmek için kullanıyor. Dinin “kul hakkı yememe”, “hırsızlık yapmama, hırsızları korumama”, “iftira etmeme”, “yalan söylememe” ilkelerinin hepsini çiğneyerek din korunabilir mi?

AKP iktidarına karşı çıkmak artık bir siyasal tavır değil, bir özgürlükten yana olma zorunluluğudur.

AKP iktidarına karşı çıkmak, artık inanç özgürlüğünden yana olmak zorunluluğudur.

AKP iktidarına karşı olmak, artık bir özgür insan olma zorunluluğudur.

İnanç özgürlüğü, her inanca (inanmamaya da) eşit mesafede duran LAİKLİK konusudur.

Ancak laik insan ve laik toplum, her inancın özgürce yaşayabileceği bir ortamı gerçekleştirebilir.

Fransa’da yaşanan Saint Barthelemy katliamı, bir gecede on binlerce insanın öldürüldüğü Katolik- Protestan savaşıdır.

Kahramanmaraş katliamı, Sivas’ta 33 aydının yakılması, hiç unutmamamız gereken utanç sayfalarıdır.

Günümüzde yapılması gereken siyasal mücadele, özgürlük mücadelesidir.

AKP iktidarına karşı olan Cumhuriyet Halk Partisi, “Aydınlanma”nın temel ilkelerine sahip çıkmayı politikasının temeli yapmak zorundadır.

Bu ilkeler de;

Özgür düşünce, özgür irade, laik toplum, laik eğitim, güçler ayrılığına dayalı yönetim sistemi, bağımsız hukuk, bağımsız üniversite, özgür basın, yazılı ve sözlü ifade özgürlüğü, hilesiz seçimler gibi insan hakkına saygılı yaşamın gerekleridir.

İYİ Parti de, eğer AKP siyasetinden farklı bir yol izlemek istiyorsa bu ilkelere dayanmak zorundadır. Dürüst yönetim, yalansız siyaset, yolsuzluklara kapalı sistem ancak böyle olabilir.

***

Bugün toplumumuz bir özgürlük mücadelesi veriyor.

Ya haksızlıkların, yolsuzlukların, dogmaların arkasına saklanıp sürdürüldüğü bir iktidara teslim olunacak,

Ya da bu teslimiyete karşı çıkıp özgür insanın, dürüst yönetimin, uygar toplumun mücadelesi yapılacaktır.

2018 yılı bu ülkenin kader yılıdır.

Ya boyun eğip teslim olacaksınız,

Ya kaderinize sahip çıkacaksınız.

Karar da sizindir. Kader de sizindir.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İNSAN NASIL GÜDÜLÜR?

Merak edilen bir konudur bu: ‘İnsan nasıl güdülür?’.

Politikacıların yanıtını aradığı sorudur bu.

Pazarlamacılar, şirketler, yöneticiler bu yanıtın peşindedir.

Reklamcının şifresi de budur:

‘İnsan nasıl güdülür’.

Yüzyıllar boyunca çeşitli araştırmalarla varılan yanıt: Havuç ve sopa ile.

Havuç, buruna yaklaştırılan çekici yiyecektir.

Sopa da yola gelmezse korkutan ceza.

Ben kestirmeden gideceğim:

İnsan umut ve korku ikilisi ile güdülür.

Kazanmayı ‘umut’ edeceksin, kaybetmekten ‘korkacaksın’.

Günümüzde bunu veren iki sistem var:

Birincisi inançtır. Bu dünyada korkacaksın, öbür dünyayı umut edeceksin.

İkincisi de, taksitle mal edinme yöntemidir. Borcundan korkacaksın, elde ettiğini umut edeceksin.

İşte bu iki sistemle insanlar güdülüyor.

İnançla güdülüyor, köle ediliyorsun.

Borçla da esir edilip yıllarca hizmete koşuluyorsun.

İşte size kolayından toplumu güdüleme şifresi.

İnancın durdurduğu zihinsel eleştiri ile kapitalizmin kör edici mal edinme yöntemleri birleştiği zaman olan budur.

Bizim toplum neden ortaya çıkan hırsızlığa aldırmıyor?

Bizim toplum neden gözünün önündeki haksızlığı görmüyor?

Bizim toplum neden en açık din hükümlerine uymuyor:

Hırsızlık yapmayacaksın.

Başkasının malına el uzatmayacaksın.

Yalan söylemeyeceksin.

Bizim toplum neden bunları görmezden geliyor, duymamış gibi yapıyor.

İşte bundan.

İnancı kullanan politikacının istediği budur.

Parayı kullanan kapitalistin de istediği budur.

İnançla köleleşiyor, borçla esir alınıyorsun.

Artık yapacağın tek şey televizyon izleyip gülüp ağlamaktır.

Sen de öyle yapıyorsun.

Elinde cep telefonu.

Karşında TV ekranı.

Aldırma dünyaya, keyfine bak, salla gitsin.

* * *
Prof. Tayfun Atay önemli bir kitap yazdı:

‘Görünüyorum. O Halde Varım’. Can Yayınları, 2017.

‘Meşhuriyet Çağı’ adını verdiği çağımızda ‘görünme’nin nasıl önem taşıdığını örnekleriyle açıklayan çok hoş bir kitap.

Samimi, açık, kendisini de içine koyduğu bir yapıt.

Artık ‘kim olduğunun’ ya da ‘ne yaptığının’ değil,

‘nasıl göründüğünün’ önem taşıdığını anlatıyor.

Çok doğru saptamalar.

Çok doğru analizler.

Çağın ve bizim kültürümüzün nereye geldiğinin seyir defteri.

Erich Fromm ‘Olmak mı? Sahip olmak mı?’ demişti.

Fromm, büyük bir düşünür psikiyatrist.

İnsanlardaki ‘sahip olmak’ güdüsünün insanı insan yapan ‘olmak’ ediminin yerini nasıl aldığını anlatıyordu.

İnsanlar artık ‘olmak’ ile ilglenmiyor, kendilerine yabancılaşıyorlardı. Sonra da ‘sahip oldukları’ ile kendi kimliklerini bulmaya çalışıyorlardı.

Kapitalizmin eleştirisi idi.

Şimdi bu da aşıldı. Artık ‘olmak’ gibi ‘sahip olmak’ da yeterli değildir. ‘Görünmek’ her şeydir.

Ama işte, görünen de aslında hiç bir şeydir. Sadece görüntüdür. Bir dakika sonra da başka bir şey ‘görünecektir’.

* * *
İşte dostlarım, ‘insan böyle güdülür’.

Günümüzün havucu da budur, sopası da budur.

İnançla köle kılınan, borçla esir alınan günümüzün insanı ‘görüntü’ ile de avutulmaktadır.

Çözüm, zihinsel güdülenmeden kurtaran bilinçtir.

Özgür zihin soru soracak, sorgulayacak, eleştirecektir.

Yanlışı görecek, hesabını soracak, gücüne sahip çıkacaktır.

Zihinsel güdülenmeye karşı çıkmak hepimizin görevidir.

Doğru inanç, emeğimize sahip çıkmak görevimizdir.

Bilinçli uygar yaşam kendi ellerimizle gerçekleşecektir.

Köleliğe, esirliğe hayır.

İnsanca özgür, uygar yaşam…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yaşam Kültürümüz Tehdit Altında

Sophie Ryder

Uyanmalıyız.

Yaşam kültürümüz tehdit altında.

Her geçen gün uygar yaşamımız daha da daralıyor, daha da sıkışıyor.

Biz nasıl yaşamak istiyoruz?

Biz, ülkemizde uygarlıkla yaşamak istiyoruz.

Özgürlük içinde yaşamak istiyoruz.

Güven içinde yaşamak istiyoruz.

Ayrım yapmadan, bütün yurttaşlarımızla birlikte yaşamak istiyoruz.

Din, mezhep, inanç ayrımı olmadan yaşamak istiyoruz.

Uygar dünya ile birlikte yaşamak istiyoruz.

Geleceğe güven duyarak yaşamak istiyoruz.

Ailemizin, çocuklarımızın daha iyi bir dünyada yaşamasını istiyoruz.

İstediğimiz bunlardır.

İşte bu yaşam kültürümüz tehdit altına alınıyor.

Ortak yaşam idealimiz tehdit altına alınıyor.

Artık uyanmalıyız.

OHAL’i kaldırmayacaklar.

Tehditlerden vazgeçmeyecekler.

Çünkü iktidarın yapmak istedikleri ancak bu koşullarda yapılabilir de ondan.

Seçim demokrasisine güvenmeyin.

Daha kötüsü olmaz demeyin.

Uyanın.

Sonra da ‘ o günler iyi günlerimizmiş’ demeyin.

* * *
Bakın Reza(let) davasına.

Açıklananlara bakın.

Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvetler gırla gidiyor.

Bakanlarınız konuşuluyor.

Devlet bankanızın ortak yapıldığı işler konuşuluyor.

O günkü başbakanınız bugün Cumhurbaşkanınız.

Sizin iktidarınız o dosyaları nasıl bir bir kapattı? Siz biliyorsunuz.

MAN adası belgeleri gerçektir. Sahte falan değil.

İktidarınız bunu da çok iyi biliyor.

Bunların teki dürüst bir toplumda iktidarı istifaya götürürdü.

Ne oluyor?

Yaygara oluyor. Sahtedir diyorlar. Yalandır diyorlar. Darbedir diyorlar.

İnanıyor musunuz? Hayır inanmıyorsunuz?

Ama bir bölümünüz inanmış gibi yapıyor, geri kalanın da bir şey yapacak gücü yokmuş gibi. (Oysa var ama farkında değil.)

Uyanın.

Başınızdaki iktidar inancı hipnoz amacıyla kullanıyor.

Amaç dinini öğretmek değil.

Dinler, insanlara dürüst olmayı öğretir. Adil olmayı, hak yememeyi, başka insanları gözetmeyi öğretir.

Dinler, bu amaca yönelik toplumsal kurumlardır.

İslam da budur, hıristiyanlık da budur, musevilik de budur.

Budizm de budur, Taoizm de budur.

İbadet kişinin Allah’a borcudur ama hak yememek kişinin öteki insanlara borcudur.

Dini ibadetle sınırlamak, dini öğretmemek bütün bu dalavereleri yürütmek için yapılır.

Millet namaz kılıp oruç tutarken bunlar malı götürürler.

Uyanın.

İnsan hakları yağmalanıyor.

Cumhuriyet gazetesi davası doğruyu öğrenme özgürlüğüne yönelik tehdittir.

Yaşam kültürümüze yönelik tehdittir.

Akademisyenler davası özgür düşünmeye yönelik tehdittir.

Yaşam kültürümüze yönelik tehdittir.

Eğitimin dinselleştirilmesi laik yaşama yönelik tehdittir.

Hukukun iktidarın emrine girmesi yaşam güvencemize yönelik tehdittir.

Uyanın.

Birleşin.

Karşı çıkın.

Çevrenizi aydınlatın.

Aktif olun.

Her insanımız güneşin ışığını taşıyan bir enerji olmalıdır.

Ampulü söndürün.

Birbirimizden başka güvencemiz olmadığını,

Unutmayın!…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yalanın Siyaseti

Yeni bir terim var: “post- truth” (gerçek ötesi).

Gerçeğin aşılması, gerçeğin önemsizleşmesi anlamına geliyor.

Yazar Yalın Alpay, “gerçeğin önemsizleşmesi” diyor ki doğru.

Kitabının adı da: YALANIN SİYASETİ.

Destek Yayınları- Ekim 2017.

Ralph Keyes de “Hakikat Sonrası Çağ” adlı kitabı yazdı.

Günümüz dünyasında yalancılık ve aldatma üzerine bir kitap.

O da DeliDolu Yayınları’ndan çıktı. Kasım 2017.

Konu nedir?

Postmodern kültüre geçen küreselleşmiş dünyada artık gerçeklerin önemini kaybettiği, yalanların ve aldatmanın her şeye egemen olduğunu açıklıyorlar.

Aslında yeni bir olgu değil.

Yüzyıllar öncesinden Niccolo Machiavelli’in “Prens” adlı kitabında verdiği öğütlerin modern versiyonu.

Yalan söyle. Yalan söyle.

Büyük yalanlar söyle.

Yalanları tekrarla.

Hep aynı yalanları tekrarla.

Sorulan sorudan başka şeyleri yanıtla.

Hiç aldırma, utanma, sıkılma.

Rakibini suçla.

Bağır, çağır, hakaretler savur.

Yalan söyle, utanmadan, çekinmeden yalan söyle.

Strateji bu. Taktik bu.

***

İyi de kim inanır böyle sürekli yalanlara?

Sana geçmişte inanmış olanlar inanır, bir.

Yetkili oluşuna bakarak duralayanlar inanır, iki.

Borçlanmış olup da durumu bozulmasın diyenler inanır, üç.

Hiçbir şeyle ilgilenmeyenler inanır, dört.

İnanmayanlardan bile inanmış gibi yapanlar olur, beş.

İnanmayanlar bile duralar, altı.

Daha ne olsun.

Yalanlara kanmayanları da suçlayacaksın.

Ortaya vatanı koyacaksın.

Ortaya ülkeyi koyacaksın.

Ortaya milleti koyacaksın.

Ortaya dini koyacaksın.

Ortaya Allah’ı koyacaksın.

Bak bakalım adım atabiliyorlar mı?

İleri gideni suçlayacaksın.

Gözaltı, polis, tutuklama, ne gerekirse.

Yalanına kanmayanların gözlerini korkutacaksın.

En azından “karışmayayım da bana bulaşmasınlar” dedirteceksin.

Bu da sana yeter.

***

“Yalandan kim ölmüş” der atasözümüz.

Yalandan ölenler vardır ama yalancı ölmez.

Yalancı ticaretini yapar.

Yalancı siyasetini yapar.

Yalancı işine bakar.

Yalancı, gözünün içine baka baka yalan söyler.

Çarşı pazar yangın yeridir, fiyatlar artar da artar.

Yalancı, ekonominin en düzgün zamanı olduğunu söyler.

Ülkede adaletin çiğnenmediği hiçbir karar kalmamıştır.

Yalancı, böyle bir adaletin geçmişte hiç olmadığını söyler.

Komşuların hepsiyle kavgalı bir duruma gelinmiştir.

Yalancı, ülkenin çok itibarlı olduğunu söyler.

Dün söylediğini bugün kendi yalanlar, hiç aldırmaz.

Dün yaptığının bugün tersini yapar, oralı olmaz.

***

Yalın Alpay’ın kitabını okuyun.

Trump’ı anlayacaksınız.

Türkiye’nin durumunu da göreceksiniz.

Aralara Rıza Sarraf’ı yerleştirin.

Zafer Çağlayan’a da yer var.

Ülkenizi çok iyi anlayacaksınız.

Ve dinlediğiniz yalanları,

yalancının yüzüne çarpma isteğiniz

nasıl bir karara dönüşecek,

göreceksiniz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın