Neden Başarılı Olamıyoruz?

başarı-nedir

Trafik kazalarını önleyemiyoruz.

Politik dünyamız başarısız.

Ekonomimiz borçlanmaya dayanıyor.

Eğitimimiz her aşamada sorunlar yaşıyor.

Kime sorsanız “mutsuz”.

Sabah kalkıyoruz, akşam yatıyoruz, günümüzle yaşıyoruz.

Neden başarılı olamıyoruz? Neden verimli çalışamıyoruz, neden mutsuz yaşıyoruz?

Çünkü…..

***

Konuşmayı çok seviyoruz ama dinlemeyi hiç sevmiyoruz.

Bilmeyi seviyoruz ama düşünmeyi sevmiyoruz.

Testi yanıtlamayı öğreniyoruz ama konuyu kavramıyoruz.

Sonuçlara bakıyoruz ama nedenleri görmüyoruz.

Önyargılıyız ama farkına varmıyoruz.

Kompleksliyiz ama bunu karşımızdakine yüklüyoruz.

Bakıyoruz ama görmüyoruz.

Duyuyoruz ama dinlemiyoruz.

Bugünü yaşıyoruz ama yarını düşünmüyoruz.

Kendimizi görmüyoruz ama başkalarını suçluyoruz.

Hatalarımızı kabul etmiyoruz ama mazeret bulmada üstümüze yok.

***

Bu gerçekleri kabul ediyorsak,

Neden başarısız olduğumuzu da anlayabiliriz.

Kabul etmiyorsak,

Her alanda başarısızlığa devam.

Sonra da gelsin,

“Ne olacak bu memleketin hali?”

Uzun lafın kısası budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ORUÇ

ahlak

Oruç ibadettir.

Tektanrılı dinlerde de öteki dinlerde de ‘oruç tutmak’ bir ibadet biçimi olarak yer almıştır.

Eski dilde ‘nefsin terbiyesi’ olarak açıklanır, günümüzde ‘dürtülerin denetimi’ diyebiliriz. İnsan zayıflıklarının güdülemesine karşı durmak, bizi zorlayan arzulara egemen olmak, irademizi güçlendirmek için yaptığımız bir ibadet.

Oruç niyetle başlar. Oruç tutmaya niyet edeceksiniz. Allah için yaptığınızı da bileceksiniz. Çok önemli bir noktadır bu.

Oruç tuttuğun görülsün, bilinsin diye yapıyorsan niyetin bozuktur. Bu ‘görülsün, bilinsin, nasıl dindar olduğum anlaşılsın’ diye yapılan ibadetlerin tümü de niyet bozukluğu ile sakatlanmıştır. Oruç da böyledir, Cuma namazları da böyledir.

Oruç, bilenler bilir, aç susuz kalmak değildir. Bütün beden işlevlerinin denetim altında tutulması demektir. Bütün organların bu ibadete katılması demektir.

Zihinle başlar oruç. Kötülük düşünmeyeceksin. Kimse için kötü düşünmeyeceksin. Kimseyi aldatmayacaksın. Kimseyi kandırmayacaksın.
Kimseye tuzak kurmayacaksın. Kimseyi arkadan vurmayacaksın.

(İyi de koalisyonu nasıl kuracaksın? Koalisyon kurulamıyor gibi yapıp erken seçim planlarını nasıl gizleyeceksin? ‘İlerde hesabını görürüz’ diye niyetlerini nasıl gizleyeceksin? Eyvah ki eyvah)

Zihinle başlar oruç, dil orucu ile devam eder. Yani, yalan söylemeyeceksin. Kötü söz etmeyeceksin. Kimsenin kalbini kırmayacaksın.
Arkadan konuşmayacaksın. İnsanları çekiştirmeyeceksin, gıybet nedir? Ağır günahtır.

(Hadi bakalım, bir eyvah daha. Hem oruç tutacaksın hem de dilini tutacaksın, zor iş. Deniz Baykal- R.Tayyip Erdoğan görüşmesinde birbirlerine güzel şeyler söylemişlerdir umarım. Öyle de olmuştur. Belki de Deniz bey, Tayyip bey’e şu kaset olayını da sormuştur, ‘işin aslı neydi?’ diye. Aldığı yanıttan da hoşnut olmuştur umarım. Belki de Cumhurbaşkanı Deniz bey’in kolunu tutup ‘eskide kaldı dostum, takma kafanı’ demiş, gülüşmüşlerdir. )

Gözün orucu var, günaha bakmayacaksın. Eski Bakan da şu ünlü saati ramazan boyunca takmayacak. Hani, şu Reza kardeşin hediye ettiği, eski Bakan’ın da ödemiştim diye kağıtlar çıkardığı saat. O saate bakmak günah, artık bayramda takar. Reza kardeş de bu arada ödül aldı. Ramazan-ı şerifte.

Elin orucu var, günaha uzanmayacak.

(Eyvah ki eyvah. Rüşvet alınmayacak, rüşvet verilmeyecek. İyi de işler nasıl yürüyecek? Günlük olaylardan büyük ihalelere kadar işlerin yürümesi durursa bu memleket nasıl idare edilecek? Acaba eldiven giyilse rüşvet caiz olur mu? Bunu da sormak lazım. Neyse, bu arada birisi ‘günah işleme özgürlüğü’ mü demişti? Durumu kurtarır belki.)

Elin orucu var demek ki. Sahte belge düzenlemek de olamayacak belli. Zor işmiş bu.

* * *

Oruç tutmak bir aydır ama din ahlakına sahip olmak ömür boyudur.

Din ahlakı, yalan söylemeyi, başkalarını aldatmayı, kumpas kurmayı, arkadan vurmayı, sahteciliği yasaklar.

Din ahlakı, israfı yasaklar, haksız mal edinmeyi yasaklar, çalmayı yasaklar, ülkenin parasını çalmayı, malını mülkünü satmayı yasaklar.

Siz, din adına konuşanlar, din adına ibadet edenler, bütün bunları nereye koyacaksınız?

Ortaya çıkmış, kanıtları açıklanmış suçları nasıl örteceksiniz, bunların saklanmasına nasıl ortak olacaksınız? Bütün bunları nasıl kabul edeceksiniz? Bütün bunları nasıl içinize sindireceksiniz?

Bilip de bilmezden gelmek,

Duyup da duymazdan gelmek,

Görüp de görmezden gelmek,

Suçların ortağı olmak değil midir?

Aç kalmak, susuz kalmak kolaydır dostum, ama

Oruç tutmak, gerçek orucu tutmak kolay değildir.

Zor olan, gerçekle yüzleşmektir.

Zor olan, gerçeğin gereklerini yapmaktır.

İnsan olmak da bu yüzden zor ama güzelliği de burada.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AHLAKTAN SÖZ AÇIYORSANIZ?

35908

Siyasal ahlaktan söz açıyorsanız eğer; hırsızlıklara, rüşvetlere, gizli pazarlıklara izin vermeyeceksiniz. Siz, eğer ahlaklı iseniz, zaten yapmayacaksınız da, yapanı da bulup cezalandıracaksınız.

Öyle, ’bu bizdendir, bizim adamımızdır, ortaya çıkarsa iktidarımız zarar görür’ falan demeyeceksiniz.

Eğer bunları yapıyorsanız, yapanı biliyorsanız, bilip de üstünü örtüyorsanız, olur ya, o zaman da ahlaktan söz etmeyeceksiniz.

Entrika yapıyorsanız, tuzak kuruyorsanız, gizli dinlemelerle, gizli kamera kayıtlarıyla dosya tutup tehdit ediyorsanız, olur ya, işte o zaman ahlaktan söz etmeyeceksiniz.

Hukuku kendi cinayetlerinize alet etmeyeceksiniz. ‘İşte bu işin davası görülmektedir, bizimle ilgisi yoktur’ falan demeyeceksiniz. Siz yaptınız, kapalı kapılar ardında pişirip kotardınız. Sonra da ellerinizi yıkar gibi yaptınız.

Ama el yıkamakla kanlı el temizlenmez, bunu bilemediniz.

* * *
Ustanız Adnan Menderes’in de eli kanlıydı. Gençlerin kanı bulaşmıştı eline. İsmet İnönü’nün başına atılan taşın kanı bulaşmıştı. Halkın din duygularını ilk gıdıklayanlardı onlar.

Kendini sıkıştıran DP grubuna ‘siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz’ diyerek bütün bakanlarının istifa ettiği toplantıdan kendini kurtarmıştı. O da kendi diktatörlüğüne sığınmaya çalışmış ama başaramıştı. 27 Mayıs ‘Ordu-Gençlik
Elele’ diyenlerin darbesiyle yıkılmıştı.

ABD’nin Türkiye’ye adım atışı onun dönemindedir.

* * *

Süleyman Demirel ve Adalet Partisi.

Genç, zeki, enerjik bir yüksek mühendis. Devlet Su İşleri Genel Müdürü. Barajlar kralı. ABD Başkanı ‘Johnson’la fotoğrafı var. Amerikan Morrison firmasının temsilcisi. Hep onun temsilcisi olduğunu hiç unutmadı.

Uluslararası sermayenin iyi yetişmiş sadık ‘key-man’i, ‘anahtar adamı’. Kim olduğunu biliyor. Sınıfsal bilincini hep aklında tuttu. Solu, solcuları, emekçileri, aydınları ‘kafaları ezilecek’ yaftasının altına yerleştirdi.

Zekasını pragmatizmin (yararcılığın) emrine verdi, taktik becerisini oportünizmin (fırsatçılığın) aralığında kullandı.
Demagojiyi sanat düzeyine yükseltti. Saldırgan öfkesini gülümsemesinin ardına gizledi, alacağı intikamı hoşgörü paravanının arkasına sakladı.

Deniz Gezmiş’lerin idamı onun yönettiği bir cinayet törenidir.

Salvador Allende’nin öldürülüşünü ‘eyi oldu eyi’ diye karşılamış, ’ama efendim, Allende seçimle gelmişti, general Pinochet darbe yaptı’ denince de ‘eyi oldu eyi’yi tekrarlamıştı.

Unutmak mı gerekiyor bütün bunları?

Madımak otelinde yakılan 35 aydın için ‘tahrik varmış orada’ sözlerini unutmak mı gerekiyor?

Tersine, asla unutmamak gerekiyor.

Türkiye’de siyasal ahlakın bozulmasına yol açan zincirin ikinci halkasıdır.

* * *
Zincirin üçüncü halkası Turgut Özal’dır.

Uluslararası sermayenin adamıdır, dini siyasetin içine sokmuştur. Devletin şirket olduğunu söyleyerek toplumun patronu olmuştur.

* * *
Dördüncü halka AKP’dir ve liderleri R.T. Erdoğandır.

Uluslararası sermayenin İslam ile ittifakını gerçekleştirmişlerdir. Bilinen her şeyi yapmışlardır.

Pervasızca, hiçbir şeye aldırmadan. Kendi çevrelerine her şeyi, her yolsuzluğu örterek, kapatarak her şeyi yaptırmışlardır.

Ama, artık, hiç değilse ahlaktan söz etmeyin.

Ahlaktan söz etmeyin. Ayıp oluyor…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

UZLAŞMA MI? TESLİM OLMA MI?

1684

 

Anlaşma.

Uzlaşma.

Uyuşma.

Teslim Olma.

İki insan arasında da iki grup arasında da ya da çoklu grup anlaşmalarında da bir ortak alan bulma çabasının yöntemleridir bunlar.

‘Anlaşma’ ve ‘uzlaşma’ daha eşitlikçi yaklaşımlardır. ‘Uyuşma’ ortak çıkarlarda buluşmayı sezdirir. ‘Teslim olma’ ise bir tarafın ötekinin her isteğine boyun etmesini ifade eder.

Bu yöntemlerin her birisi de ‘kültürel temelli farklılıkların buluşabileceği bir alan’ın yaratılmasıdır.

Eğer bilincine vardığınız sahip çıktığınız bir kültürünüz varsa ilkeleriniz de var demektir.

Ama ‘bilinçli ve sahip çıktığınız kültürünüz’ yoksa pragmatik (olabilirliği gözeten) ya da oportünist (fırsatçılığı kollayan) bir yaklaşımla hareket edersiniz.

7 Haziran 2015 seçimleri de ülkedeki kültürel oluşumların bir yansıması ile sonuçlanmıştır. Oy dağılımının coğrafyası da bu yansımanın bir resmini çizmektedir.

Trakya Marmara bölgesi Ege bölgesi güney illeri CHP ağırlıklı oy kullanmıştır. Orta Anadolu Karadeniz bölgesinin bazı bölümleri ile ülkenin iç bölgeleri AKP ağırlıklı oy kullanmıştır. Doğu Anadolu ile Güneydoğu bölgeleri ise ağırlıklı olarak HDP’ye oy vermiştir.

MHP de ülkenin her yanından milliyetçi söyleminin oylarını almıştır.

Seçimin kültürel dağılımında CHP oylarının çağdaş yaşam biçimine sahip laik dürüst temiz toplum özlemi içinde eşitlikçi bir toplum anlayışını temsil ettiğini düşünebiliriz.

Kültürel açıdan AKP’ye verilen oylar en dogmatik olanından en fırsatçısına kadar tutucu bağlı olduğu kişi ve kuruluşun her emrine itaat etmeyi kural bilen kendi dışına kapalı bir kitleyi temsil ettiğini düşünebiliriz.

MHP’ye verilen oylar ise İslam-Türk sentezi temelli ancak dürüst ilkelerine bağlı bir sağ kitleyi kültürel açıdan temsil etmektedir.

HDP oylarının çoğunu kültürel açıdan etnik kimlik temelli kendi toplumunun bağımsızlığı amaçlı bir kitle ile Başkanlarının sol eksenli söylemleri ile partinin barajı aşmasıyla AKP’nin durdurulacağını gören seçmenlerin verdiği sol oyları almıştır.

2015 seçiminin tek cümlelik özeti ’AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması’dır. Bunu unutan parti kaybetmeye mahkum olur.

CHP eğer bilinçli ve sahip çıktığı bir kültürü varsa bu kültür ‘Aydınlanma kültürü’dür. Bu kültüre sırt çeviren bir CHP kendini kuran Atatürk’e ve kuruluş felsefesine ihanet etmiş olur.

Şu andaki en büyük talihsizliği artık kendi partisine zarar vermeyi iş edinen eski başkan Deniz Baykal’ın R.T.Erdoğan’ın davetine uyarak onunla görüşmesi ve bir pazarlık yapıldığı izlenimi ile partisini zedelemesidir.

AKP’nin temsil ettiği kültür ’kutsal olanlar dahil her şeyi kendi iktidarının çıkarları için kullanan çıkarcı ve fırsatçı bir kurnaz esnaf kültürüdür’. Temsil ettiği kültür ne İslamcıdır ne gelenelçidir ne de Osmanlıcıdır. Bunun iyi bilinmesi gerekiyor.

CHP’nin AKP ile iktidar ortaklığı izlenimi bile kendi varlığına ihanet etmek anlamına gelir.

CHP seçim meydanlarında söylediklerinin AKP’nin tuzak çukurlarında nasıl kaybolduğunu görür ve bu çukurlarda boğulur.

Koalisyon hükümetleri elbette ‘uzlaşma kültürü’ ile kurulur. Ancak uzlaşma adına adım atarken ilkelerden ayrılmak uzlaşma olmaz buluşma adına ‘uyuşma ve uyuşturma’ olur ki bu durumun da ülkye hiçbir yararı olmaz.

Koalisyon buluşması ancak; Temiz ve dürüst toplum bütün yolsuzlukların bütün suçların kesin olarak adil ve tarafsız yargılanması laik toplum temelinde herkesin yasalar önünde eşitliği özgür basın vatandaşın güvenlik içinde yaşaması ortak alanında olabilir.

Ülke ancak böyle bir alandaki buluşma ile rahat bir soluk alabilir.

Cesaret kaybetmeyi göze aldığınız şey kadardır.

Özgürlük ancak onu hak edenlerindir. Unutmayalım.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TEMELDE KÜLTÜR OLMAYINCA

kültür

Temelde Kültür Olmayınca

Demokrasi de olamaz, bilim de olamaz, sanat da olamaz.
Temeldeki kültür ne ise, üstyapı kurumları da ona göre biçimlenir. Temeldeki kültürünüz, genelde ‘geleneksel-yöresel-dinsel’ özellikte bir kültürse, modern evler yapmanız, lüks arabalar kullanmanız, en yeni cep telefonlarını kullanmanız sizi ‘Aydınlanma kültürü sahibi’ yapmaz.
‘Aydınlanma kültürü’; yetkin birey yetiştirmeye dayanır. Bu birey, akılcı düşünür, duygularını tanır, yönetir, yaşamının ve davranışlarının sorumluluğunu alır. Bu ‘yetkin birey’ sorunlarını kendisi çözebilir, yaşamını üreticiliği ile, yaratıcılığı ile sürdürür. Toplum içinde de öteki bireylerle ‘eşit üreticilik-yaratıcılık’ ekseninde buluşur, birleşir. Ortak çalışmalar yapabilir. Kimseye yaslanmaz, kimseyi de taşımaz.
Toplum çoğunluğu böyle bireylerden oluştuğu zaman, demokrasi de bu çoğunluğun kararları ile kendini yönetecek olanları seçebilir. Seçimleri ilkelere dayanır, ortak çıkarları gözetir, ulusun geleceğine yönelik programları geliştirir.
Böyle bir toplumda, yalanla, hile ile, kandırmayla, korkutmayla, oy toplamak olanağı olamaz.
Böyle bir toplumda, hukuk güçlünün emrinde değildir, adaletin hizmetindedir.
Böyle bir toplumda, kurumlar kendi kişiliklerine sahiptirler, yetkilinin önünde biat etmezler.
Böyle bir toplumda her yurttaş, ortak yaşama bilincinin sorumluluğuna sahiptir. ‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ diyen eyyamcı dünya görüşünü reddeder. Tersine, toplumdaki haksızlıkları kabul etmez, toplumsal protesto hakkını kullanır.
Ya bilim, ya sanat?
* * *
Aydınlanma kültürüne dayanmayan bilim, teknik uğraşlar olmaktan öteye gidemez. Sosyal sorumluluk bilincinden yoksun bilim insanı sadece bir teknisyendir. Aydın olamamış bir teknisyen olur.
Hukukçu, yasa maddelerini öğrenir, uygulamasına bakar, adalet kavramına sahip çıkamaz.
Tıp doktoru, hastasına bakar, iyileştirmeye çalışır ama toplumsal hastalık kaynaklarına ilgi duymaz. İnsan odaklı değil, hastalık odaklı bir teknisyen olur.
Mühendis, sadece statik hesaplarıyla uğraşır, elektrik donanımına bakar, bilgisayarı kullanır, ne amaçla bunları yaptığını düşünmez, kim hizmet ettiğiyle ilgilenmez. Alanının teknisyenidir.
Üniversite akademisyeni, ünvanını ve kürsüsünü korumakla uğraşır. Yaptığı her şey bu hedeflere odaklıdır. Toplumu aydınlatma görevini ne bilir ne hatırlar. Oysa biliminin felsefesiyle ilgilenmek onun asıl görevidir ve toplumsal sorumluluğu onu kürsüsünde bilimle varedecektir. Ama o, alanının teknisyeni olmakladurumunu idare eder.
Aydınlanma kültürüne dayanmayan sanat da, iyi müzisyen, iyi ressam, iyi tiyatrocu yetiştirebilir ama bu alan sonunda eğlence dünyasına yenik düşmeye mahkumdur. Gerçek sanatçılar, işte bu kültüre sahip olarak sanatı asıl felsefesiyle bilen, öyle icra eden sanatçılardır.
* * *
Bir toplum otoriter rejime kayıyorsa, yönetenler yönetim biçimi olarak diktayı kullanmaya başlıyorlarsa, onların karşısına çıkacak olan ‘Aydınlanma kültürü’nün yılmaz temsilcileridir.
Türkiye’de bu temsilciler, Atatürk Cumhuriyeti’ni 2015’li yıllarda yeniden ‘Aydınlanma kültürü’ eksenine taşıyacak olan bilinçli vatan evlatlarıdır.
Bugün, 8 haziran 2015, pazartesi.
Bugünden iş başına…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

OYUNU KULLANIRKEN!

download (2)

Oyunu kullanırken ‘vatandaş’ ne düşünüyor?

Düşünüyor mu?

Yoksa,otomatik bir işlem mi yapıyor?

 

Önceden bilinçaltına kazınmış bir amblemi mi görüyor?

Partileri neye göre değerlendiriyor?

Sonucu belirleyecek olan bu değil mi?

İnsanı,insanları,kitleleri etkileyen etkenler neler?

İnançları mı,düşünceleri mi,çıkarları mı,soruları mı,yanıtları mı?

Bunların kimileri mi? Hepsi mi? Kimi zaman biri,kimi zaman öbürü mü?

Düşünmek gerekiyor.

* * *

AKP’li seçmen neye göre oy veriyor?

Bunca ortaya çıkmış yalan dolan,haksızlık,çalma çırpma!

‘Olsun,benimkiler böyle yapmaz. İftira’ mı diyor?

‘Yaparsa yapsın,sanki öbürleri yapmıyor mu?’ ya mı sığınıyor?

Hiçbir şey düşünmeden gidip oyunu sandığa atıyor mu?

Yalnız kendi tarafını dinleyip, inanıyor mu?

‘Ben kendi çıkarıma bakarım’ mı diyor?

AKP’nin düştü denen % 40 oyu nereden nasıl geliyor?

% 40 oy düşüş müdür? Yüz seçmenden kırkının oyu az mı?

Çözülmesi gereken sorun budur.

* * *

CHP bu seçimde stratejisini değiştirdi,doğru yaptı.

Ekonomi ekseninde projeler geliştirdi,vaatlerde bulundu.

Anlaşılır bir dille,samimi,dürüst söylemlerle açıkladı.

Etkili olmuştur.

Ama,iktidar olmaya yetmeyeceği de ortada.

Kitleyi etkilemek önemli ama iktidar olmak için kitleyi sürüklemek gerekiyor. CHP o noktaya ulaşmış görünmüyor.

Örgüt çalışmaları da eskisine göre daha iyi ama gene de yeterli değil.

Daha enerjik,daha rüzgarlı,daha güçlü dalgalar yaratmak gerekiyor.

Seçim alanlarında iktidarı değiştirme heyecanı başka bir şeydir. Bunu görmek gerekiyor.

* * *
MHP genel olarak her zamanki gibi.

Kendi kitlesini tutuyor. Kürdistan projesine karşı milliyetçi tutumu oylarını yükseltiyor.

Daha fazla oy alacağı izlenimi veriyor.

Ancak AKP’nin her sıkıştığı zamanda onun yanında yer almasının sarstığı güveni aşabilmiş değil.

AKP ile koalisyon da yapabilir.

Bu da oy verecekleri düşündürecek bir nokta.

* * *

HDP,başkanı ile de,söylemleri ile de sempati topluyor.

HDP’nin barajı aşması AKP için önemli bir engel. Elbette bunu istiyoruz. Özellikle,Selahattin Demirtaş genç,güleryüzlü,esprili bir politik figür olarak kitle üzerinde etkili.

Ancak,bütün Türkiye söylemlerine karşın partinin hedefinin bağımsız Kürdistan olduğunun üstü örtülemiyor.

* * *

Vatan Partisi bu seçimde hızla örgütlendi. CHP’yi beğenmeyen seçmenden ilgi de gördü.

Ancak,barajı geçme potansiyeline erişmiş görünmüyor. Bu nedenle de alacağı oylar CHP’nin oyunu azaltmaktan başka bir sonuç vermeyecek gibi
görünüyor. Dostlarımın da yer aldığı parti bu seçimde yararlı olamayacak gibi.

* * *

Oyumu CHP’ye vereceğim. Mantığım ve duygularım burada buluşuyor.

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

ADALETSİZ TOPLUMDA HUKUKÇU OLMAK

fft16_mf1207584

İlhan Cihaner’i dinliyorum. Gerçek bir hukuk insanı olduğu hemen anlaşılıyor. Sakin, olgun, ölçülü konuşuyor. Etkili, kendini dinleten, düşündüğünü açık anlatan bir konuşmacı.

Silivri-Çanta’da Cumhuriyet Evleri’ndeyiz. KOOP-C’nin düzenlediği bir toplantı. Mahallemiz birbirini bilen, anlayan dostlarımızdan oluşuyor. Onlarla birlikte ‘Türkiye’nin Önündeki Dönemeç’ konusunu paylaşıyoruz. Konuğumuz İlhan Cihaner. CHP milletvekili, bu seçimde de aday. Bölgede önseçimle birinci sırada. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı iken hukukun çiğnendiği bu toplumda başına gelmeyen kalmadı. Cemaat soruşturması yaptığı için makamından alındı , tutuklandı. Gazetede arkadaşımız İlhan Taşçı’nın ‘Cübbeli Adalet’ kitabı da bu olayı anlatıyor. Toplantı sonunda İlhan Cihaner bu kitabı imzalıyor.

‘Ama bu kitabı ben yazmadım ki!’ itirazını ‘bu kitap sizi anlatıyor’ diye yanıtlıyoruz.

Toplantı moderatörü KOOP –C II. Başkanı Kemalettin Çelenk sorular soruyor, İlhan Cihaner yanıtlıyor.

Dinlerken düşünüyorum: ‘Ne zor, adaletsiz toplumda hukukçu olmak!’.

Sağmalcılar cezaevinde yatışımız aklıma geliyor. Biz Barışçılar orada yatarken Alp Selek de TİP davasından bizimle yatıyordu. Çeşitli kaçakçılık olaylarından yatanlar da aynı koğuştaydı. Alp Selek, bazılarının durumuyla ilgilenir, kimilerine bir dilekçe yazar, tahliyelerini sağlardı.
Bir ara iki kaçakçının aralarındaki konuşma kulağıma çalınmıştı.

Birisi:’- Bu koğuşta bir avukat varmış. Bir dilekçe yazıyormuş, tahliye oluyormuşsun.’ diyordu.
Öbürü de ‘-Evet, var. Alp abi. Hakikat. Dilekçeyi yazıyor, ilk celse tahliye.
İlk konuşan:-‘hadi be, dedi. Kendine de bir dilekçe versin de çıksın o zaman’.
Öbürü:-‘ Aptal olma, o siyasi yatıyor, dedi. ‘Tamam, dedi konuşan, o zaman başka.

Koğuşun kaçakçıları ‘siyasi yatanlar’ın hukukun dışında yattığını bilirler, onlara farklı bir saygı gösterirlerdi.

Hukuk, adalete hizmet etmediği zaman zalimin elinde bir zulüm aracı olmuştur.

Tarihin her döneminde, coğrafyanın her köşesinde yaşanan bu olmuştur.

Uzun yıllar cemaatin savcıları, yargıçları bu ülkenin suçsuz insanlarına hapisane acılarını yaşattı. Bunları da AKP’nin açık desteği ile yaptı.
Sonra araları bozulunca şimdi çok kişi, polis, savcı, yargıç bu kez AKP eliyle cemaatçi suçlamasıyla aynı işleme uğruyor.

İkisinde de adalet yok, hukuk siyasal amaçların aleti oluyor.

Peki, bu ülkede ‘hukuk fakülteleri’ yok mu? Oralarda ne okutuluyor?

* * *

HUKUKU ÖĞRETENLER NE ÖĞRETİYOR?

Merak ediyorum. Üniversitelerin hukuk fakültelerinde ne okutuluyor? Hukuk fakültelerinde ülkede olup bitenler konusunda bir şey söylenmiyor mu?

Öğrenciler, ne olup bittiğini merak etmiyorlar mı?

Yarın işbaşına geçince, savcı, yargıç, avukat olunca ne yapacaklarını sormuyorlar mı?

Öğretim üyeleri, asistanlar, doçentler, profesörler ülkedeki duruma ilişkin bir şey söylemiyorlar mı?

Hukuk eğitimi, yasa öğretmek, yasa maddesi ezberlemek mi?

Adalete hizmet etmiyorsa hukuk neye yarıyor.

Uygulanmayan, uygulanamayan hukuk kimin emrine girmiş?

AKP iktidarı, yargının bütün kurumlarını kendi yandaşı yaparak yargıdan kurtulmayı amaçlıyorsa, bunu gerçekleştirmek için her şeyi göze alıyorsa hukuk eğitimi ne işe yarıyor?

* * *

Ya toplum? Her şeyi gören, bilen ama görmezden gelen, bilmezden gelen toplum.

Seçim anketlerinde ‘kararsızlar’ varmış.

‘Kararlılar’ nasıl karar veriyor da, ’kararsızlar’ neden kararsız.

Şu, ’adalet’in başına gelenler bile AKP’ye oy vermemek için yeterlidir.

* * *

AKP’ye oy vermek, bu adaletsizliğin ortağı olmaktır.

AKP’ye oy vermek, bu zulmün sürmesini istemektir.

AKP’ye oy vermek, zulme oy vermektir.

Bunu bilip de bilmezden gelmek, görüp de görmezden gelmek artık bu suçun, bu suçların ortağı olmaktır.

İlhan Cihaner’i dinlerken düşündüklerim bunlardı.

Ama zulüm bir gün biter, zalimi kendi zulmünde boğar.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

YALAN SOKMASI İLE ZEHİRLENME

yalan_soyleyeni_anlama_teknikleri_2

Bu toplum yalan sokması ile zehirlendi.

Yalan sokması, yılan sokmasından daha tehlikelidir, çünkü serumu da bulunmamıştır, tedavisi zordur.

Yalan, ortaya bugün çıkmamıştır, insanın dünyada varlığından beri vardır ama küçük ölçeklerde kalmıştır, dozu hafiftir ve yaşamsal durumlarda kullanılmıştır.

Günümüzde ise ‘yalan’, her alanda işe yarar bir yöntem olarak kalıcı yerini almıştır.

Yalanın politikada kullanılmasını uygun gören İtalyan yazar Nikola Makyavel eğer bugünleri görseydi Prens adını taşıyan kitabını çocukça bulur, yeniden yazmak isterdi.

Bence politika alanındaki en başarılı yalancıya verilmek üzere bir ‘Makyavel Ödülü’ konmalıdır. Nasıl olsa bu ödüle seçici kurul bulmak çok kolaydır.

Yalan sokması ile zehirlenmiş alanlara gelince.

** *
Hukukun Yalanla Zehirlenmesi…

Yalan sokularak zehirlenmiş hukuk konusunda ülkemiz en görünür örneklerden birisini vermektedir.

Sahte deliller oluşturmak.

Yalancı tanıklar yaratmak.

Savcıları yönlendirmek.

Yargıçların kararlarını önceden belirlemek.

Gerekirse, davayı zaman aşımına götürmek.

Gereksiz ve haksız tutuklama kararı vererek zulmetmek.

Suçsuzlara suçlu kararı vermek.

Suçlulara suçsuz kararı vermek.

Gerçek suçları aklamak.

Aklanamayan suçları saklamak.

Hukukun yalanla zehirlenmesinin sonuçları bunlardır.

Öyle ki, artık iktidarda olanların içinde bile buna karşı sesler yükselmektedir. Bir toplumda hukukun yalanla zehirlenmesi yaşanıyorsa o toplumda ‘adalet’ yok demektir.

Toplumun en büyük kaybı da ‘adaletin kaybı’dır.

* * *

Medyanın Yalanla Zehirlenmesi…

Bir toplumda insanların en doğal haklarından birisi ‘doğru haber alma hakkı’dır. Bu da yazılı basının, sözlü basının özgür olması demektir. Medyayı kimilerini satın alarak, kimilerini ekonomik tehditlerle, güdümlü hukuk eliyle sindirerek baskı altına alan siyasal iktidar ‘medyayı zehirlemekte’, halkın doğru haber alma hakkını ortadan kaldırmaktadır.

Bu durum her alanı etkileyen bir toplumsal zehirlenmedir.

Bilgi kirliliği, taraflı yayıncılık, toplumsal algıyı etkileyerek ‘yalanı doğru-doğruyu yalan’ olarak göstermek bir ahlak suçudur.

Medyanın yalanla zehirlenmesi toplumsal ahlakın bu derece bozuluşunun hem nedeni hem de sonucudur.

* * *

Yaşamın Yalanla Zehirlenmesi…

Siyasal iktidar kendi yandaşlarına her alanda özel bir durum sağlayarak bir ‘yandaşlık hukuku ve ekonomisi’ yaratmıştır.

Böylece, yetenekli olmanın yerini yandaş olma almıştır.

Hakkı olan değil, yandaş olan kamu görevlerine atanmaktadır.

Konunun uzmanı değil, yandaş olana yer açılmaktadır.

En yandaş olanlar, ailenin içindekilerdir.

Sonra yakın akrabalar gelmektedir.

Sonra da yandaşlar.

Görevler onlarındır, kadrolar onlarındır, maaşlar, primler, zamlar onlarındır.

Okullarda yönetim görevleri onlarındır. Onların olan herkes gözdedir, dokunulmazdır.

* * *

Yalanla zehirlenmenin serumu ise,

7 Haziran sçimlerinde bu ‘Yalan İktidarı’nın yurttaşın oylarıyla iktidar gücünden uzaklaştırılmasıdır.

Türkiye’nin önündeki ‘Son Dönemeç’ budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ŞİİRİ KİM ÖLDÜREBİLİR Kİ?

s-4ca308985f248e45b23addbe1c624580e3d1b539

‘Şiiri kim öldürebilir ki?

Kedi gibi yedi canlıdır şiir. Ona işkence ederler, sokaklarda sürüklerler, üstüne tükürürler, alay ederler, etrafını dört duvarla çevirirler, sürgüne yollarlar ama şiir bütün bunları yaşar, tertemiz bir yüzle, gülümseyerek ortaya çıkar sonunda…’

Pablo Neruda söylüyor bu sözleri; ‘Confieso Que he Vivido’ adını koyduğu anılarında, ’Yaşadığımı İtiraf Ediyorum’.

‘Sanatsız bir toplumun damarları kopmuştur’ demiştir büyük ATATÜRK.

ATATÜRK Cumhuriyeti’nin kurumlarıdır Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası. Cumhuriyet’in kurumlarıdır Devlet Opera ve Bale Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü. Milli Eğitim Bakanlığı ‘Dünya Klasikleri’ni yayımlamıştır. ‘Tercüme Bürosu’ kurulmuş, dünyanın en iyi yapıtları çevrilmeye başlanmıştır. Bakan Hasan Ali Yücel’dir. Köy Enstitüleri’nin genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte.
O dönemde ‘devlet’, sanatın, kültürün kurucusudur, destekçisidir, yaygınlaşması için güç verenidir.

İsmet İnönü ve eşi Mevhibe hanımın Cumhurbaşkanlığı Konser Salonunda ayrılmış koltukları vardır. Her konseri dikkatle izlerler.

Bugünlere gelene kadar bu heyecan sürmese de sanat kurumlarına pek dokunan olmamıştı. Ama şimdi böyle değil.
AKP Döneminde Sanat:

AKP’nin temsil ettiği anlayış Batı kaynaklı evrensel sanata böyle bakmadı. Tersine, her fırsatta dile getirdiği hoşnutsuzluğunu ısrarla sürdürdü.

Sanatın muhalif tutumunu hiçbir zaman içine sindiremedi. Başbakanlığı döneminde Recep Tayyip Erdoğan’ın gazeteciler için patronlara ‘madem ki
paralarını siz veriyorsunuz, sizin söylediğinizi yapacaklar’ dediği despot anlayışı AKP yönetimi sanata da uyguladı.

‘Madem ki parayı devlet veriyor, o zaman bizim istediklerimizi yapacaklar’.

Bu anlayışla tiyatroda oyun seçimlerine müdahale ettiler. Oyun yasakları konuldu. Oyuncular hakkında soruşturmalar açıldı.

Operaya, ’kafa şişirici gürültüler’ dediler.
Baleye, ’çıplak kızlarla erkeklerin sahnesi’ gözüyle baktılar.
Dans sanatına ‘tövbe’ dediler, ’günahtır’.
Heykel zaten yasaktı. ‘Ucube’ deyip yıktılar.
Resim her zaman kuşkuluydu. ‘Kadınlar örtülü mü, değil mi? gözüyle dolaştılar.
Şiir, ilahi olursa iyiydi, öykü, roman hep sansürden geçmeliydi.

Sonunda, evet sonunda, bakın ne oldu?

* * *

Sonunda, ’devletin sanattan elini çekmesi’ üzerine kurulu bir plan buldular.

‘Devlet sanattan elini çekmeliydi, çünkü sanat özgür olmalıydı’.

Planları buydu. Görünüş ‘sanatın özgürleşmesi’ olduğu için de taraftar da buluyordu. Oysa, sanatın her dalına böyle müdahale eden, sanatçıyı her fırsatta kötüleyen bir anlayışın ‘özgür sanat’ amacı olabilir miydi? Elbette olmazdı.

Amaç, sanatı devlet hizmetinin dışına çıkarıp desteksiz bırakmak, sonra da kendi yandaşı olarak çalışacaklara ‘örtülü ya da örtüsüz destek vermek’ti.

Yeniden ‘Saray sanatçıları’ dönemine dönmeyi hedefliyorlardı.

Saray mızıkacıları.

Saray oyuncuları.

Saray kasidecileri.

Sanatı bu kafese hapsedip refahla ödüllendirmek, bilip yaptıkları tek şeydi.

Aydın sanatçıların karşı çıktığı budur.

Aydın sanatçıların kaygı duyduğu bu ‘despot din devletinin güdümündeki sanat görünümlü icazetli gösteriler’dir.

Bu politik girişimi destekleyen kimi bilinçli, kimi bilinçsiz sanat çevresi insanları bu iktidarın politik tutumuna ‘evet ama yetmez’ diyenlerin durumuna düşmektedirler.

Sanata yapılan bu kasıtlı darbeye karşı çıkması gerekenler sadece sanatçılar değil, bütün sanatsevenlerdir.

Hemen belirteyim ki, bu despot anlayış sanat alanından da elini eteğini çekecektir.

Toplumun bilinçli direnişi bu despot iktidar anlayışını sandığa gömecek, sanatı da, hukuk gibi, eğitim gibi, özgür basın gibi üzerine çöken karabasandan kurtaracaktır.

Merak etmeyin, ’şiiri kim öldürebilir ki?’…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

GENÇLERİMİZ VE DÜNYA GENÇLERİ

2000px-World_map_pol_2005_v02_tr.svg

Prof. Dr. Aysel Ekşi’nin kitabı, eşi eski dostumuz Oktay Ekşi’nin bir mektubuyla geldi. Aysel Ekşi rahatsız olduğu için kitabı, eşi iletiyordu. Yıllardır tanıdığım, birlikte bir çok çalışma yaptığımız değerli Prof. Aysel Ekşi bir süredir hastaydı. Ama son yapıtı olan ‘Türkiye’de ve Beş Kıtada Gençler’ çalışması artık okuyucuya ulaşmıştı.

Bu çalışma bir dünya kültürü yapıtıdır.

Çocuklar ve gençler bir toplumun sosyal kültürünün aynasıdır. (Buna kadınların durumunu da eklemek gerekiyor elbette). Beş kıtada gençlerin durumu ülkemizde yapılmış ilk çalışma. Amerika’dan Hindistan’a, Suudi Arabistan’dan Japonya’ya kadar beş kıtada gençlerin durumu iki çok önemli toplumsal gerçeği ortaya koyuyor:

Dünyada ailenin değişimi ve kuşaklar arası iletişim,

Gençlerdeki değerler değişiminin süreci ve nedenleri.

Bizim gençlerimizin de benzer değişimleri yaşadıklarını düşünürsek konunun önemini çok daha iyi anlarız.
Çalışmanın eğitim kurumları için, öğretmenler için, toplumbilimciler için, psikoglar, sosyal psikologlar için, her kademede yöneticiler için önemi açık.Değerli meslekdaşımız Aysel Ekşi’yi bu yapıtı için de ayrıca kutluyorum.

En kısa zamanda sağlığına kavuşmasını diliyorum.

* * *

Yakın bir zamanda kaybettiğimiz değerimiz Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu da yaşadıkları ve yaptıkları ile yakından tanımamız gereken bir bilim insanımız.
Lisedeki başarısı nedeniyle okulun bursuyla Amerika’ya kimya mühendisliği öğrenimi için gönderilen Oktay Sinanoğlu Berkeley ve MİT’deki eğitimlerini başarıyla bitirerek 26 yaşında Yale üniversitesi profesörü oldu. En genç profesör olarak başarıdan başarıya koşan Prof. Oktay Sinanoğlu ülkesine döndü.

Türkçenin her alanda savunusunu yapan bu yetkin bilim insanımız ulusal kimliğimizin önemini de yaşamı boyunca vurguladı. Ülkemiz gençlerinin son yıllarda ‘altın elma’sı olan Amerika’da üstün başarı kazanmış genç bilim insanının kendi ülkesine yaptığı vurgu toplumumuza örnek olmalıdır.
Burada hiç bir somut hedefi olmadan Amerika hayranlığı yaşayan gençlerimiz yaşam felsefelerini sorgulamak için düşünmelidirler:

Ben yaşamımın anlamını nerede arıyorum?
(Para kazanmakta mı?, ünlü olmakta mı, buradan kaçmakta mı? Ya da?)

Benim dünya görüşüm var mı? Varsa nedir?
(Dünyayı nasıl görüyorum? Neyle ölçüyorum? Yoksa hiç mi?)

Kendimden ne bekliyorum?
(Kendimden bir şey bekliyor muyum ya da çevreden mi bekliyorum?)

Ülkemi neden beğenmiyorum?
(Başka ülkeleri neden beğendiğimi biliyor muyum?)

Bana düşen bir sosyal sorumluluk var mı?
(Yoksa ben çıkarıma bakarımcı mıyım?)

Bu soruları kendisine sormadan bir yerlere gitmeye çalışan genç insan,
Acaba yaşam mücadelesinden (umarsızca) kaçmaya mı çalışıyor?

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu bu denli başarılı iken (ve elbette Amerika’nın en üst konforuna, en yüksek prestijine sahip iken) neden ülkesine döndü?

Bu konunun da düşünülmesi gerekiyor.

Başarı gittiğin ülkede değil, senin kendi zekanda, senin kendi iradende, senin kendi çalışkanlığındadır.

Dünyanın neresine gitsen, elbette kendini götüreceksin.

Dünyanın neresine gidersen git, kendine karşı da, dünyaya karşı da, yaşama karşı da sorumlu olacaksın.

Prof. Dr. Aysel Ekşi de, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu da bize bu sorumlulukların örneklerini verdi.

Hayatın güzelliği de yaşadıklarımız ve yaptıklarımızdır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın