EĞİTİM KÜLTÜRDEN KOPUNCA

Görsel: Cost

Görsel: Cost

Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) yapıldı.

2 milyon 126 bin 684 aday başvurdu.

Sonuç nedir? 575 786 aday (yaklaşık % 25’i) 180 puan barajını aşamayarak ikinci sınava girme hakkını kazanamadı. 145 bin aday ise 140 puan barajını aşamayarak tamamen başarısız oldu.

En düşük puanlar fen sorularında (3.9 puvan) ve temel matematik sorularında (5.2 puan) alındı. 40 soru üzerinden alınan bu düşük puan

lar neyi gösteriyor?

Bir konuyu ‘öğrenmek’ ile ‘ezberlemek’ arasındaki fark nedir?

ÖĞRENMEK;bir konuyu, nedenlerinden başlayarak süreci kavramak, eklemlenen bilgilerle sonuca ulaşmaktır. Bu yol, öğrenen kişinin ‘anlamasına’ ve süreci ‘kavramasına’ dayanır. Böyle öğrenilen konu unutulmaz ve öğrenen kişinin kültürüne katılır.

EZBERLEMEK; süreci anlamaya gerek kalmadan kalıp bilgileri belleğe yerleştirmektir. Bu bilgiler sorulduğu zaman gene kalıp olarak bellekten çıkarılır. Neden-sonuç ilişkisi sürecini kavramak gerekmez.

Çağın eğitim sistemi bütün gelişmiş ülkelerde ‘eleştirel düşünmeye dayalı öğrenme’ye dayanır. Öğrenciler bütün eğitim boyunca ‘Aydınlanma felsefesi’ temelinde laik eğitim görürler. Nedensiz hiçbir olguyu kabul etmedikleri gibi, nedeni olmayan sonuçların da yanlış olduğunu bilirler.

‘Öğrenen’ ile ‘ezberleyen’ öğrencinin farkı özellikle ‘fen’ ve ‘matematik’ gibi akıl-mantık yürütmeye dayalı konularda ortaya çıkar.

Eğitim sisteminizin neye dayandığını bu ölçütlere bakarak anlayabilirsiniz.

* * *

Ortaya çıkmış bir kamu yolsuzluğunu ele alalım.

Bir vatandaş topluluğu; ‘bakalım, bizim adamımız ne diyor? Onu dinleyelim de öyle karar verelim’ diyorsa, bu durum o topluluğun ‘neden-sonuç ekseni’ dışına kaydığını gösterir. Matematik-fen temeli yoktur, ezberlediğini söylemektedir.

Eğer vatandaş topluluğu olayı öğrendiği zaman; ‘demek ki bu yolsuzluğu yapmışlar, öyleyse biz adamımıza güvenmeyelim, onun peşinden gitmeyelim’ diyorsa, akıl-mantık ekseninde öğrenebiliyor demektir. Matematik-fen temeli vardır.

Seçtiğiniz yetkili kişiler, başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar size bir şey söyledikleri zaman;

Düşünüp taşınıp değerlendirirseniz, akıl-mantık eksenine göre davranmışsınız demektir. Bu da matematik-fen bilgisinin temelidir.

Ama düşünmek yerine ‘bizimki ne diyorsa doğru odur’ diyorsanız akıl-mantık ekseni dışında ezberlediğiniz gibi davranıyorsunuz demektir. Matematik-fenden başarısız olursunuz.

* * *

Olay budur dostlarım.

‘Görünen köy kılavuz istemez’ atasözümüzdür.

Cumhurbaşkanı, ’Ergenekon ve Balyoz davalarında aldatıldık’ demiş.

Gerçekte, aldatılan onlar olmadı, aldatılan bütün bir toplum oldu.

Ama toplum, ’madem bu denli aldatıldınız, neden görevi bırakıp gitmediniz ki aldanmayanlar iş başına gelsin de adalet yerini bulsun’ demedikçe bu ülke daha çok sınıfta kalır.

Şimdi, önümüzdeki seçimlere bakalım…

Bir şey öğrenip öğrenmediğimizi görelim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KIŞKIRTILMIŞ ERKEKLİK-BASTIRILMIŞ KADINLIK

325465
Bu başlık 26 yıl önce (1989) yayımlanmış kitabımın adıdır.

Bir kitabın eskimemiş olması, güncelliğini koruması yazarını sevindirmelidir ama beni üzüyor. Keşke, bu kitapta yazdıklarım ‘artık bunlar geride kaldı, o zamanlar öyleydi’ diyeceğim şeyler olsaydı. Ne yazık ki böyle olacağına tam tersi oldu. Bugün yazmış olsaydım kitabın adı;

‘Azdırılmış Erkeklik-Kıstırılmış Kadınlık’ olabilirdi.

Bu kitabımda, toplumdaki cinsiyet kimliklerinin erkek ve kadın davranışlarını nasıl biçimlendirdiğini açıklıyordum.

Toplumuzun erkekleri, çocukluk dönemlerinden başlayarak ‘güçlü olma-üstün olma-sahip çıkma-koruyucu olma’ özelliklerine yönlendirilmekte, toplumsal değer yargıları da bunu pekiştirmektedir. Kadınlarımız ise, küçük kız çocukluklarından başlayarak ‘kendini sakınma-söz dinleme-korunmaya alışma-koruyucu arama’ özelliklerine alıştırılmaktadır.

Bu güdülenme ile, erkekler kendilerini ‘kadının sahibi’ görmekte, onu hem korumakta, sahip çıkmakta hem de kadını kontrol etme hakkını elde etmektedir.

Kadın da, yetiştirilme biçiminin de etkisiyle, yaşamında kendine bir ‘sahip arama’ güdüsüyle, ailesinin ya da eşinin ‘kendine sahip çıkmayışından’ yakınmaktadır. Yaşamı boyunca korunmak istemekte, bu güvence karşılığında da erkeğin kontrolunu kabul etmekte, hatta beklemektedir.

Bu sosyal şablon, yüzyıllar boyu süren ‘Tanrının kulu-Padişahın kölesi’ olmanın erkek ve kadın kimliklerine yansımasıdır.

Aslında, bu ‘kulluk-kölelik’ anlayışı, günümüze kadar süren ‘otoriteye itaat-beklenene uyma’ davranışının da temelidir. Bu güçlü sosyal şablon, ’yetkin birey olma’nın önündeki en büyük engeldir.

Atatürk Cumhuriyeti’nin değiştirmek istediği kültür de budur.

‘Kulluk-kölelik kimliği’ yerine ‘insan kimliği’ni koymak, aydınlanma devriminin en önemli kaldıracı değerindedir.

* * *

Kadın- Erkek Eşitliği

Kadını erkekle eşit kılma ilkesi, Atatürk Cumhuriyeti’nin muhteşem bir devrimidir. Söylene söylene klişeleşmiş söylem, aslında yüzyıllar boyunca sürdürülmüş ‘kadın esareti’ne son vermeyi hedeflemiştir. Kadın meslekleri olarak bilinen ‘ebelik-terzilik- kızlara öğretmenlik’ yerine bütün meslekleri kadınlara açan Atatürk devrimi tıp doktoru Prof. Müfide Küley’leri, Prof. Muazzez İlmiye Çığ’ları yetiştirmiş, Sabiha Gökçen pilot olmuş, İdil Biret piyanoda, Suna Kan kemanda dünya çapında müzisyenler olmuştur.

Atatürk döneminin parlak Cumhuriyeti Türk kadınını dünya ölçeğinde işlevlere ve sosyal kimliklere kavuşturmuştur.

Atatürk’ün yaptıklarını önemsiz görüp yapmadıklarını önemsemeye çalışan ahmak kafalar bugün gelinen noktadaki kadın cinayetlerini elbette anlamayacaktır.

Atatürk’ün her yaptığını ortadan kaldırıp eskiye dönmeyi misyon edinen dinci-gelenekçi anlayışın iktidarı için ‘kadın erkeğinin emrinde en az üç çocuk doğurmakla yükümlü bir eş’dir.

Bu bakış açısına göre, erkek kadının sahibidir, kadın da kocasına itaat etmek zorundadır.

Bu bakış açısı, kadın cinayetlerinin de içsel temelidir. Madem ki erkek kadının sahibidir, o zaman kadın boşanamaz, boşanırsa da hayatına başkası giremez. Erkek, tahrik olduğu kadına tecavüz edebilir. Erkek her an, her durumda tahrik olabilir, kadının görevi gizlenmek, saklanmak, kaçmaktır.

Onun için de bir öğretmen öğrencilerine ‘başınızı örtmüyorsunuz, size tecavüz mübahtır’ diyebilmektedir. Aslında bu anlayışın pek çok sahibi de vardır. Türk Dil Kurumu ‘müsait’ sözcüğünü kadın üzerinden yorumlayabilmektedir.

Dostlarım, Atatürk ölmedi. Onu biz, yaptıklarını anlamayarak, anladıklarımızı da korumayarak öldürdük.

Şimdi de buralara kadar geldik.

Önümüzdeki dönem de seçim değil, varoluş-yokoluş kavşağıdır.

Bizi kurtaracak olan da gene Atatürk’tür.

Kadınlarımızda, erkeklerimizde dirilecek olan Atatürk…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

NOBEL’İ ALMASA DA!

Yaşar Kemal- Kaynak: Radikal.com.tr

Yaşar Kemal Nobel ödülünü almadı.

Aslında Nobel ödülü bir organizasyondur. Yayınevlerinin girişimi, kulisler, lobi çalışmalarının yer aldığı bir organizasyon. ‘Nobel Ödül Adayı’ olmak bile önemli sayılır.

Ama Herman Melvill de Moby Dick yazarı olsa da ödül almamıştır. Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları yazarı ödül almamıştır. Carlos Fuentes ‘Deri Değiştirmek’ yazarı ödül almamıştır. John Fowles, Büyücü gibi muhteşem bir romanın yazarı, ödül almamıştır. Julien Barnes, büyük yazar, ödül almamıştır. Nobel Edebiyat Ödülü pek çok nedenle sağlıklı bir ölçüt değildir ama önemlidir. Orhan Pamuk da bu ödülü aldığı için değil, gerçekte roman yazdığı için edebiyat dünyasının seçkin bir adıdır.

Türkiye’den Nobel Ödülü’ne en uygun olan şair Nazım Hikmet’tir. Getirdiği yeniliklerle, muhalif duruşuyla en uygun ödül adayıdır ama verilmemiştir.

İkinci önemli ödül adayı Aziz Nesin’dir. Çok yönlü yazın kişiliği ile (mizah, şiir, tiyatro, düzyazı gibi), getirdiği yeniliklerle, muhalif duruşuyla ödülü onurlandıracak yazarımızdır.

Üçüncü onur adayımız Yaşar Kemal’dir.

Yaşar Kemal’e bu ödülün verilmeme nedenleri onun ülkemiz için taşıdığı büyük önemi de gösterir.

Yaşar Kemal kürt asıllıdır. Bunu açıklamakta, Kürtler’in haklarına sahip çıkarak bu hakların sözcülüğünü yapmaktadır. Ancak bu hakların sözcülüğünü yaparken de insan kimliğinde buluşmayı önermekte, barışın sözcülüğünü yapmaktadır. Bütün yazılarını da Türkçe yazmıştır. Türkçenin en büyük ustalarından birisi olmuş, dünya edebiyatına Türkçe dili ile malolmuştur.

Türkler onun Kürt asıllı olmasına, kürt halkının haklarına sahip çıkmasına takılarak haksızlık yapmışlardır. Kürtler de onun Türkçe yazmasına takılarak haksızlık etmişlerdir.

Oysa, Yaşar Kemal işte bu noktada büyüyerek Türkler için de, Kürtler için de ‘İnsan Kimliğinde Barış İçinde Buluşma’nın simgesi olmuştur.

Hiç unutmayalım ki, ’İNSAN KİMLİĞİMİZ’, etnik kimliğimizden de, ulusal kimliklerimizden de üstün olan ‘Dünya İnsanı’ olma kimliğimizdir. Değerli kardeşim Ataol Behramoğlu, ’Kimliğim İnsan’ sözleriyle bu gerçeği ne güzel ifade etmiştir.

Sanat, insanlar arasındaki barışın, kardeşliğin köprüsüdür.

Şiir, öykü, roman, müzik, resim, heykel, tiyatro, sinema bizi bize anlatarak kendimizi görmemizi sağlar.

Bütün sanatçılarımız bizim evrensel değerlerimizdir.

* * *

Ama Okumazsak? Ama Görmezsek?

Evet, okumazsak? O yazar bir şey kaybetmez, biz eksik kalırız. Eğer görmezsek, o yapıt kaybetmez, biz kaybederiz.

Üniversite’deki dersimde Guernica tablosunun üzerinde konuşacağımızı söyledim. O bir tablo değildir, bir dünya tarihidir. Picasso’nun bu dev yapıtını görmemek, okumamak, anlamamak ona değil, bize kaybettirir.

Bir tablo, bir şiir (Melih Cevdet Anday’ın Rosenberg’ler için yazdığı şiiri gibi), bir roman (Yaşar Kemal’in İnce Memet’i gibi) bir tarihi anlatır, bir dönemi anlatır, bir ülkeyi anlatır.

Nobel ödülü bir seçime dikkatleri çeker.

Ama gerçek bir yazar, dünya tarihinin onuru olur.

Yaşar Kemal gibi.

Yaşar Kemaller gibi…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİR DİKTATÖR YARATMAK

images (2)

Diktatör ana karnından diktatör olarak doğmaz.

Diktatör, sonradan toplum koşullarının özel durumlarında, çevre tarafından yaratılır. O, başlangıçta sadece dikkat çeken bir kişiliktir. Yavaş yavaş sivrilir. Bir grupta önderlik nitelikleri kabul edilir. Çevresinde toplanılır, sonra da lidere vazgeçilmezlik özelliği yüklenir.

Artık bir yolda yürünmektedir. Yaşanan uyumsuzluklar görmezden gelinir, ayrılmalar geçiştirilir.

Diktatörlüğe giden yolun taşları döşenmektedir.

* * *

İlk aşamada ‘lider’ çevresi ile uyumludur.

Görüşür, danışır, çevresinin fikirlerini alır, açık davranır, çevresine değer verir. Bu evrede liderin kişiliği de ortaya çıkmaya başlar.

‘Demokratik liderlik’ bu evreyi sürdürür. Elbette, son kararı onun vermesi beklenecektir ama O, kararlarını ‘ortak akıl’a uygun olarak verir.

‘Hegemonik liderlik’ bu evreyle başlar ama kısa sürede liderin kararlarını kendi istediği gibi almak için çevresini zorlamaya başladığı ortaya çıkar. Karar almakta zorlananlar için bu liderlik çok daha uygundur. Karara katılmak isteyenler yavaş yavaş liderin çevresinden uzaklaşırlar ya da uzaklaştırılırlar.

* * *

İkinci aşamaya girilmiştir.

Bu aşamada ‘demokratik lider’ tutumunu sürdürür. Çevresi onu bir ölçüde beğenirse de kararlarını vermede zayıf kaldığı duygusuna kapılmaktan da kendilerini alamazlar. Bu evrede ‘demokratik lider’ karar verme ve kararı uygulama aşamalarında ‘ölçü-denge-disiplin’ ilkesine uygun davranırsa sonuçta kazanır.

‘Demokratik liderlik’, karar almada ortak ilkelere dayanırsa, bu ilkeleri kararlılıkla sürdürürse, kararı uygulamada kesinlikle hareket ederse kendini kabul ettirir, grubunu başarıya götürür. Aksi halde, zayıf olduğu izlenimini verir ve etkin liderlik gücünü kaybeder.

‘Hegemonik lider’ ise, bu aşamada ‘karar grubu’nu daraltmıştır. Çevresine karşı kuşkucu olmaya başlamıştır. Yola birlikte çıktığı arkadaşlarından kuşkulanır ve onlardan uzaklaşır. Bu kuşku onu yalnızlaştırır. Yalnızlaştıkça hem kendine güveni patolojik bir duruma girer hem de kararları şiddete yönelir.

Bu evre ‘hegemonik lider’ için tek adamlığa gidiş evresidir.

* * *

Üçüncü evre, ’hegemonik lider’ için ‘diktatörlük’ evresidir.

Lider artık yalnızdır. Tek adamdır. Yola çıktığı ilk dönemdeki arkadaşları onu terk etmiştir. Yeni adamlarıyla yola devam etmektedir. Artık kimseye güvenmemektedir. Her şeyden kuşku duymaktadır. Çevresindeki yeni adamları ona bağlı olduklarını göstermekte birbirleri ile yarışırlar.

Bu evrede ‘diktatör’e ilahi bir misyon yüklenir. O artık Tanrı tarafından kurtarıcı olarak görevlendirilmiş, bu görevle yükümlenmiştir.

Artık diktatörü eleştirmek Tanrı’nın emrine karşı çıkmaktır.

Hitler’e de, Mussolini’ye de, hatta Amerikan başkanı Bush’a da bu misyon yüklenmiştir.

Asya’nın, Afrika’nın diktatörleri bu misyonla hareket ederler ve çevreleri onları böyle kabul ederler.

* * *
Diktatör ana karnından diktatör olarak doğmaz.

Çevre, onu kendi çıkarları doğrultusunda ‘diktatör’ yapar, sonra da bu durumdan yakınırlar.

Diktatör için de durum zordur.

Giderek kendi sonunu hazırlar.

Tarih, sonu iyi biten bir diktatörü henüz yazmamıştır.

Keşke, onu yaratanlar da bunu bilseydi…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

NEDEN ŞİDDET TOPLUMU OLDUK?

download (1)

Danışmanlığını yaptığım Çocuk Yuvası’na yeni bir erkek çocuk gelmişti. Beş yaş grubuna alınan çocuk kısa sürede yuvaya alıştı. Sağına soluna bakınıp durumu gözden geçirdi,sonra da egemenliği eline geçirmeye başladı. Yöntemi kendi yaşına uygun bir zorbalıktı. Kızların saçını çekiyor,erkek çocuklara oyuncakla vuruyor,çevresini korkutuyordu. Uyardık,anlattık,hakkı olmadığını söyledik,olmadı. Ailesiyle görüştük,onlar da bir şey yapamadılar. Gruptaki çocukların aileleri şikayete başladılar. Tam o günlerde gruba yeni bir erkek çocuk geldi. Ertesi gün bizim eski zorba ağlayarak geldi. Yeni gelen çocuk elindeki oyuncağı kafasına vurmuştu. Bizim astığı astık,kestiği kestik küçük zorbamız uysallaşıverdi. Yeni gelen de gruba uyum sağladı. Sorun çözülmüştü.

Bu olay beni çok düşündürdü. Sonra,yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçeği de öğrendik.

Zorbalık,sahibine zarar vermeye başladığı zaman biter. Ya da zorbanın kendisine zarar geleceğini anladığı zaman zorbalıktan vazgeçtiği bilinir.

Korkmak,kaçmak,boyun eğmek,kabul etmek zorbalığın artarak sürmesine yol açar.

Zorbalığı önlemenin yolu,zorbayı önce pişman etmek,sonra da cezalandırmaktır.

Cezalandırılmayan zorbalık sinsi sinsi etkisini sürdürür.

* * *

Öfke,beyindeki limbik sistemin parçası olan amigdalanın uyarısı ile ortaya çıkar. Limbik sistem,beynin en eski bölümüdür ve yaşam becerilerinin programını yürütür. Ancak,öfke uyarıları beynin ön lobunda prefrontal bölge tarafından kontrol edilir. Bu bölge de,gelen uyarıları seçme,değerlendirme ve doğru kararlar verme merkezidir.

Uygar insan,içgüdülerini ve dürtülerini aklıyla kontrol edebilen insandır.

Öfkenin göz karartan şiddeti, ancak akıl yoluyla kontrol edilirse doğru bir davranışın enerjisi olabilir.

Uygar ve bilinçli insan,bu nedenledir ki doğru kararlar verebilir,içgüdülerinin ve dürtülerinin esiri olmaz.

Toplumumuzun bu denli şiddete sürüklenmesinin önemli nedeni,toplumu etkileyen liderlerin şiddete yönelik davranışlarıdır.

Öfke ve şiddet davranışını bütün siyasetinin temeli yapan Recep Tayyip Erdoğan,kendi yandaşları için etkili bir liderdir.

‘Öfke de bir siyasettir’ diyen R.T. Erdoğan şimdi Cumhurbaşkanıdır. Kişiliğinin de payı olan siyasetinin temelini oluşturan ‘öfke-şiddet-saldırı-suçlama siyaseti’ başında olduğu partinin siyasal yöntemi olmuştur.

Öfke davranışı yapısal olarak şiddettir.

Öfke,saldırının duygusal temelidir.

Öfke ve saldırıyı sürekli rakiplerini aşağılamak,küçümsemek için kullanan siyaset,kaçınılmaz olarak suçlama ve cezalandırma hedefine yürüyecektir.

Bu politikanın iki önemli sonucu olmuştur:

Birincisi,toplumun her kesimine şiddetin egemen olması ve şiddetin bir sorun çözme yolu olarak benimsenmesi.

Yaygınlaşan kadına şiddet,günlük hayatta yaşanan şiddet (kartopu cinayeti,trafik kavgaları,yanbaktın cinayetleri gibi) bu etkinin örnekleridir. Liderin örnek olması dalga dalga topluma yayılmıştır,daha da yayılacaktır.

Kadın konusundaki siyasal iktidar söylemleri bu şiddeti bir anlamda kabul edilir kılmaktadır.

Bu öfke ve şiddet politikasının ikinci önemli sonucu toplumun karşıt kamplara ayrılmasıdır. Dindar olan-olmayan,Müslüman-kafir,Sünni-alevi,bizden olan-olmayan gibi ayrımcılık topluma verilen kalıcı zararlardır.

Bu öfke-şiddet-suçlama sarmalında bilinçli insan üzülüp kızmakla yetinecek ama bilinçsiz bir minibüs sürücüsü kendisini istediğini yapmakta haklı görecektir.

Camı kırılan esnaf kartopunu atan yetişkin bir insanı bıçaklamakta yanlış bir şey görmeyecektir.

Bülent Arınç’ın ‘bize oy vermeyenler bizden nefret ediyorlar’ sözü kaygılı bir saptamadır. Ama bu nefrete kendi tarafının nasıl yol açtığını söylemeye cesaret edememektedir. Daha önceki bir iki cılız çıkışının nasıl azarlanıp sindirildiğini unutamaz.

Kitlelerin böyle ayrıştırılıp kamplaştırılması dünya tarihinde ülkelerin iç savaşlarının nasıl çıktığını anlatmaktadır.

Sorunun çözümü zorbalığın önce durdurulması,sonra da cezalandırılmasıdır.

Bu da öncelikli görevin AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması olduğunu açıkça gösterir.

Bunun yapılamamasının Cumhuriyet tarihinin en büyük yanlışı olacağını hiç kimse unutmamalıdır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ÖZGECAN’IN KATİLLERİNİ SAVUNMAK

downloadÖzgecan 20 yaşındaydı. Evine gitmek için minibüse bindi.

Sonrasını biliyorsunuz. Ulusal bir utanç olarak tarihimize silinmez bir leke kazındı.

Mersin Barosu ‘Hiçbir avukat onu savunmayacak’ diye açıklama yapmış.

Ben avukat olsaydım o katilleri savunurdum.

Bakınız, nasıl savunurdum?

* * *

‘Evet sayın yargıç, müvekkillerim suçludur. Bu suçu işlediler ve cezalandırılmaları gerekir. Ama bu suçu cezalandırırken, bu suça ortak olanları da cezalandırmanız gerekir’ derdim.

Yargıç, elbette, ’ortakları mı var?’ diye soracaktı.

‘Evet sayın yargıç, bu suçun ortakları var’ diyecektim.

Bilmemiz gerekir, bu suçun ortakları vardır.

Bu ülkede işlenen kadın cinayetlerine ses çıkarmayanların hepsi de bu suçun ortaklarıdır. Onlar, bu tür insan olamamış yaratıkları cesaretlendirmişlerdir.

‘Örtünmemiş kadın perdesiz eve benzer. Ya satılıktır ya kiralık’ diyen kişi, bu kişiye hak verenler, ses çıkarmayanlar bu suça çıkan yola taş döşemişlerdir. Suçun ortaklarıdır.

Kadının görünen her yerini ‘erkeğin tahrik unsuru’ sayanlar, kadının görünmez olmasını savunanlar bu suçun gerekçelerini oluşturmuşlardır.

Kadının boşanma hakkına sessizce karşı çıkıp da onların hukuk karşısında eşit sayılmalarına karşı çıkanlar bu cinayeti işleyenleri, bu cinayeti örtenlerin vicdanlarını karartma suçunu işlemişlerdir.

Kadını erkeğin malı, erkeği kadının sahibi sayan anlayış sahiplerinin hepsi de bu cinayetin ortağı sayılmalıdır.

Çünkü…?

* * *

Çünkü;

Uygar insanın en önemli ölçütü, kadına bakış açısıdır.

Uygar toplumun en önemli ölçütü, kadına bakış açısıdır.

Uygar bir toplumda, bir kadın tek başına, günün her saatinde, yalnız olarak bir yerden bir yere gidebilir. Bir kamu aracına, bir otobüse, bir minibüse, bir taksiye binebilir. Hiç rahatsız edilmeden istediği yere gidebilir.

Bu ülkede, bunun yaşanabileceği tek bir yer var mıdır?

Bir köy, bir kasaba, bir kent var mıdır?

Yoksa, ki elbette yok, hiç kimse uygar olduğumuzdan söz etmesin.

Bunları tek başına bir erkek yapabilir mi?

Elbette yapabilir.

İşte, Mustafa Kemal’in ülkesinde görmek istediği kadın-erkek eşitliği buydu.

Kadını toplum hayatından dışlayan, kadını eve kapatan anlayışı ortadan kaldırmak istemişti. Kadına erkekle eşit değer veren bir toplum yaratmak istemişti.

Yıkmaya çalıştığınız Atatürk Cumhuriyeti budur.

Şimdi, kadınlarınızı korumuyorsunuz.

Şimdi kızlarınızı korumuyorsunuz.

‘O da çıkmasaydı’ diyorsunuz.

‘Ama o da tek başına canım’ diyorsunuz.

Mazeret bulmaya çalışıyorsunuz.

Susuyorsunuz.

Cumhuriyeti yıkmaya çalışıyorsunuz.

Bu suçun, bu suçların gizli ortaklarısınız, sessiz ortaklarısınız.

Gökdelenleriniz varmış. Hiçbir değeri yok.

Lüks arabalarınız varmış. Sizin değeriniz yok.

Yetkiniz varmış. Elinizden alınmalı o yetkiler.

Özgecan’a yapılanlar, hepinizin suçudur.

Hepiniz yargılanmalısınız.

Hepiniz cezalandırılmalısınız.

‘Sayın Yargıç, savunmam budur’.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ŞAİR VE DÜŞÜNÜR

 

ataol-behramoğlu

Kardeşim Ataol Behramoğlu,

50. Sanat yılın İstanbul’da kutlandığı akşam (31 ocak 2015) ben İzmir’de Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’nın muhteşem konserinde idim. Senin aramızda olduğunu düşündüm,ben de senin kutlama gecendeydim.

50. Sanat yılı kutlaması güzel bir şeydir. Bir şairin,bir yazarın,bir ressamın,müzisyenin yıllar boyu süren yaratısının değerlendirilmesi güzel bir şeydir. Gene de bana göre eksik olan bir şey var. Eksik bir tanımla kutluyoruz sanatçıyı.

Kutlamamız gereken sanatçının yaşamıdır. Onun yaşamı,nice sınavlardan geçmiş,nice acılardan süzülmüş,nice sevinçlerden damıtılmış yaşamı kutlanmalıdır.

Onun yaşam seçimleri kutlanmalıdır. Bu insanı metalaştıran sisteme teslim olmayışını kutlamalıyız. Bu çağdaş köleliğe isyan edişini kutlamalıyız. Pek çok yetenekli insanın sistemin açtığı fırsat kapılarına koşuştuğu bu çağda bütün bunlara sırtını dönmesini kutlamalıyız.

Yetenek kadar,hatta daha da fazla önemli olan dürüstlüğü,insanca namusu kutlamalıyız.

Yaşamın uzun yılları içinde hep doğruyu arayan,dünün doğrusunu bilerek geleceğin doğrusunu da gören insanca sezgiyi kutlamalıyız.

Kutladığımız aslında bunlardır.

Ama neden 50. Yıl?

Ataol 50 yıldır mı yazıyor? 50 yıldır mı düşünüyor?

Onun arkasında Aydınlanmanın yüzyılları yok mu?

Onun düşünce yapısında ortaçağdan kurtulup yeniçağa geçişin yüzyılları yok mu?

Hepimiz,bugün ne olduksa onu Gütenberg’lere,özgür bilgi adına acı çekenlere,Galile’lere borçlu değil miyiz?

Sokrates’in bize kattıkları aklımıza,sezgimize 2500 yılı eklemiyor mu?

Bizler,hepimiz,binyılların sonuçlarıyız.

Yaşamımızın anlamı da bu binyılların doğrularını bizlerden sonraki binyıllara aktarmaktır.

Cesaretle,dürüstçe,bildiğimiz gibi,yapabildiğimiz kadar.

Ataol kardeşim bunu yapanlardandır.

Onu kutluyorum. Daha nice yaşam,daha nice yapıt onu bekleyecektir.

* * *

Bozkurt Güvenç. Bir Aydınlanma düşünürü.

Yeni kitabı ‘Demokrasi-Din-Devlet’ geçmişten günümüze bu konuları aydınlatıyor.

Engin görüşlü bir kültür insanının ülkesine bir armağanı. Üzerinde düşünülmesi gereken,yaşamın içindeki kavramları kendine özgü bir duyarlılıkla açıklamak kolay değil.

Bozkurt öğretmenim,bir konuyu önce inceler,boyutlarını görür,sonra da ilişkilerini irdeler ve sonuçlara varır.

Japon kültürünü böyle inceledi. Türk kültürünü böyle inceledi. Kadın sorunlarını gözlemledi,yazdı.

Şimdi de güncel konularımızı ele aldı. O da yüzyılların birikiminden gelen bir kültür insanı. Yeni kitabını kutluyorum.

* * *

Cumhuriyet gazetemiz zor bir süreçten geçiyor. Gazetemizin hiçbir zaman kolay süreci olmadı. Bu süreçte önemli olan gazetemizin varlığıdır. Cumhuriyet gazetemiz,pek çok yerden eleştirilen,saldırılan bir Cumhuriyet kurumu. Her şeyden önce onun varlığını korumalıyız. Kurum içi tartışmalar çok zaman olmuştur,olur da. Karar organlarında bulunmadığım için bu konuya girmek istemem. Sadece,geldiği günden beri gazetemiz için içtenlikle,yetkinlikle çalıştığını gördüğüm Utku Çakırözer’in etkin görevini sürdürmesini isterim. Her şey gazetemiz içindir.

Bu zor süreci de elbirliğiyle geçirebiliriz ve geçirmeliyiz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

SOKRATES’İN ÖLÜMÜ

514_Sokrates

Sokrates. Eski Yunan filozofu.

Doğumu: M.Ö. 399, ölümü: M.Ö. 469

Çalışmalarından dolayı suçlanarak yargılandı. Ölüme mahkum edildi. Kaçırılma önerilerini kabul etmedi. Baldıran otu zehirini içerek öldü.

Sokrates’in ölümü, bir razı oluş, bir teslim oluş değil, tersine, bir meydan okuyuştur. O, ölümsüzlüğü seçti. Ölümü, onu suçlayanları, onu yargılayanları mahkum etmiştir.

Sokrates’in ölümü de, sözleri gibi, yaşamı gibi, 2500 yıldır yaşayan bir derstir.

Ünlü ‘Savunma’sında söylediklerinden bir seçme sunuyorum:

‘ Beni eskiden beri suçlarlar;üstelik bunları en çok etki altında kalabileceğiniz çağlarda, kiminiz daha çocuk ya da delikanlıyken kulaklarınıza doldurmuşlardır. Hem bu suçlamalar, karşılarında kendilerini yanıtlayacak kimse yokken, benim arkamdan oluyordu.’

‘…. Ne diyorlar beni lekeleyenler?Okuyalım suçlama edimlerini.

Sokrates suçludur.

Yeraltında, gökyüzünde olup bitenleri araştırıyor, açıkça, eğriyi doğru diye gösteriyor, başkalarına da kendisi gibi olmalarını öğretiyor.

Suçlamanın aşağı yukarı özü bu.’

* * *

Sokrates’in suçlanmasının asıl nedeni ‘soru sormasıdır’.

Çünkü, ’soru sormak’ gerçekten de tehlikelidir.

Soru sormak; bilinenlerin, kabul edilmiş olanların sorgulanmasıdır. Sorgulanan şeyin de hiç de bilinen gibi olmadığı ortaya çıkabilir. Sorgulanan şey, kabul edilmiş olanın doğru olmadığını ortaya koyabilir.

Bu nedenlerle de ‘soru sormak’, dogmaların egemen olduğu bütün ortamlarda tehlikeli sayılmış, suçlanmıştır.

Soru sormak, daha sonra anlaşılacağı üzere, bilimin temeli olmuştur.

Bilmek, bilgiyi aramak, tarih boyunca ‘soru sormak’ ile başlamıştır.

Milattan önce 400’lerle milattan sonra 2015’ler arasındaki 2500 yıla yakın zaman diliminde hiçbir şeyin değişmediğini görmek hem acıdır hem de öğretici.

Sokrates, soru sorarak döneminin tabularını yıkıyordu.

Bu nedenle tehlikeliydi, bu nedenle suçlandı, bu nedenle ölümle cezalandırıldı.

Ama bu 2500 yıl, soru soranların bilimsel buluşlar yaptığı, yeni icatlarla uygarlığı geliştirdiği yüzyıllar oldu.

Bu gelişme de kolay olmadı. Ortaçağın dogmaları, din adına, engizisyon mahkemeleriyle, aforozlarla ‘soru sorma’yı mahkum eden kararlara imza attı. Bilimle uğraşanlar yakıldı, öldürüldü, sürüldü.

Sonuçta kazanan gene bilim oldu.

Bilimle çatışan din değildir, dogmadır. Dogma, yani bağnazlık din temelli olabilir, gelenek temelli olabilir, her türlü kaynaktan doğabilir. Dogma, kendinden başkasına yaşama hakkı tanımayan bir körinançtır.

Milattan önce de böyleydi, milattan sonra da böyledir.

İnsanlık bu bin yıllık çatışmayı çözebilecek mi?

* * *

İpotekli akıllar, ambargolu iradeler belki de her zaman olacaktır. Bunlar bir süre, egemenler tarafından kendi iktidarları için kullanılacaktır. Ama başarıları asla sürekli olmayacaktır.

Sonları gene aynı ipotekli akıllarla, aynı ambargolu iradelerin eliyle gelecektir. Çünkü, bu kendi içine kapalı çemberlerin gelişme olanakları yoktur.

Dünyaya da, geleceğe de özgür akıllı insanlar, özgür iradeli insanlar yön vereceklerdir.

Onlar, acılardan geçerek insanın evrensel doğrularına sahip çıkacaklardır.

Sokrates, ölümüyle de en büyük dersi vermiş, kendi iradesiyle ölümsüzlüğü seçmiştir.

Onun için bugün de yaşamaktadır. Yarın da yaşayacaktır.

Onun cesareti, onun yolu hepimizin ışığıdır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KENDİ ÜLKESİNİ FETHETMEK

karsilama_cumhurbaskanligi_sarayi

Viyana Belediye Başkanı’nı ziyaretimizde binanın girişinde iki taraflı merdivenlerde büstler görmüştük. Dünya uygarlığına imza atmış insanların büstleriydi bunlar. Sokrates, Solon, Diderot gibi kişiler aklımda kalmış. Düşünce dünyasının, insan haklarının, hukukun, siyasetin insanları uygarlığın mimarları olarak anılıyordu.

Bizim Cumhurbaşkanlığı sarayının girişine dizilen 16 Türk Devletinin askerlerinin kılıçlı, kalkanlı heykellerini görünce aklıma bu ziyaret geldi. Acaba, bu saraya gelecek olanlara kılıçtan, kalkandan başka gösterecek bir şey kalmamış mıydı 16 Türk devletinden? Elbette vardı, elbette kalmıştı. Yüzyıllar boyunca İbni Sina’lar, Farabi’ler, Ali Kuşçular, Mevlana’lar, Yunus Emre’ler de vardı. Ya bu son Cumhuriyetin yaratıcıları neredeydi? Paraların üstüne koyduğunuz mimarlar, matematikçiler, tıp insanları yok muydu? Elbette vardı.

Ama seçilen figürler kılıçlı, kalkanlı askerlerdi.

Viyana, ‘aklın temsilcileri’ni seçmişti.

Ankara, ’askeri fethin temsilcileri’ni seçiyordu.

Peki ama neden? Neden ordular gönderip fethetmenin özlemini çekiyor bu ülkenin yöneticileri?

Akıl, onu seçen ülkelere yeni buluşlar, yeni icatlar ile bilimde, teknikte ilerlemeler kazandırmıştı. Aklı seçen ülkeler her alanda başarılar kazandı. Bugün yaşanan fark budur.

Şiddeti, kılıcı, fethi seçen ülkeler ise giderek geriledi, fethettiği ülkeleri terk etmek zorunda kaldı, geride bıraktığı acıların, kanın, gözyaşlarının bedellerini çok acı ödedi. Osmanlı İmparatorluğu da böyle çöktü, İngiliz İmparatorluğu da adalarına böyle çekildi, Fransa da, İspanya da, Portekiz de bugünkü sınırlarına böyle çekildi.

Ders alan aldı, almayan öğrenmeye devam ediyor.

Ama artık Türkiye’nin fethedeceği ülke de kalmadı.

Kılıçla kalkanla ülke fethetmek tarihin geçmişine gömüldü.

Şimdi ne yapacaksın?

Elinde iktidarın kılıcı var. Fetih diye yanıp yakılıyorsun. Çevrende fethedilecek ülke yok. Bu durumda yapılacak şey,

‘Kendi Ülkeni Fethetmek’.

İşte, AKP iktidarı da bunu yapıyor.

Kendi topraklarını fethediyor.

Yüzyıllık ağaçları fethediyor. Kesiyor, yıkıyor, köklerinden söküyor. Zeytin ağaçları, meşeler, köknarlar, sedir ağaçları, ormanlar fethediliyor. Arsa olarak ölçülüyor, biçiliyor, satılıyor, yağmalanıyor.

Yurt toprakları fethediliyor. Deşilip altından maden çıkarılıyor, bağrına siyanür dökülüp zehirleniyor. Yıllarca ot bitmeyecek duruma getiriliyor.

Dahası, köle pazarlarında satılır gibi yabancılara satılıyor. Araplar en gözde müşteriler. İsrailliler, Almanlar, İngilizler kilometre karelerce toprak alıyor, satanlar ellerini ovuşturup seviniyor.

Atatürk Orman Çiftliği fethediliyor. Üzerine izni alınmamış bir saray yapılıyor. Olsun, nasıl olsa hesap soracak kimse yok.

Sıra Anıtkabir’in fethinde ama onun daha zamanı var. Şimdi sırası değil. Onun da sırası gelecek.

* * *

Fetih dedin mi sınırı olmaz.

Hukuk fethediliyor. Yasasıyla, kurullarıyla, yargıçlarıyla, savcılarıyla hukuk fethediliyor.

Eğitim fethediliyor. Laik eğitim kılıçtan geçiriliyor. ‘Dindar ve kindar nesiller’ yetiştirilmek için din eğitimi araç yapılıyor. Aklın özgürlüğü ortadan kaldırılıyor ki dogmanın robotları istenileni sorgusuz

sualsiz yapsın. Özgür iradeye ambargo konsun ki kişi efendisinin kulu kölesi olsun.

Piyasa fethediliyor. Piyasada iş yapacaksan fatihlerin yanında olacaksın. Eğer fetihçilerin yanında değilsen hiçbir alanda iş yapamazsın.

Basın-yayın fethediliyor. Siyasal iktidarın yanında değilsen kuşatma altına alınıyorsun. Her yönden baskı altına alınıyorsun, yaşama koşulların ortadan kaldırılıyor.

Kolay değil, kendi ülkeni fethediyorsun.

* * *

Her fethin ciddi sorunları vardır.

Fetih ganimet demektir. Yağmalanan yerler, esir edilen köleler, sönen yuvalar, acı çeken insanlar, fetihlerin görünmeyen yüzleridir.

Fetihlerin sonu da vardır. Ganimet paylaşımında kavga çıkar, esirler ayaklanır, köleler isyan eder, acı çeken insanlar hesap sorar.

Gün gelir, imparatorluklar çöker.

Ve güneş gibi bir Cumhuriyet doğar.

Ampul söner, güneş dünyayı yeniden ısıtır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

FEDAİ

NinjaSoftware

İnandığı bir dava uğruna canını vermeyi göze alan kişidir ‘fedai’. Paris’te yaşanan trajedi bu çağda yaşanmaması gereken bir vahşet olarak düşünülür ama işin aslı öyle değildir.

İnsanların bir gün, bir saat fazla yaşamak için çırpındığı, koşuştuğu bir dünyada nasıl oluyor da genç insanlar öleceklerini bile bile kendilerini ateşe atıyorlar.

Muhammet Atta, hayatından vazgeçmiş bir psikopat değildi. Almanya’da makine mühendisi olmuş, geleceği parlak bir Arap genciydi. Ama uzun süreler içinde arkadaşlarıyla planladığı 11 eylül saldırısını gerçekleştirdi ve kullandığı uçağın içinde can verdi.

İnanç, işte bu denli güçlüdür. İnançla girişilen bir dava her şeyi göze aldırır, ne açlık ne susuzluk, ne yorgunluk, ne can, ne canan. Her şey gözlerden silinir ve amaç gerçekleştirilir.

Kurtuluş savaşımız da inançla kazanılmıştır. Vatan için kendilerini feda etmeye hazır subaylar, din uğruna şehit olmaya hazır imamlar, müftüler, namus için her şeyi göze alan muallimler, gençler, erkekler, kadınlar bu savaşı kazanmışlardır.

Vatan, din, namus, onur, şeref insanları ‘fedai’ yapacak inanç kavramlarıdır.

Kölelik, esaret, aşağılanma da insanlarda özgürlük adına, insan olma adına ölümü bile göze aldırır. Spartaküs liderliğindeki köle isyanları bunun örnekleridir.

Dünyayı günümüzde kana bulayan koşullar dikkate alınmadan Paris katliamını anlama olanağı yoktur.

Amerika, yakıp yıktığı ortadoğuyu petrol gibi doğal kaynakları ele geçirmek amaçlarını hiç dile getirmeden ‘demokrasi’ gibi ‘özgürlük’ gibi kavramları kendi vahşetine alet ederek ne yaptığını hiç düşünmedi. Oysa 11 eylül saldırısı da, El Kaide de kendi yarattığı sonuçlardı.

Paris saldırısı da artık ölümcül sonuçlara uzanan yaşam çatışmalarıdır.

Sömürgeleri olan Cezayir’den gelip de Fransa vatandaşı olan binlerce kişi eğitim olanakları açısından, iş bulma açısından, yaşam koşulları açısından gerçekten eşit koşullarda mıdır?

Elbette, koşulların eşit olmaması bir karikatür dergisini hedef alıp katliam yapmak için neden olamaz. Ama burada, saplantılı bir öfkenin neye odaklanacağını kimse bilemez.

Saplantılı öfke.

İnsanların haksızlığa uğradığı duygusu.

İnsanların dertlerini anlatamaması.

İnsanların sürekli aşağılanması.

İnsanların haksız eşitsizlikler içine itilmesi.

Her anlamda yapılan ayrımcılık. Din, etnik köken, milliyet, cins, ırk ayrımcılığı.

Amin Malouf’un ‘Ölümcül Kimlikler’ kitabı bugünlerde okunmalı.

* * *

Saplantılı öfkeyi kontrol edecek olan, kişisel planda ‘özeleştiri’dir. Bilinçli yaşamın temeli olan özeleştiri.

Özeleştiri, yani, ’bu duruma gelişte benim payım nedir?’ diyebilmek. ‘Ben neyim, neredeyim, ne yapıyorum?’ diye sorabilmek. ‘Benim yaptığım kime, kimlere yararlı oluyor?’ diye düşünebilmek.

Özeleştiri; kendi yanlışını görebilmek, bunu kabul edebilmek, durumu düzeltmeye çaba harcamak demektir.

Kişisel planda bunu sağlayan da ‘eleştirel düşünce’dir.

İşte, ’inanç’ ile ‘bilinç’ arasındaki fark da budur.

‘Bilinçli insan’, saplantılı öfkeden kurtulur, başkalarının yönettiği bir robot olmaz, inancıyla körleşen bir silah olmayı kabul etmez.

‘Bilinçli insanların’ toplumu ise elbette ‘örgütlü toplum’dur. Örgütlü toplum, toplumsal alanın ortak yaşam alanı olmasını sağlayan demokrasi’nin güvencesidir.

Demokrasi, güdümlenmeye açık kişilerin seçimden seçime oy verdikleri bir sistem değildir.

Demokrasi, ortak bir yaşam alanının bütün sorumluluklarının farkında olan, birbirlerine saygılı, ayrımları kaldırmış, dayanışmacı bir yaşam biçimidir.

İşte, bilinçli bireylerin bilinçli demokratik toplumunda hedef ‘birlikte yaşamak’tır.

Birey, bu bilince ulaşamazsa, saplantılı öfkesiyle yaşarsa, toplum da onu dışlarsa, ’birlikte yaşamak’ hedefi, ’ötekini öldürerek kendini varetmek’ çabasına dönüşür.

Aydınlanma kültürü bir ortak yaşam projesidir.

Bu proje, ortaçağı geride bırakmak, yeni bir çağı başlatmak projesidir.

Ne var ki, kendi ortaçağlarını aşamayan bireyler, hangi toplumda olursa olsun ‘bilinçli yaşam ortağı’ olamamaktadır.

Toplumsal koşullar da bu saplantılı öfkeyi beslerse ‘yaşam arzusu’, kendini feda ederek öldürme ve ölme kararına dönüşmektedir.

İnancı bilince çeviremeyen kişiler ile bu kişilerin fanatizme açık toplumu her türlü tehlikeye açıktır.

Emperyalizmin saçtığı tohumlar ne yazık ki zehirli çiçeklerini açmakta, insanlar da, insanlık da acı çekmekten kurtulamamaktadır.

İşte, önemi gün çektikçe büyüyen, uygarlığın evrensel temeli olan Aydınlanma Kültürü’ bu nedenle değerlidir.

Bu kültürü, emperyalist kapitalizmin yeni versiyonu olan ‘küreselleşmiş dünya’ olarak içini boşaltan Batı dünyası daha pek çok felaletin hem nedeni hem sonucu olmaya devam edecektir.

Türkiye’nin bu olaylardan çıkarması gereken ders mi? Onu da haftaya görelim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın