NEDEN ŞİDDET TOPLUMU OLDUK?

download (1)

Danışmanlığını yaptığım Çocuk Yuvası’na yeni bir erkek çocuk gelmişti. Beş yaş grubuna alınan çocuk kısa sürede yuvaya alıştı. Sağına soluna bakınıp durumu gözden geçirdi,sonra da egemenliği eline geçirmeye başladı. Yöntemi kendi yaşına uygun bir zorbalıktı. Kızların saçını çekiyor,erkek çocuklara oyuncakla vuruyor,çevresini korkutuyordu. Uyardık,anlattık,hakkı olmadığını söyledik,olmadı. Ailesiyle görüştük,onlar da bir şey yapamadılar. Gruptaki çocukların aileleri şikayete başladılar. Tam o günlerde gruba yeni bir erkek çocuk geldi. Ertesi gün bizim eski zorba ağlayarak geldi. Yeni gelen çocuk elindeki oyuncağı kafasına vurmuştu. Bizim astığı astık,kestiği kestik küçük zorbamız uysallaşıverdi. Yeni gelen de gruba uyum sağladı. Sorun çözülmüştü.

Bu olay beni çok düşündürdü. Sonra,yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçeği de öğrendik.

Zorbalık,sahibine zarar vermeye başladığı zaman biter. Ya da zorbanın kendisine zarar geleceğini anladığı zaman zorbalıktan vazgeçtiği bilinir.

Korkmak,kaçmak,boyun eğmek,kabul etmek zorbalığın artarak sürmesine yol açar.

Zorbalığı önlemenin yolu,zorbayı önce pişman etmek,sonra da cezalandırmaktır.

Cezalandırılmayan zorbalık sinsi sinsi etkisini sürdürür.

* * *

Öfke,beyindeki limbik sistemin parçası olan amigdalanın uyarısı ile ortaya çıkar. Limbik sistem,beynin en eski bölümüdür ve yaşam becerilerinin programını yürütür. Ancak,öfke uyarıları beynin ön lobunda prefrontal bölge tarafından kontrol edilir. Bu bölge de,gelen uyarıları seçme,değerlendirme ve doğru kararlar verme merkezidir.

Uygar insan,içgüdülerini ve dürtülerini aklıyla kontrol edebilen insandır.

Öfkenin göz karartan şiddeti, ancak akıl yoluyla kontrol edilirse doğru bir davranışın enerjisi olabilir.

Uygar ve bilinçli insan,bu nedenledir ki doğru kararlar verebilir,içgüdülerinin ve dürtülerinin esiri olmaz.

Toplumumuzun bu denli şiddete sürüklenmesinin önemli nedeni,toplumu etkileyen liderlerin şiddete yönelik davranışlarıdır.

Öfke ve şiddet davranışını bütün siyasetinin temeli yapan Recep Tayyip Erdoğan,kendi yandaşları için etkili bir liderdir.

‘Öfke de bir siyasettir’ diyen R.T. Erdoğan şimdi Cumhurbaşkanıdır. Kişiliğinin de payı olan siyasetinin temelini oluşturan ‘öfke-şiddet-saldırı-suçlama siyaseti’ başında olduğu partinin siyasal yöntemi olmuştur.

Öfke davranışı yapısal olarak şiddettir.

Öfke,saldırının duygusal temelidir.

Öfke ve saldırıyı sürekli rakiplerini aşağılamak,küçümsemek için kullanan siyaset,kaçınılmaz olarak suçlama ve cezalandırma hedefine yürüyecektir.

Bu politikanın iki önemli sonucu olmuştur:

Birincisi,toplumun her kesimine şiddetin egemen olması ve şiddetin bir sorun çözme yolu olarak benimsenmesi.

Yaygınlaşan kadına şiddet,günlük hayatta yaşanan şiddet (kartopu cinayeti,trafik kavgaları,yanbaktın cinayetleri gibi) bu etkinin örnekleridir. Liderin örnek olması dalga dalga topluma yayılmıştır,daha da yayılacaktır.

Kadın konusundaki siyasal iktidar söylemleri bu şiddeti bir anlamda kabul edilir kılmaktadır.

Bu öfke ve şiddet politikasının ikinci önemli sonucu toplumun karşıt kamplara ayrılmasıdır. Dindar olan-olmayan,Müslüman-kafir,Sünni-alevi,bizden olan-olmayan gibi ayrımcılık topluma verilen kalıcı zararlardır.

Bu öfke-şiddet-suçlama sarmalında bilinçli insan üzülüp kızmakla yetinecek ama bilinçsiz bir minibüs sürücüsü kendisini istediğini yapmakta haklı görecektir.

Camı kırılan esnaf kartopunu atan yetişkin bir insanı bıçaklamakta yanlış bir şey görmeyecektir.

Bülent Arınç’ın ‘bize oy vermeyenler bizden nefret ediyorlar’ sözü kaygılı bir saptamadır. Ama bu nefrete kendi tarafının nasıl yol açtığını söylemeye cesaret edememektedir. Daha önceki bir iki cılız çıkışının nasıl azarlanıp sindirildiğini unutamaz.

Kitlelerin böyle ayrıştırılıp kamplaştırılması dünya tarihinde ülkelerin iç savaşlarının nasıl çıktığını anlatmaktadır.

Sorunun çözümü zorbalığın önce durdurulması,sonra da cezalandırılmasıdır.

Bu da öncelikli görevin AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması olduğunu açıkça gösterir.

Bunun yapılamamasının Cumhuriyet tarihinin en büyük yanlışı olacağını hiç kimse unutmamalıdır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ÖZGECAN’IN KATİLLERİNİ SAVUNMAK

downloadÖzgecan 20 yaşındaydı. Evine gitmek için minibüse bindi.

Sonrasını biliyorsunuz. Ulusal bir utanç olarak tarihimize silinmez bir leke kazındı.

Mersin Barosu ‘Hiçbir avukat onu savunmayacak’ diye açıklama yapmış.

Ben avukat olsaydım o katilleri savunurdum.

Bakınız, nasıl savunurdum?

* * *

‘Evet sayın yargıç, müvekkillerim suçludur. Bu suçu işlediler ve cezalandırılmaları gerekir. Ama bu suçu cezalandırırken, bu suça ortak olanları da cezalandırmanız gerekir’ derdim.

Yargıç, elbette, ’ortakları mı var?’ diye soracaktı.

‘Evet sayın yargıç, bu suçun ortakları var’ diyecektim.

Bilmemiz gerekir, bu suçun ortakları vardır.

Bu ülkede işlenen kadın cinayetlerine ses çıkarmayanların hepsi de bu suçun ortaklarıdır. Onlar, bu tür insan olamamış yaratıkları cesaretlendirmişlerdir.

‘Örtünmemiş kadın perdesiz eve benzer. Ya satılıktır ya kiralık’ diyen kişi, bu kişiye hak verenler, ses çıkarmayanlar bu suça çıkan yola taş döşemişlerdir. Suçun ortaklarıdır.

Kadının görünen her yerini ‘erkeğin tahrik unsuru’ sayanlar, kadının görünmez olmasını savunanlar bu suçun gerekçelerini oluşturmuşlardır.

Kadının boşanma hakkına sessizce karşı çıkıp da onların hukuk karşısında eşit sayılmalarına karşı çıkanlar bu cinayeti işleyenleri, bu cinayeti örtenlerin vicdanlarını karartma suçunu işlemişlerdir.

Kadını erkeğin malı, erkeği kadının sahibi sayan anlayış sahiplerinin hepsi de bu cinayetin ortağı sayılmalıdır.

Çünkü…?

* * *

Çünkü;

Uygar insanın en önemli ölçütü, kadına bakış açısıdır.

Uygar toplumun en önemli ölçütü, kadına bakış açısıdır.

Uygar bir toplumda, bir kadın tek başına, günün her saatinde, yalnız olarak bir yerden bir yere gidebilir. Bir kamu aracına, bir otobüse, bir minibüse, bir taksiye binebilir. Hiç rahatsız edilmeden istediği yere gidebilir.

Bu ülkede, bunun yaşanabileceği tek bir yer var mıdır?

Bir köy, bir kasaba, bir kent var mıdır?

Yoksa, ki elbette yok, hiç kimse uygar olduğumuzdan söz etmesin.

Bunları tek başına bir erkek yapabilir mi?

Elbette yapabilir.

İşte, Mustafa Kemal’in ülkesinde görmek istediği kadın-erkek eşitliği buydu.

Kadını toplum hayatından dışlayan, kadını eve kapatan anlayışı ortadan kaldırmak istemişti. Kadına erkekle eşit değer veren bir toplum yaratmak istemişti.

Yıkmaya çalıştığınız Atatürk Cumhuriyeti budur.

Şimdi, kadınlarınızı korumuyorsunuz.

Şimdi kızlarınızı korumuyorsunuz.

‘O da çıkmasaydı’ diyorsunuz.

‘Ama o da tek başına canım’ diyorsunuz.

Mazeret bulmaya çalışıyorsunuz.

Susuyorsunuz.

Cumhuriyeti yıkmaya çalışıyorsunuz.

Bu suçun, bu suçların gizli ortaklarısınız, sessiz ortaklarısınız.

Gökdelenleriniz varmış. Hiçbir değeri yok.

Lüks arabalarınız varmış. Sizin değeriniz yok.

Yetkiniz varmış. Elinizden alınmalı o yetkiler.

Özgecan’a yapılanlar, hepinizin suçudur.

Hepiniz yargılanmalısınız.

Hepiniz cezalandırılmalısınız.

‘Sayın Yargıç, savunmam budur’.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ŞAİR VE DÜŞÜNÜR

 

ataol-behramoğlu

Kardeşim Ataol Behramoğlu,

50. Sanat yılın İstanbul’da kutlandığı akşam (31 ocak 2015) ben İzmir’de Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’nın muhteşem konserinde idim. Senin aramızda olduğunu düşündüm,ben de senin kutlama gecendeydim.

50. Sanat yılı kutlaması güzel bir şeydir. Bir şairin,bir yazarın,bir ressamın,müzisyenin yıllar boyu süren yaratısının değerlendirilmesi güzel bir şeydir. Gene de bana göre eksik olan bir şey var. Eksik bir tanımla kutluyoruz sanatçıyı.

Kutlamamız gereken sanatçının yaşamıdır. Onun yaşamı,nice sınavlardan geçmiş,nice acılardan süzülmüş,nice sevinçlerden damıtılmış yaşamı kutlanmalıdır.

Onun yaşam seçimleri kutlanmalıdır. Bu insanı metalaştıran sisteme teslim olmayışını kutlamalıyız. Bu çağdaş köleliğe isyan edişini kutlamalıyız. Pek çok yetenekli insanın sistemin açtığı fırsat kapılarına koşuştuğu bu çağda bütün bunlara sırtını dönmesini kutlamalıyız.

Yetenek kadar,hatta daha da fazla önemli olan dürüstlüğü,insanca namusu kutlamalıyız.

Yaşamın uzun yılları içinde hep doğruyu arayan,dünün doğrusunu bilerek geleceğin doğrusunu da gören insanca sezgiyi kutlamalıyız.

Kutladığımız aslında bunlardır.

Ama neden 50. Yıl?

Ataol 50 yıldır mı yazıyor? 50 yıldır mı düşünüyor?

Onun arkasında Aydınlanmanın yüzyılları yok mu?

Onun düşünce yapısında ortaçağdan kurtulup yeniçağa geçişin yüzyılları yok mu?

Hepimiz,bugün ne olduksa onu Gütenberg’lere,özgür bilgi adına acı çekenlere,Galile’lere borçlu değil miyiz?

Sokrates’in bize kattıkları aklımıza,sezgimize 2500 yılı eklemiyor mu?

Bizler,hepimiz,binyılların sonuçlarıyız.

Yaşamımızın anlamı da bu binyılların doğrularını bizlerden sonraki binyıllara aktarmaktır.

Cesaretle,dürüstçe,bildiğimiz gibi,yapabildiğimiz kadar.

Ataol kardeşim bunu yapanlardandır.

Onu kutluyorum. Daha nice yaşam,daha nice yapıt onu bekleyecektir.

* * *

Bozkurt Güvenç. Bir Aydınlanma düşünürü.

Yeni kitabı ‘Demokrasi-Din-Devlet’ geçmişten günümüze bu konuları aydınlatıyor.

Engin görüşlü bir kültür insanının ülkesine bir armağanı. Üzerinde düşünülmesi gereken,yaşamın içindeki kavramları kendine özgü bir duyarlılıkla açıklamak kolay değil.

Bozkurt öğretmenim,bir konuyu önce inceler,boyutlarını görür,sonra da ilişkilerini irdeler ve sonuçlara varır.

Japon kültürünü böyle inceledi. Türk kültürünü böyle inceledi. Kadın sorunlarını gözlemledi,yazdı.

Şimdi de güncel konularımızı ele aldı. O da yüzyılların birikiminden gelen bir kültür insanı. Yeni kitabını kutluyorum.

* * *

Cumhuriyet gazetemiz zor bir süreçten geçiyor. Gazetemizin hiçbir zaman kolay süreci olmadı. Bu süreçte önemli olan gazetemizin varlığıdır. Cumhuriyet gazetemiz,pek çok yerden eleştirilen,saldırılan bir Cumhuriyet kurumu. Her şeyden önce onun varlığını korumalıyız. Kurum içi tartışmalar çok zaman olmuştur,olur da. Karar organlarında bulunmadığım için bu konuya girmek istemem. Sadece,geldiği günden beri gazetemiz için içtenlikle,yetkinlikle çalıştığını gördüğüm Utku Çakırözer’in etkin görevini sürdürmesini isterim. Her şey gazetemiz içindir.

Bu zor süreci de elbirliğiyle geçirebiliriz ve geçirmeliyiz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

SOKRATES’İN ÖLÜMÜ

514_Sokrates

Sokrates. Eski Yunan filozofu.

Doğumu: M.Ö. 399, ölümü: M.Ö. 469

Çalışmalarından dolayı suçlanarak yargılandı. Ölüme mahkum edildi. Kaçırılma önerilerini kabul etmedi. Baldıran otu zehirini içerek öldü.

Sokrates’in ölümü, bir razı oluş, bir teslim oluş değil, tersine, bir meydan okuyuştur. O, ölümsüzlüğü seçti. Ölümü, onu suçlayanları, onu yargılayanları mahkum etmiştir.

Sokrates’in ölümü de, sözleri gibi, yaşamı gibi, 2500 yıldır yaşayan bir derstir.

Ünlü ‘Savunma’sında söylediklerinden bir seçme sunuyorum:

‘ Beni eskiden beri suçlarlar;üstelik bunları en çok etki altında kalabileceğiniz çağlarda, kiminiz daha çocuk ya da delikanlıyken kulaklarınıza doldurmuşlardır. Hem bu suçlamalar, karşılarında kendilerini yanıtlayacak kimse yokken, benim arkamdan oluyordu.’

‘…. Ne diyorlar beni lekeleyenler?Okuyalım suçlama edimlerini.

Sokrates suçludur.

Yeraltında, gökyüzünde olup bitenleri araştırıyor, açıkça, eğriyi doğru diye gösteriyor, başkalarına da kendisi gibi olmalarını öğretiyor.

Suçlamanın aşağı yukarı özü bu.’

* * *

Sokrates’in suçlanmasının asıl nedeni ‘soru sormasıdır’.

Çünkü, ’soru sormak’ gerçekten de tehlikelidir.

Soru sormak; bilinenlerin, kabul edilmiş olanların sorgulanmasıdır. Sorgulanan şeyin de hiç de bilinen gibi olmadığı ortaya çıkabilir. Sorgulanan şey, kabul edilmiş olanın doğru olmadığını ortaya koyabilir.

Bu nedenlerle de ‘soru sormak’, dogmaların egemen olduğu bütün ortamlarda tehlikeli sayılmış, suçlanmıştır.

Soru sormak, daha sonra anlaşılacağı üzere, bilimin temeli olmuştur.

Bilmek, bilgiyi aramak, tarih boyunca ‘soru sormak’ ile başlamıştır.

Milattan önce 400’lerle milattan sonra 2015’ler arasındaki 2500 yıla yakın zaman diliminde hiçbir şeyin değişmediğini görmek hem acıdır hem de öğretici.

Sokrates, soru sorarak döneminin tabularını yıkıyordu.

Bu nedenle tehlikeliydi, bu nedenle suçlandı, bu nedenle ölümle cezalandırıldı.

Ama bu 2500 yıl, soru soranların bilimsel buluşlar yaptığı, yeni icatlarla uygarlığı geliştirdiği yüzyıllar oldu.

Bu gelişme de kolay olmadı. Ortaçağın dogmaları, din adına, engizisyon mahkemeleriyle, aforozlarla ‘soru sorma’yı mahkum eden kararlara imza attı. Bilimle uğraşanlar yakıldı, öldürüldü, sürüldü.

Sonuçta kazanan gene bilim oldu.

Bilimle çatışan din değildir, dogmadır. Dogma, yani bağnazlık din temelli olabilir, gelenek temelli olabilir, her türlü kaynaktan doğabilir. Dogma, kendinden başkasına yaşama hakkı tanımayan bir körinançtır.

Milattan önce de böyleydi, milattan sonra da böyledir.

İnsanlık bu bin yıllık çatışmayı çözebilecek mi?

* * *

İpotekli akıllar, ambargolu iradeler belki de her zaman olacaktır. Bunlar bir süre, egemenler tarafından kendi iktidarları için kullanılacaktır. Ama başarıları asla sürekli olmayacaktır.

Sonları gene aynı ipotekli akıllarla, aynı ambargolu iradelerin eliyle gelecektir. Çünkü, bu kendi içine kapalı çemberlerin gelişme olanakları yoktur.

Dünyaya da, geleceğe de özgür akıllı insanlar, özgür iradeli insanlar yön vereceklerdir.

Onlar, acılardan geçerek insanın evrensel doğrularına sahip çıkacaklardır.

Sokrates, ölümüyle de en büyük dersi vermiş, kendi iradesiyle ölümsüzlüğü seçmiştir.

Onun için bugün de yaşamaktadır. Yarın da yaşayacaktır.

Onun cesareti, onun yolu hepimizin ışığıdır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KENDİ ÜLKESİNİ FETHETMEK

karsilama_cumhurbaskanligi_sarayi

Viyana Belediye Başkanı’nı ziyaretimizde binanın girişinde iki taraflı merdivenlerde büstler görmüştük. Dünya uygarlığına imza atmış insanların büstleriydi bunlar. Sokrates, Solon, Diderot gibi kişiler aklımda kalmış. Düşünce dünyasının, insan haklarının, hukukun, siyasetin insanları uygarlığın mimarları olarak anılıyordu.

Bizim Cumhurbaşkanlığı sarayının girişine dizilen 16 Türk Devletinin askerlerinin kılıçlı, kalkanlı heykellerini görünce aklıma bu ziyaret geldi. Acaba, bu saraya gelecek olanlara kılıçtan, kalkandan başka gösterecek bir şey kalmamış mıydı 16 Türk devletinden? Elbette vardı, elbette kalmıştı. Yüzyıllar boyunca İbni Sina’lar, Farabi’ler, Ali Kuşçular, Mevlana’lar, Yunus Emre’ler de vardı. Ya bu son Cumhuriyetin yaratıcıları neredeydi? Paraların üstüne koyduğunuz mimarlar, matematikçiler, tıp insanları yok muydu? Elbette vardı.

Ama seçilen figürler kılıçlı, kalkanlı askerlerdi.

Viyana, ‘aklın temsilcileri’ni seçmişti.

Ankara, ’askeri fethin temsilcileri’ni seçiyordu.

Peki ama neden? Neden ordular gönderip fethetmenin özlemini çekiyor bu ülkenin yöneticileri?

Akıl, onu seçen ülkelere yeni buluşlar, yeni icatlar ile bilimde, teknikte ilerlemeler kazandırmıştı. Aklı seçen ülkeler her alanda başarılar kazandı. Bugün yaşanan fark budur.

Şiddeti, kılıcı, fethi seçen ülkeler ise giderek geriledi, fethettiği ülkeleri terk etmek zorunda kaldı, geride bıraktığı acıların, kanın, gözyaşlarının bedellerini çok acı ödedi. Osmanlı İmparatorluğu da böyle çöktü, İngiliz İmparatorluğu da adalarına böyle çekildi, Fransa da, İspanya da, Portekiz de bugünkü sınırlarına böyle çekildi.

Ders alan aldı, almayan öğrenmeye devam ediyor.

Ama artık Türkiye’nin fethedeceği ülke de kalmadı.

Kılıçla kalkanla ülke fethetmek tarihin geçmişine gömüldü.

Şimdi ne yapacaksın?

Elinde iktidarın kılıcı var. Fetih diye yanıp yakılıyorsun. Çevrende fethedilecek ülke yok. Bu durumda yapılacak şey,

‘Kendi Ülkeni Fethetmek’.

İşte, AKP iktidarı da bunu yapıyor.

Kendi topraklarını fethediyor.

Yüzyıllık ağaçları fethediyor. Kesiyor, yıkıyor, köklerinden söküyor. Zeytin ağaçları, meşeler, köknarlar, sedir ağaçları, ormanlar fethediliyor. Arsa olarak ölçülüyor, biçiliyor, satılıyor, yağmalanıyor.

Yurt toprakları fethediliyor. Deşilip altından maden çıkarılıyor, bağrına siyanür dökülüp zehirleniyor. Yıllarca ot bitmeyecek duruma getiriliyor.

Dahası, köle pazarlarında satılır gibi yabancılara satılıyor. Araplar en gözde müşteriler. İsrailliler, Almanlar, İngilizler kilometre karelerce toprak alıyor, satanlar ellerini ovuşturup seviniyor.

Atatürk Orman Çiftliği fethediliyor. Üzerine izni alınmamış bir saray yapılıyor. Olsun, nasıl olsa hesap soracak kimse yok.

Sıra Anıtkabir’in fethinde ama onun daha zamanı var. Şimdi sırası değil. Onun da sırası gelecek.

* * *

Fetih dedin mi sınırı olmaz.

Hukuk fethediliyor. Yasasıyla, kurullarıyla, yargıçlarıyla, savcılarıyla hukuk fethediliyor.

Eğitim fethediliyor. Laik eğitim kılıçtan geçiriliyor. ‘Dindar ve kindar nesiller’ yetiştirilmek için din eğitimi araç yapılıyor. Aklın özgürlüğü ortadan kaldırılıyor ki dogmanın robotları istenileni sorgusuz

sualsiz yapsın. Özgür iradeye ambargo konsun ki kişi efendisinin kulu kölesi olsun.

Piyasa fethediliyor. Piyasada iş yapacaksan fatihlerin yanında olacaksın. Eğer fetihçilerin yanında değilsen hiçbir alanda iş yapamazsın.

Basın-yayın fethediliyor. Siyasal iktidarın yanında değilsen kuşatma altına alınıyorsun. Her yönden baskı altına alınıyorsun, yaşama koşulların ortadan kaldırılıyor.

Kolay değil, kendi ülkeni fethediyorsun.

* * *

Her fethin ciddi sorunları vardır.

Fetih ganimet demektir. Yağmalanan yerler, esir edilen köleler, sönen yuvalar, acı çeken insanlar, fetihlerin görünmeyen yüzleridir.

Fetihlerin sonu da vardır. Ganimet paylaşımında kavga çıkar, esirler ayaklanır, köleler isyan eder, acı çeken insanlar hesap sorar.

Gün gelir, imparatorluklar çöker.

Ve güneş gibi bir Cumhuriyet doğar.

Ampul söner, güneş dünyayı yeniden ısıtır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

FEDAİ

NinjaSoftware

İnandığı bir dava uğruna canını vermeyi göze alan kişidir ‘fedai’. Paris’te yaşanan trajedi bu çağda yaşanmaması gereken bir vahşet olarak düşünülür ama işin aslı öyle değildir.

İnsanların bir gün, bir saat fazla yaşamak için çırpındığı, koşuştuğu bir dünyada nasıl oluyor da genç insanlar öleceklerini bile bile kendilerini ateşe atıyorlar.

Muhammet Atta, hayatından vazgeçmiş bir psikopat değildi. Almanya’da makine mühendisi olmuş, geleceği parlak bir Arap genciydi. Ama uzun süreler içinde arkadaşlarıyla planladığı 11 eylül saldırısını gerçekleştirdi ve kullandığı uçağın içinde can verdi.

İnanç, işte bu denli güçlüdür. İnançla girişilen bir dava her şeyi göze aldırır, ne açlık ne susuzluk, ne yorgunluk, ne can, ne canan. Her şey gözlerden silinir ve amaç gerçekleştirilir.

Kurtuluş savaşımız da inançla kazanılmıştır. Vatan için kendilerini feda etmeye hazır subaylar, din uğruna şehit olmaya hazır imamlar, müftüler, namus için her şeyi göze alan muallimler, gençler, erkekler, kadınlar bu savaşı kazanmışlardır.

Vatan, din, namus, onur, şeref insanları ‘fedai’ yapacak inanç kavramlarıdır.

Kölelik, esaret, aşağılanma da insanlarda özgürlük adına, insan olma adına ölümü bile göze aldırır. Spartaküs liderliğindeki köle isyanları bunun örnekleridir.

Dünyayı günümüzde kana bulayan koşullar dikkate alınmadan Paris katliamını anlama olanağı yoktur.

Amerika, yakıp yıktığı ortadoğuyu petrol gibi doğal kaynakları ele geçirmek amaçlarını hiç dile getirmeden ‘demokrasi’ gibi ‘özgürlük’ gibi kavramları kendi vahşetine alet ederek ne yaptığını hiç düşünmedi. Oysa 11 eylül saldırısı da, El Kaide de kendi yarattığı sonuçlardı.

Paris saldırısı da artık ölümcül sonuçlara uzanan yaşam çatışmalarıdır.

Sömürgeleri olan Cezayir’den gelip de Fransa vatandaşı olan binlerce kişi eğitim olanakları açısından, iş bulma açısından, yaşam koşulları açısından gerçekten eşit koşullarda mıdır?

Elbette, koşulların eşit olmaması bir karikatür dergisini hedef alıp katliam yapmak için neden olamaz. Ama burada, saplantılı bir öfkenin neye odaklanacağını kimse bilemez.

Saplantılı öfke.

İnsanların haksızlığa uğradığı duygusu.

İnsanların dertlerini anlatamaması.

İnsanların sürekli aşağılanması.

İnsanların haksız eşitsizlikler içine itilmesi.

Her anlamda yapılan ayrımcılık. Din, etnik köken, milliyet, cins, ırk ayrımcılığı.

Amin Malouf’un ‘Ölümcül Kimlikler’ kitabı bugünlerde okunmalı.

* * *

Saplantılı öfkeyi kontrol edecek olan, kişisel planda ‘özeleştiri’dir. Bilinçli yaşamın temeli olan özeleştiri.

Özeleştiri, yani, ’bu duruma gelişte benim payım nedir?’ diyebilmek. ‘Ben neyim, neredeyim, ne yapıyorum?’ diye sorabilmek. ‘Benim yaptığım kime, kimlere yararlı oluyor?’ diye düşünebilmek.

Özeleştiri; kendi yanlışını görebilmek, bunu kabul edebilmek, durumu düzeltmeye çaba harcamak demektir.

Kişisel planda bunu sağlayan da ‘eleştirel düşünce’dir.

İşte, ’inanç’ ile ‘bilinç’ arasındaki fark da budur.

‘Bilinçli insan’, saplantılı öfkeden kurtulur, başkalarının yönettiği bir robot olmaz, inancıyla körleşen bir silah olmayı kabul etmez.

‘Bilinçli insanların’ toplumu ise elbette ‘örgütlü toplum’dur. Örgütlü toplum, toplumsal alanın ortak yaşam alanı olmasını sağlayan demokrasi’nin güvencesidir.

Demokrasi, güdümlenmeye açık kişilerin seçimden seçime oy verdikleri bir sistem değildir.

Demokrasi, ortak bir yaşam alanının bütün sorumluluklarının farkında olan, birbirlerine saygılı, ayrımları kaldırmış, dayanışmacı bir yaşam biçimidir.

İşte, bilinçli bireylerin bilinçli demokratik toplumunda hedef ‘birlikte yaşamak’tır.

Birey, bu bilince ulaşamazsa, saplantılı öfkesiyle yaşarsa, toplum da onu dışlarsa, ’birlikte yaşamak’ hedefi, ’ötekini öldürerek kendini varetmek’ çabasına dönüşür.

Aydınlanma kültürü bir ortak yaşam projesidir.

Bu proje, ortaçağı geride bırakmak, yeni bir çağı başlatmak projesidir.

Ne var ki, kendi ortaçağlarını aşamayan bireyler, hangi toplumda olursa olsun ‘bilinçli yaşam ortağı’ olamamaktadır.

Toplumsal koşullar da bu saplantılı öfkeyi beslerse ‘yaşam arzusu’, kendini feda ederek öldürme ve ölme kararına dönüşmektedir.

İnancı bilince çeviremeyen kişiler ile bu kişilerin fanatizme açık toplumu her türlü tehlikeye açıktır.

Emperyalizmin saçtığı tohumlar ne yazık ki zehirli çiçeklerini açmakta, insanlar da, insanlık da acı çekmekten kurtulamamaktadır.

İşte, önemi gün çektikçe büyüyen, uygarlığın evrensel temeli olan Aydınlanma Kültürü’ bu nedenle değerlidir.

Bu kültürü, emperyalist kapitalizmin yeni versiyonu olan ‘küreselleşmiş dünya’ olarak içini boşaltan Batı dünyası daha pek çok felaletin hem nedeni hem sonucu olmaya devam edecektir.

Türkiye’nin bu olaylardan çıkarması gereken ders mi? Onu da haftaya görelim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

HAYAT BANA NE VERDİ?

improving-life-health-hiking-nature

Görsel: Time.com

 

‘Bakalım, 2015 yılı bize ne getirecek’.

Bu iki sorunu yanıtı piyango biletlerinde, burçlarda, fallarda aranıyor. Olumlu bir yanıt alınmayınca da ‘şanssızlık’, ’talihsizlik’, ‘kısmetsizlik’ sorumlu tutuluyor. Elbette bir de ‘kaderim böyle’ tesellisi var.

Gerçekten böyle mi? Hayatta ‘şanslılar-şanssızlar’, ’kısmet-liler-kısmetsizler’ mi var? Yoksa, bunlar avunma mı, teselli arayışı mı? Kadere inanmak insanın bir sığınak arayışı mı?

‘Türkiye buna layık değil’ klişesi de var. Gerçek mi? Türkiye bugün içinde bulunduğu duruma layık mı, değil mi?

İnsan hayatında elbette rastlantılar var. Toplum hayatında da elbette kesişmeler var. Aslında, rastlantı dediğimiz de çeşitli vektörler arasındaki kesişmelerdir. Koşullar, olaylar, kişiler birbiriyle çeşitli zamanlarda ve mekanlarda kesişir. Bu kesişmelerin sonuçları da hangi etkenlerle belirlenir.

Birinci etken;insanın farkındalığıdır.

Farkındalık, karşılaşılan şeyin ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden olduğunu anlamak demektir.

Farkındalık, kişinin bakış açısına, perspektif genişliğine, vizyon derinliğine göre değişir.

İkinci etken;kişinin neye hazır olduğudur. Bunu belirleyen de kişinin birikimidir, donanımıdır.

Üçüncü etken de; kişinin neyi hak ettiğidir. İnsan ancak hak ettiği şeyle rahat eder, ona güven duyabilir.

Bu üçlü her rastlantı için geçerlidir.

Bir piyango bileti ile büyük ikramiye kazanan kişi, o büyük miktarda paranın farkındaysa, onu kullanmaya hazırsa, onu hak edecek durumda ise o para işine yarar, değilse o para onun felaketi olur.

Bir orkestra şefi ile tanışan birisi, iyi bir kemancı değilse bu tanışma görüşmüş olmadan öteye geçmez, ama iyi bir kemancının hayatı değişebilir.

Hayat size ne mi verecek?

Hiç merak etmeyin, siz neyin farkında iseniz, neye hazırsanız, neyi hak ediyorsanız onu verecek.

Hayat hiç kimseye bir şey vermez.

Hayatın verdiği sanılan şey, sizin ona verdiğinizin size geri dönüşüdür.

‘Kaderiniz sizin elinizdedir’ sözünün anlamı da budur.

Önemli olan ‘yaşadığınız yıllar’ değil, ’yıllarda yaşadığınız’dır.

Ama insanoğlu, yaşadığı her şeyi kendi dışından beklediği için, yaşadıklarını kendi dışındaki etkenlere bağladığı için elbette kaderi de kendi dışından belirlenecektir.

‘2015 Yılından neler bekliyorsunuz?’ sorusu yanlış sorudur. Onun için de yanıtlar basmakalıptır, klişedir.

Huzur mu bekliyorsunuz?

Barış mı bekliyorsunuz?

Refah mı bekliyorsunuz?

Peki, ’Siz, kendinizden ne bekliyorsunuz?’. Beklediğiniz şeyler için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

2015 Yılındaki hayatınız için ne gibi sorumluluklar almaya hazırsınız?

Elde etmek istediğiniz şeyleri hak edip etmediğinizi kendinize soruyor musunuz?

Hak etmeden elde eden insanlardan hesap sormak gibi bir göreviniz olduğunu düşünüyor musunuz?

‘Türkiye bu olanlara layık değil’ derken ne demek istiyorsunuz?

‘Türkiye’yi ne olarak düşünüyorsunuz?

Türkiye siz değil misiniz? Türkiye, sizler değil mi? Eğer bu durumu beğenmiyorsanız, bunu değiştirmek için siz ne yaptınız? Bu konuda sizin de sorumluluğunuz olduğunu düşündünüz mü?

Yoksa, sizin dışınızdaki herkesi sorumlu sayıp onları eleştirmekle mi yetindiniz?

Ben, 2015 yılından ne mi bekliyorum?

İnsanların bu soruları kendilerine sormalarını bekliyorum.

Her insanın yaşamın her parçasından sorumluluk duymasını istiyorum.

Her insanın insanlardan, ülkesinden, doğadan sorumluluk duymasını bekliyorum.

Her insanın yapılan her haksızlıktan, adaletsizlikten, eşitsizlikten kendisini sorumlu tutmasını bekliyorum.

2015 Yılında, yüzyıllar öncesinden gelen bir sese, Sokrates’in sesine kulak vermelerini, ’sorgulanmayan hayat, hayat değildir’ sözünü dinlemerini bekliyorum.

Bütün beklentim budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

YALAN MAKİNESİ

yalantestiresmi

HEPİMİZ  YALAN  MAKİNESİ  OLDUK…

Prof. Dr. Nevzat Tarhan ‘Türklere özel yalan makinesi’ yapacaklarını açıklamış. Aslında çok yerinde bir girişim. Çünkü bizim doğruyalan cetvelimiz Batı normlarına göre hazırlanmış ‘Yalan Makinesi’ yazılımlarına uymaz. Batılının ‘yalan’ kabul ettiği pek çok şey bizim için ‘doğru’dur. Bizim ‘doğru’ kabul ettiğimiz pek çok şey de Batılı için ‘doğru kabul edilemez’dir. Örnek pek çok ya.

Hadi bakalım, ’yalancı şahit’ olayını gel de Batılıya anlat. Boşanma davalarının ısmarlama ‘yalancı şahitleri’ olmasa dava sonuçlanmaz. Yalancı şahit çıkar, herkesin gözüne baka baka yalan söyler, bu yalanlar da doğru kabul edilir de dava sonuçlanır.

Okul müdürü son sınıf öğrencilerine ‘gidip rapor alın da sınavlara hazırlanın’ der. Öğrenciler de gidip ‘sahte doktor raporu’ alırlar. Tayini çıkan memur gidip ‘doktor raporu’ alır, gitmesini geciktirir. ‘Doktor raporu’ cankurtaran simidi gibidir, doktor da ne yapsın alışılmışın dışına çıkmaz, raporu verir. Meşrulaşmış ortak bir yalandır bu.

Öğrencinin kopya çekmesi hiç de sahtecilik sayılmaz, öğrencilik döneminin zeka belirtisi kabul edilir, yıllar yılı övünerek anlatılır.

Naylon fatura bizim icadımızdır. Ortada hiçbir işlem yokken bir fatura alınıp parası cebe indirilir. Kurnazlıktır, zekavet sayılır.

Yıllar yılı ‘hayali ihracat’ ile zenginler yaratıldı. Dürüst insanlar düşük gelirlerle artan fiyatlar arasında ezilirken sahtecilerin zenginliği aynı dürüst insanlar tarafından hayranlıkla izlendi.

Böyle böyle sevgili dostlar, ’yalancı sahtekar işbilir’ler toplumun ‘akıllı becerikli insanları’ sayılırken dürüstlükle işini yapan yurttaşlar ‘enayi, aptal, beceriksiz’ durumuna düştüler. Dahası, kendileri de kendilerini öyle kabul ettiler.

Daha sonrası da artık hepimizin bir ‘Yalan Makinesine Dönüşmesi’ ile tamamlandı.

Artık hepimiz, yetkililerin her demecini, dinlediğimiz her haberi, okuduğumuz her satırı kuşku ile karşılıyoruz, altında ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

Artık kimseye, hiçbir şeye, birbirimize bile güvenmiyoruz, inanmıyoruz.

Nasıl güvenelim, nasıl inanalım?

AKP Hükümetinin dört bakanı ‘yolsuzluk, rüşvet, yasadışı işler yaparak gelir sağlama’ ile suçlandı. Sonuç;yalanlandı, yalanlanıyor, yalanlanacak.

Tak ‘Yalan Makinesi’ne, sonuç; İddialar doğru.

Ortaya çıkan para dolu ayakkabı kutuları, para sayma makineleri, konuşma tapeleri. Yalanlandı, yalanlanıyor, yalanlanacak.

Tak ‘Yalan Makinesi’ne. Sonuç; iddialar doğru.

Böyle Yalan Makinesi olur mu?

Yapalım bir Türk Yalan Makinesi. Bakalım sonuçlar ne oluyor?

Bakanlar ne diyorsa onlar ‘doğru’.

Başbakan ne diyorsa ‘Dosdoğru’.

Cumhurbaşkanı ne diyorsa ‘Endoğru’.

Bitti gitti.

Bu sonuçlara inanmazsanız kendi ‘Özyalan Makinesi’ne başvurun.

‘Özyalan Makinesi’, kendi vicdanınızdır.

Bakın bakalım, yalanlardan vazgeçerseniz, bu ülkede hayatınız nasıl değişecektir?

Bakın bakalım, olan bitene katlanabilecek misiniz?

Bakın bakalım, içinde yaşadığınız sistemi içinize sindirebilecek misiniz?

Bakın bakalım, ekranda gördüklerinize dayanabilecek misiniz?

Bakın bakalım, rahat rahat yaşayabilecek misiniz?

Eğer bunları yapamayacaksanız,

Siz gelin, yalanları doğru kabul edin,

Doğruları da yalan sayın,

Milyonlar nasıl yaşıyorsa siz de öyle yaşayın.

* * *

Eğer böyle yaşamak istemiyorsanız, ki istemeyin,

Ayağa kalkın, yalanları yalancıların yüzüne vurun,

Yalancılardan hesap sorun,

Gerçek hayatınızı yaşayın…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KARAKTER

çoklu-kişilik-rahatsızlığı-466x430Karakter, insanın zor zamanlarda, güç koşullarda ortaya çıkan davranışlarının özelliğidir.

Böyle bir zamanda ‘kaçmak’ ile ‘dövüşmek’, ’kendini kurtarmak’ ile ‘beraber olduklarını da düşünmek’ arasındaki davranış farklılığını belirleyen özellik ‘karakter’dir.

Kişilik, başka bir insan özelliğidir. ‘Kişilik’, insanı başkalarından ayıran özelliktir. Dışadönüklük-içedönüklük, yenilikçilik-tutuculuk gibi özellikler insanın kişiliğidir.

‘Kimlik’ ise, insanın başkalarıyla ortak olan özellikleridir. Ulusal kimlik, etnik kimlik, dinsel kimlik, okul kimliği vb. kimlikler bunları belirtir.

‘Karakter’ için, ’güçlü karakter-zayıf karakter’, ’güvenilir karakter-güvenilmez karakter’ gibi nitelemeler yaparız.

Zor geçitlerde işte bu ‘karakterler’ de ortaya çıkar. Bir grup suçlanırken kendini ayırıp kurtarmaya çalışanlarla, en kolay kurtulacak durumda olanın arkadaşlarıyla birlikte mücadele etmesi bu zorlu koşullarda ortaya çıkar.

Ülkelerin mücadele tarihinde ‘mücadele edenler’, ’gözünü kırpmadan kavgaya katılanlar, ’sessiz kalıp kenara kaçanlar’, ’karşı tarafla gizlice anlaşanlar’, ’itirafçı hainler’ hep görülmüş, karakter notları verilmiştir.

İnsan davranışlarının bu yanı kimi zaman büyük hesaplaşmalara yol açmış, kimi zaman da mücadele edenlerin yüreklerinde sessiz kanayan bir yara olarak kalmıştır.

İnsanın hayatında ‘ideoloji-dünya görüşü’ her şey değildir, bunun yanı sıra ‘karakter’ de çok önemlidir.

* * *

AKP-Cemaat kavgasına girmek istemiyorum. Orhan Bursalı, hem yazılarıyla hem de son kitabı ‘Çatışmanın Anatomisi’nde olan biteni çok güzel açıklıyor. Güray Öz, sağlam dokulu yazılarıyla çok yerinde analizler yapıyor. Herkes her şeyin farkında. Bilinen anekdotta olduğu gibi;

İki eski dost kavga ediyorlarmış. Akıllarına geleni, ağızlarına geleni söylüyorlarmış.

Birisi ötekine,

‘Hain, sinsi, arkadan vurucu’ diyormuş.

Öteki de berikine,

‘Yalancı, hırsız, harami, zalim’ diyormuş.

Kenarda seyreden iki kişiden biri öbürüne sormuş:

‘Sence bunların hangisi doğru söylüyor?

Öbürü şöyle bakmış,

‘Vallahi, ben ikisini de yakından tanımam ama onlar eski dosttur, birbirlerini bilirler. Bence ikisi de doğruyu söylüyordur’ demiş.

İkisi de aynı yolun yolcusu olan tarafların içinde olanların karakter dalgalanmalarını da görüyoruz.

‘Bundan sonra ne olacaktır?’ sorusunun kesin yanıtı ancak, bundan sonra artık ‘hiçbiri ötekine güvenmeyecektir’ olacaktır.

Peki, ya kenardan seyredip bundan sonraki dönemde yöneticilerini seçecek olan seçmenlerin karakterine ne diyeceğiz?

Çünkü geleceğimizi belirleyecek olan budur.

Yöneticilerini seçecek olan toplumun bireyleri. Onların kişisel özellikleri. Karakterleri. Kişilikleri. Kimlikleri.

Bireyler bir toplumu oluştururlar.

Toplum da bireyleri biçimlendirir.

Bu olay toplumu, bireyleri nasıl etkileyecektir?

* * *

‘İtaat kültürünün koşullu bireyleri’ için hiçbir şey değişmeyecektir. Hem AKP içinde hem cemaat içinde böyleleri elbette vardır, zaten güçleri buna dayanmaktadır.

Ama her iki topluluk içinde de bu olayı düşünenler, yorumlayanlar olacaktır. Bu özelliğin AKP içinde daha etkili olması beklenmelidir. Hiç kimse için bundan sonrası aynı olamaz.

Dünya görüşü (ideolojisi) ne olursa olsun, her insan yaşanan olaylarla kendi yaşamı arasında bir kıyaslama yapacaktır.

Güçlü karakterler, itaat kültürü içinde de kendi yorumunu yapacak, daha doğru bir yolu seçmekten geri kalamayacaktır.

Çünkü, evrensel değerler içinde olan;

Dürüstlük, yalancılığa karşı,

Doğruluk, sahteciliğe karşı,

Namusluluk, namussuzluğa karşı,

Dayanışma, arkadan vuruculuğa karşı,

Hak etme, hak etmeden elde etmeye karşı,

İnsanları etkilemeyi sürdürecektir.

Zamanında söylendiği gibi;

‘Bir toplumu bir süre aldatabilirsiniz,

Toplumun bir kısmını her zaman aldatabilirsiniz,

Ama bir toplumu sürekli aldatamazsınız.’

Hepimizin bilmesi gereken de budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

UYGARLIĞIN NERESİNDEYİZ?

hunger_l

1933 Yılında Amerika’da, Princeton Üniversitesi’nde öğrencilerin yabancı uluslar hakkındaki kalıplaşmış tutumları konusunda bir araştırma yapıldı. Bu araştırmada 10 ulus alındı. Öğrenciler beş özellik üzerinden değerlendirme yaptılar. Örnek olarak üçünü kıyaslamalı olarak görürsek:

 

Almanlar                  Japonlar                   Türkler
Bilimsel                    Akıllı                          Zalim
Çalışkan                   Çalışkan                    Çok dindar
Duygusuz                 İlerici                         Hain
Akıllı                         Zeki                            Zevke düşkün
Metodik                   Sinsi                           Cahil

Bu beş özellikte de Türkler’in olumsuz görülmesi dikkat çekicidir.

Araştırma, 1951 ve 1967 yıllarında tekrarlanmış, genel olarak tutumlar değişmemiştir.

1967 Yılı araştırmasında, Türkler,
Saldırgan
Pis,
Hain,
Cahil,
Çabuk öfkelenen,

olarak tanımlanmışlardır.

Elbette bu değerlendirmeler kalıpyargılardır, uzaktan oluşmuş değerlendirmelerdir.

Ama bu yargılar, Osmanlı’nın Batı toplumlarında bıraktığı izlenimlerdir. Osmanlı fetihleri olarak bilinen akınların sonuçlarında oluşan yargılardır. Elbette yağmaların, zorla kaçırılan kız-erkek çocukların, yaşanan savaşların içinde geçen kanlı olayların, savaş meydanlarında kalan ölülerin, geride kalan sakatların başka türlü bir izlenim bırakması düşünülemez.

Bu savaşçı-fetihçi yaşam politikası Osmanlı’ya da çok büyük bedeller ödetmiştir. On yıllık askerlikler, her cephede savaş, cephelerde can veren şehitler, geriye dönen gaziler, yıkılan evler, ekilmeyen tarlalar, arkada bırakılan ülkelerde doğan korku ve nefret Osmanlı’nın sonunu getirmiştir.

Daha da önemlisi, kaçırılan bilimsel-teknik gelişmeler, getirilmeyen matbaa, 300 yıl medreseden mektebe geçememe, her türlü yenileşmeye karşı çıkan din fanatizmi (Genç Osman-II. Mahmut-Abdülmecit dönemlerinin kargaşaları), kaçırılan Endüstri Çağı’dır.

Balkan Savaşı yıkımı Osmanlı’nın sonu, bugünkü Avrupa’nın da doğuşudur. Osmanlı orduları çok yürekli, çok fedakarca savaştığı halde, hastalıklar, donamım eksikliği, modern savaş hazırlıklarını yapamamış olma yüzünden büyük bir hezimet yaşanmış, Bulgarlar Çatalca önlerine gelmiştir. Osmanlı, Avrupa’daki topraklarını kaybetmiştir.

Atatürk’ün bu yenilgi üzerine söylediği ‘Bulgarlar bizi yendi, çünkü onların operaları vardı’ sözü, bugün bile anlaşılmış değildir.

* * *

Aslında Osmanlı Sarayı, Türklüğü küçümsemiş, Türkleri kaba, cahil, akılsız bulmuştur. Araplar, Arnavutlar, Çerkezler, her etnik köken Türkler’den daha yakın tutulmuştur.

Osmanlı Saray kültüründe Araplar ‘kavmi-necip’tir. ‘Soylu kavim’ anlamındaki bu sözcük hem İslam Peygamberi’nin arap olmasından hem de kutsal kitap Kuran’ın Arapça olmasından kaynaklanmaktadır. Din biliminin dili arapçadır. Edebiyat dili ise farsçadır. Arapça da, farsça da dünyanın en zengin dilleridir.

Osmanlıca, arapça ve farsça sözcüklerle türkçenin bir arada kullanıldığı karmaşık bir bileşimdir. Yazı dili olarak kullanılmış, konuşma dili olarak sarayın dışına çıkamamıştır.

Eğer, bugünün Cumhurbaşkanı, bütün siyaset hayatında Osmanlıca kullansaydı belki de kendini anlayan bile olmayacaktı.

Bu bakımdan, Osmanlıca olayı, Arap alfabesini, Arapça yazıyı geri getirmenin bir yolu olmaktadır. Bu da varılmak istenen son hedeflere giden yola döşenen basamak taşlarıdır.

* * *

Olay şudur:

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken temel attığı ‘Türk Ulusu’ hedefi ile ‘dinsel inanç yerine akılcı bilinç’ yolu terk edilmektedir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP iktidarı, ’Yeni Türkiye’ ile, ’Türk Ulusu’ yerine ‘İslam Ümmeti’ni, ’akılcı bilinç yerine de dinsel inanç toplumu’nu koyma kararlılığındadır.

Eğitimden ekonomiye, yeme içmeden evliliklere, her türlü yaşam tarzına müdahale etmenin amacı budur.

Başkanlık sistemi, her türlü kontroldan uzak kalma arzusudur. Bu sisteme uymayacak her kurum, her kuruluş bu doğrultuda yeniden hizaya getirilecektir.

Kürtler, özerklik verilerek kendi başlarına bırakılacak, laik kesim ise ‘dinsizlik tehdidi’ ile yıldırılarak etkisiz kılınacaktır.

Şeriat hukuku ile halifelik getirilinceye kadar bu mücadele devam edecek, sonra da her şey yoluna girmiş olacaktır.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

Şimdilik çarşambadayız…

Gazete Yazıları içinde yayınlandı | Yorum bırakın