GERÇEĞİN ÖZGÜRLÜĞÜ

art-birds-conceptual-freedom-kid-make-art-not-war-Favim.com-86044

Can Dündar ile Erdem Gül’ün özgür olması aslında gerçeğin özgür olmasıdır.

Onların özgür olmalarına ülkede duyulan büyük sevinç, tanıdık tanımadık herkesin ‘gerçeğin dostları’ olmasından kaynaklanmıştır.

Anayasa Mahkemesinin bu kararından hoşnut olmayanlar da vardır. Onlar da gerçeğin ortaya çıkmasını istemeyenlerdir.

Ama ne çare ki, gerçekler sonsuza dek gizlenemez.

Daha gizlendiği sanılan nice gerçek ortaya çıkacak, onu gizleyenlerin suçlarını yüzlerine vuracaktır.

‘Her şey bitti, artık yapılacak bir şey kalmadı’ sananlar yanılmaktadır. Hiç bir şey bitmedi. Hiç bir şey olduğu yerde kalmaz. Dünya her gün, her saat dönmektedir. Yaşam her dakika değişmektedir.

Yalanlar bir süre gerçekleri örter ama bu süre bir yerde sona erer ve gerçekler pırıl pırıl ortaya çıkar.

Yaygara orada sona ermiştir.

* **
Özgürlük hapiste olup olmamak değildir.

Nice insan hapiste özgür yaşamıştır.

Nice insan dışarda tutsak olmuştur.

Düşünceleri tutsak, iradeleri tutsak nice insan dışarda gezmekte, dahası yetki verilmiş yerlerde oturmakta, kararlar almakta, emirler vermektedir.

Böyle insanların egemen olduğu yerde gerçekler de özgür olamazlar. Onlar da gizlenir, üstleri örtülür, tutuklanırlar.

Asıl özgürlük, insanın bilinçli sorumluluğudur.

İnsanı özgür kılan, bilinçli sorumluluğuna sahip olmasıdır.

Antoine De Saint Exupéry ‘İnsanın mutluluğu özgürlükte değiş, fakat sorumluluğun kabulündedir’ der.

İşte bu sorumluluk gerçekleri ortaya koyarken bundan rahatsız olanların da tepkisini çeker. Bu tepki yetkili kişilerin elinde tehlikeli bir duruma dönüşür. Burada gene devreye sorumluluk girecektir.

Gazetecinin sorumluluğu yerini yargıcın sorumluluğuna bırakır.

Yargıç emirle mi karar verecektir, yoksa kendi vicdanı ve önündeki dosya ile mi? Bu da yargıcın sorumluluğudur.

Yargıç özgür müdür yoksa tutsak mıdır?

O da kendi kararının sorumluluğunu taşıyacaktır.

Vatandaş özgür müdür, tutsak mıdır?

Vatandaş kendi sorumluluğuna sahip çıktığı ölçüde özgürdür, aksi halde o da kendi hapisanesinin tutsağıdır.

Bakınız Doğan Kuban ne diyor?:

‘ Biz cehaletin olanak verdiği bir yalan dünyasında yaşıyoruz. Söylendiği zaman kimsenin reddedemiyeceği insanlık ve ahlak dışı, fakat sorumluların ve aydınların sözünü etmedikleri sayısız olgu var. Söz edildiği zaman ise bunun dile getirilmesinden, yorumundan korkan kör, sağır ve dilsiz bir adam türü yarattı yaşadığımız dünya.

Bütün bunları seyrederek politik yaşamlarını sürdürenler ahlaklı mıdır? Yasadışı mıdır? Çaresiz midir? Bütün bunlara ve daha binlercesine tanık olup sesi çıkmayan gazete sayfalarını dolduran laf ebeleri ahlaklı mıdır? Çaresiz midir? Ekonomik denetimsizliğin ve yasasızlığın hesabını tutmaktan kaçınan ya da tutamayan allameler sorumlu mudur? Çaresiz midir? Ahlaksız mıdır?’
( Doğan Kuban- Türkiye’nin Bağımsızlık Savaşı- Cumhuriyet Kitapları- 2010)

İnsanın özgürlüğü ve sorumluluğu içiçe.

Can Dündar’la Erdem Gül’le bizim tutsaklığımız da kalktı.

Hoş geldin ‘gerçeklik’.

Hoş geldin ‘sorumluluk’.

Daha çok yolumuz var. Hep beraber yürüyeceğimiz yol.

Gene beraber yürüyeceğimiz gerçeğin yolu…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ANNEM SAVAŞ İSTERDİ

315058-3-4-4f2cc

Annemi hatırlıyorum.

2. Dünya Savaşı olmalıydı. Amerikalılar ile Sovyetler arasındaki görüşmelerin uzamasına sinirlenirdi.’Vereceksin bombayı, vereceksin bombayı, bitti gitti’ der, kestirip atardı.

Ben gülerdim, ’Olur mu anne, derdim, bombalar iyiyi kötüyü ayırmaz, böyle olur mu?’ Annem başını sallar ‘olur olur’ diye ısrar ederdi.

Ben güldüğümle kaldım, meğer annem savaş stratejisti imiş de haberim yokmuş. Amerika Japonya’ya iki atom bombası attı savaş bitti. İkinci Dünya Savaşı da kentlerin bombalanmasıyla sona erdi.

Artık öyle ‘çekti tabancayı, iki kurşun sıktı’ gibisinden suikastlar kalmadı. Tabancalar antika oldu. Bombalar iş başında.

Cephe anlayışı da kalmadı. Artık her yer cephe. Uzaktan kumanda çıktı çıkalı ortada düşman da görünmüyor.

Annem haklı çıktı.

Keşke ben de savaş isteseymişim!

Biz barış istedik, başımıza gelmeyen kalmadı.

Ama savaş, öyle uzaktan sanıldığı gibi değildir.

Savaş demek düşman demektir. Savaş istersen düşman da istemiş olursun.

Barış demek, dost demektir. Barış istersen dostların olur.

Savaş, eskiden genç erkeklerin birbirini öldürdükleri cepheler demekti.

Şimdi artık savaş her yerin karıştığı, herkesin içine girdiği ateş çemberidir.

Terör eylemleri denen ‘vur-kaç hamlesi’ günümüzün savaşıdır.

Ve Türkiye savaştadır.

Türkiye savaşa girmiştir.

İçerde kendi vatandaşıyla iç savaş yaşamaktadır.

Dışarda kendi dindaşıyla dış savaş yaşamaktadır.

Geçmişin ‘Irak-İran savaşı’ günümüzde Suriye ile Türkiye-Suudi Arabistan-Katar arasında tekrarlanmaktadır.

Savaşı planlayan ABD ve Batı, bir kez daha Müslümanı Müslümana kırdırmaktadır. Sünnilerle şiiler arasında görünen, aslında petrol ve doğal kaynaklar savaşı.

Türkiye’nin bu oyuna yönetenlerin iç hesaplarıyla alet edilmesi de işin acı yanı. Yönetenlerin ‘Başkanlık-İktidar- Otokrasi’ hesaplarıyla bu oyuna güç kazanmak adına girmeleri ülkenin kan ve ateş hattına sokulması demektir.

Ama işte, toplum hesap soramayınca,

Ortada hesap verecek kimse de olmuyor.

* * *

Hesap sormak, bilinçli cesaret ister.

Hesap vermek ahlaklı sorumluluk ister.

Hesap sorması gereken kişi, topluluk, toplum ürkek, çekinik, korkak olursa elbette hesap soramaz. İtaat kültürüyle aklı ipotekli, iradesi bağlı kişi, topluluk, toplum ise hesap sormayı aklına bile getiremez.

Hesap soran bir avuç bilinçli cesur da yalnızdır, sesini duyuramaz.

Böyle bir ortamda ‘ahlaklı sorumluluk’ da ortada görünmez.

Ankara’da ikinci patlama.

Ülkede kaçıncı patlama.

Yapanlar IŞİD olabilir, PKK olabilir, PYD-YPG olabilir.

Terör örgütleri terör yapacaklardır. Siz bunu biliyorsunuz, söylüyorsunuz.

Peki, bunların önlemini kim alacak?

Önlemini siz alacaksınız. İçişleri Bakanlığı, MİT, Başbakanlık, hatta her işin içinde olan Cumhurbaşkanı, önlemleri sizler alacaksınız.

Çünkü, sizlerin ilk görevi vatandaşlarınızın can güvencesini sağlamak.

Bu önlemi alamıyorsunuz.

Yaptığınız iş, haber vermeyi yasaklamak ve ülkeyi ‘birlik beraberlik olmaya çağırmak’.

Yanlışları kabul etmeye yönelik birlik beraberlik olur mu?

Birlik beraberlik bu sorumlulukları ortadan kaldırır mı?

Öncelikle sorumlu mevkilerde olanların istifa etmeleri gerekir.

Yerlerine bu işleri yapacak olanların gelmesi gereklidir.

Sonra da sorumlular hesap vermelidir.

Eğer akıllar mantıklar çalışıyorsa?

Eğer ülke yönetmenin sorumluluğu varsa?

Eğer toplumda bilinçli cesaret varsa?

Eğer yönetenlerde ahlaklı sorumluluk varsa?

Eğer?..

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KİŞİ MESELESİ DEĞİL

fft5_mf850909

AKP. Adalet ve Kalkınma Partisi.

Kurulduğu temeli: adalet, dürüstlük, dindarlık, yoksulluğu kaldırmak olarak açıkladılar.

‘Davamız’ dediler, ‘ dürüst insanların adaletli, ayrımsız eşitlikçi yeni toplumu olmak’.

Toplum onlara inandı.

Oy verenler bu sözlere oy verdi.

Liberal seçkinler tam inanmasa da ‘bunları destekleyip görelim’ dediler.

Militanları rüzgarlar estirdiler. Başörtüsü protestoları, cuma namazları çıkışları.

İktidara böyle geldiler.

İçlerinde yanlışlarını görenler oldu, ‘davamız’ diye susturdular.

Çekilenler oldu.’davaya ihanet’ diye suçladılar.

DAVA giderek ayrımcılığın paravanı oldu.

DAVA giderek yolsuzlukların üstünü örten perde oldu.

DAVA giderek her türlü haksızlığın gerekçesi yapıldı.

Yaşanan her şey, yapılan her iş AKP yöneticilerinin ortak işidir.

Erdem ise de ortaktır, suç ise de ortaktır.

Iktidar paylaşımında kavga çıktı.

Ortaklar birbirine düştü.

Bir Zaman’ların gözdesi olan ‘Fethullahçılık’ sonranın suçu oldu.

Bir zamanların ‘dürüst insan’lığı baştakilerin ayağına bağ oldu.

Yapanlar yaptı, susanlar sustu, görenler başını çevirdi.

Ortak oldular. Her şeye.

Şimdi bu ortaklık bozuluyor diye sevinenlere şaşmak gerekiyor.

Bu sevinme aczin ifadesidir.

Sen ne yapıyorsun, bana onu söyle.

Onlar ne yapacak diye bekleyip durma, aczini itiraf ediyorsun.

Sen ne yapıyorsun?

Artık konuşma, yap göreyim.

*.* *

Kişi meselesi değil bu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan meselesi değil.

Erdoğan hedefi yanlış bir sapmadır.

Mesele ideoloji meselesidir.

AKP’nin bir ideolojisi var.

Ülkeyi din toplumu yapmak istiyor.

Ideolojik hedefi bu.

Hepsi bu ideolojinin peşindedir.

Gül de, Arınç da, Sadullah Ergin de, Hüseyin Çelik de.

Onlar nerede ayrılır, nerede ayrılabilir?

17-25 Aralık olayında neredeydiler?

Şimdi neyin imasını yapabilirler?

Onlara bel mi bağlıyorsunuz?

Erdoğan başkan olamazsa her şey düzeliyor mu?

Kendinizi aldatmayın.

Bizi zaten aldatamazsınız.

Bakın, Alman faşizmi nasıl gelmişti?

*.*. *

FAŞiSTLER.

Prof. Michael Mann’ın kitabı.

Yazıyor ‘ Naziler iktidarı ele geçirebildiler. Üç temel iktidar kaynağını seferber edebildiler : Nazi militanlarının eylemlilikleri, Alman seçmenlerinin
üçte birinin oyları.Alman seçkinlerinin kararsızlıkları.’

Prof. Mann, Nazilerin iktidarı aslında ülkenin seçkinlerinin yardımıyla ele geçirebildiklerini kaydediyor. ‘Evet ama yetmezciler’in kulakları çınlasın.
Şimdi ‘yanıldık, kaldırıldık’ vızıltıları işe yaramıyor.

Bu ülkeyi kana boğan, ülkeyi felakete sürükleyen gidişe ancak sağlam bir ideoloji ile karşı çıkılır.

AYDINLANMA ideolojisi. Özgür aklın ve özgür insan iradesinin ideolojisi.

CHP neden kaybetmeye mahkum. Çünkü ideolojisi yok. Sahip çıkmıyor.

Bağımsız Türkiye, laik Türkiye, barışçı Türkiye, uygar Türkiye, her şeyde eşit Türkiye idealine sahip çıkmıyor.

Ülkenin bu durumunda ‘Atatürk resmini kim indirmişti?’ tartışması konu mu?

Şu anda her şeyinle ortaya çıkacak ve haykıracaksın:

‘Ülke felakete gidiyor. Suçlusu sizsiniz. Oradan inin ve hesap verin.’

Kendine güveneceksin.

Gücünü göstereceksin.

Silik bir gölge olmayacaksın.

Bir deneme müsveddesi görünmeye razı olmayacaksın.

Kişi meselesi değil bu.

Gerçek bilinçle sahte inanç arasındaki mücadeledir.

‘Dava’ adı altında yapılan her yanlışın, işlenen her suçun ortaya çıkarılmasıdır.

Ya bunu yapmaya gücünüz vardır, ya da itildiğiniz çukurda inler durursunuz.

Seçim sizin seçiminizdir.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

LATİN AMERİKANIN KESİK DAMARLARI

 

eduardo-galeano

Eduardo Galeano’nun ilk okuduğum kitabıdır.

Roman tadında okunan bir tarih kitabı.

Keşfedilen bir kıtanın yağmasının, sömürüsünün kitabı.

Dünya tarihini değiştiren 1492 yılının aynı zamanda altın uğruna, gümüş uğruna uygarlıkların nasıl yağmalandığının, insanların nasıl öldürüldüğünün, köle yapıldığının başlangıcı olduğunu anlatan kitap.

Türkiye Cumhurbaşkanı Latin Amerika’yı gezerken bu kitaptan da söz edilmesini isterdim. O ülkelerin acı geçmişlerinin de bilinmesini isterdim.
Amerika bile sayılmayan güneyin Kuzey Amerika tarafından nasıl sömürüldüğünün bilinmesini isterdim.

Belki o zaman bugünler daha iyi anlaşılırdı. Belki o zaman ortadoğuda bugün yaşananlar daha iyi anlaşılırdı. Petrolün, doğal kaynakların, Akdeniz’in nasıl önem taşıdığı, Irak’ın nasıl yağmalandığı, Suriye’nin başına gelenler daha iyi anlaşılırdı. Türkiye’nin hangi yağma hamlelerinin piyonu olarak öne sürüldüğü belki daha iyi anlaşılırdı.

Latin Amerika yağmalanırken yerlilerin söylediği gibi: ‘Onların elinde kitap (İncil), bizim elimizde ülkemiz vardı. Şimdi kitap bizim elimizde, ülkemiz onların elinde’ oluyordu.

Günümüzde de Ortadoğu parçalanırken bizim ülkemizin başına gelenler de aslında öğretici değil mi?

Neyse, bunlar olup biterken Latin Amerika gezisinde Başkanlık modellerinin de incelenmekte olduğu yazıldı çizildi.

Sahi, bizim öyle bir derdimiz var: Başkanlık.

Ama dünyanın güneyinde de epeyce Başkanlık örneği var.

Neler mi?

* * *
Amerika’nın güneyinde efsane başkanlar var.

Şili Başkanı Pinochet örneğin. Generaldir kendisi. 1973 yılında seçimle gelen Salvador Allende’yi devirip başkan olmuştur. 1973-1990 arasında hüküm sürmüştür.

Astığı astık, kestiği kestiktir. Tam Başkan.

Arjantin Başkanı Juan Peron da efsanedir. Kendisinden sonra ünlü eşi Eva Peron başkanlık yapmıştır.

Avrupa’nın güneyinde, İber yarımadasında da efsane başkanlar vardır.

İspanya’da Fransisco Franko. İspanya iç savaşını kazanarak Başkan koltuğuna oturmuş, 39 yıl hüküm sürmüştür.

Portekiz’de de Salazar 1933-1974 yılları arasında 41 yıl başkanlık yapmıştır. Ünlü sözü, ’Ben Portekiz’i üç F ile yönettim: Fado-Fiesta-Futbol’ yönetimler için aforizma olmuştur.

Bu efsane Başkanlar savaşlarla, darbelerle gelmiştir.

Seçimlerle gelenler de vardır.

İtalya’da Benito Mussolini Faşist parti ile sçimleri kazanarak gelmiştir.

Almanya’da Adolf Hitler, Nasyonal Sosyalist Parti ile seçimleri kazanarak iktidara gelmiştir.

Her ikisi de İkinci Dünya Savaşı içinde ortak olmuşlar, kaybettikleri savaş da sonları olmuştur.

Başkanlık sistemi her zaman büyük riskler taşımıştır.

Yetki gücünün denetlenemez oluşu, güçler ayrılığının ortadan kalkışı,
giderek tek adam yönetinin sorgulanamaz oluşu büyük yanlışların sürmesi ile sonuçlanmış, bu da büyük zararlara yol açmıştır.

Toplumlar bunları yaşamış, nice acılar çekmiş, sonuçta da çözümü güçler ayrılığında bulmuştur.

Yürütme, yasama, yargı güçleri birbirinden ayrı olacak, birbirini denetleyecek, hiç bir güç kontrol dışı kalmayacaktır.

Bunun adı da parlamenter sistemdir.

Eğer Başkanın gücü denetim dışında kalırsa, yürütme, yasama, yargı onun elinde olursa hiç bir yanlış ortaya çıkamaz, hiç bir hata düzeltilemez.

Bu durumun acı sonuçlarını Başkan yaşar, bedelini de onu başkan yapan toplum öder.

Tarih boyunca böyle olmuştur, geleceğin tarihinde de böyle olacaktır.

‘Nedenler değişmeden sonuçların değişmesini bekleyen budaladır’ sözü Albert Einstein’ındır.

Latin Amerikanın Kesik Damarlarını okuyun.

Bir daha göreceksiniz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

DİRİ YATANLAR

yokgibi_13279413327

Ölenleri ölmeyenleri düşünüyorum.

Sokrates ölmemiş. 2500 Yıldır yaşıyor. Bir savunma yapmış, elden ele geziyor, dilden dile
dolaşıyor. Yöntem olmuş, Sokrat metodu diye dillerde. Soru-Yanıt ile gerçeği araştırma yöntemi olmuş.

Shakespeare ölmemiş. Oyunlarında yaşıyor. Yarattıkları sahnelerde yaşıyor.

Atatürk ölmemiş. Kurduğu Cumhuriyetle yaşıyor. Kızanlar var, yapıtını yıkmaya çalışanlar var ama olmuyor. Ne yapsalar olmuyor. Sözleriyle yaşıyor, gözleriyle yaşıyor, akıllara kazınan idealleriyle yaşıyor.

Tahsin Yücel öldü mü? Sahiden mi? İşte, ölmedi dostlarım. Bende bir Fransızca-Türkçe sözlüğü var. Fransızca bilmiyorum ne yazık ki ama bu sözlük başucumda. Öteki dillerdeki sözcüklerin bu dilde ne olduğuna bakıyorum. Bildiklerimi zenginleştiriyor. Romanları dünü anlatıyor, bugünü anlatıyor, biliyorum, yarını da anlatmıştır. Tahsin Yücel ölmez ki. İstese de ölemez.

Mustafa Koç ölürdü, gerçekte ölürdü. Eğer Koç grubu siyasal gücün koltuk değneği olmaya
heveslenseydi, eğer Gezi olaylarında Divan Oteli’nin kapılarını kapatsalardı, eğer Atatürk’e sahip çıkmakta böyle kararlı olmasalardı Mustafa Koç ölmüş olurdu. Ama O artık böyle yaşayacak, belli oldu.

İnsanlar kendi yazdırdıkları kitaplarda da yaşar.

İnsanlar ansiklopedilerde de yaşar.

Ama bazı insanlar insanların yüreklerine yaşar, insanların bilinçlerinde yaşar.

Önemli olan da öyle yaşamaktır.

Uğur Mumcu işte öyle yaşıyor. Biz onu Ankara’da bir milyon kişiyle beraber uğurladık. O bir milyon kişi içinde belki yüzbinlerce kişi ondan bir satır bile okumamıştı. Ama Uğur Mumcu’yu duymuşlardı, dinlemişlerdi, TV’lerde görmüşlerdi. O samimi, dürüst, cesur insana hayran olmuşlardı.

İnsan insanda yaşar. Gerçek yaşamak budur.

Kamer Genç de yaşayacak olanlardan. O değişik siyasetçi, elinde fenerle çıkıp da ‘Temiz Insan arıyorum’ dediği zaman Deniz Feneri davasını tarihe kaydetmişti.

Ölmeyen ölmüyor.

Ama dostlarım, ne yapalım ki.bir de Ölü Gezenler var.

*. *. *

Ölü Gezenler.

Omurilikle yaşayanlar.

Ye-iç, yat-uyu, çiftleş-çoğal insanları.

Her yerde, her coğrafyada, her tarih diliminde.

Düşünmeyenler.

Meraksızlar. Merakları dedikodu çemberinde yaşayanlar.

Sürü insanları.

Birinin peşine takılıp ömür tüketenler.

Hep peşine takılacağı birini arayanlar.

Takma akıllılar.

Oksijen tüketicileri.

Binlerce, milyonlarca, milyarlarca Ölü Gezen.

Ölü Gezenler’den çıkar sağlayan sömürücüler.

Bunların sırtına tırmanıp iktidar olanlar.

Bunlarla dünyayı kana bulayanlar.

Bunları öne sürüp arkada servet paylaşanlar.

Robot yaratıp yönetenler.

Toplumların sırtındaki asalaklar.

Bunlar da var.

Ve çoklar.

Ve sürüler.

Ve ortalığı kaplayanlar.

Ve geleceği karartanlar.

Ölü Gezenler.

Ama insanlık bunlara teslim olmayacak.

Çünkü, Diri Yatanlar hiç bir zaman yenilmeyecek.

Bunun nasıl olduğu başlangıçta anlaşılmayacak ama, asıl yaşam gücünün Ölüler’de değil, Diriler’de olduğu ortaya çıkacak.

*. *. *

Diriler.

Gerçekler. Doğrular. Kalıcı olanlar. Bilim. Sanat. Düşünce. Özgür insan aklı. Özgür insan iradesi.

Bütün bunlar Diriler’in temsil ettiği evrensel değerlerdir.

Güneş gibidir. Açık. Güçlü. Işıklı.

Güneş zaman zaman bulutlarla örtülür ama asla kaybolmaz.

Ölü Gezenler bir süre gezerler. Yağmursuz bulut gibidirler.

Ama gelip geçerler, kalıcı olamazlar.

Soluk aldıkları sürece yaşarlar. Sonrası yoktur.

Diri Yatanlar ile Diri Gezenler giderek artan ortak güçtür.

İnsanlığın ortak gücü.

Sislendiği olur, bulutlandığı olur ama güçlü bir rüzgar onları dağıtır.

Ve Güneş pırıl pırıl ortaya çıkar.

Güneş’i asla yok edemezsiniz.

Dün de böyleydi, yarın da böyle olacaktır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

UYGARLIK MI? O DA NE?

hunger_l (1)

CAN DÜNDAR İLE ERDEM GÜL’E- Uygarlığın sınır nöbetçilerine

Clive Bell. Bir İngiliz düşünürü. ‘Uygarlık Nedir?’ başlıklı denemesini yeniden okudum. Çevirmenleri çok ilginç: Vedat Günyol,Mina Urgan,Melih Cevdet Anday,Hilmi Yavuz,Halit Çakır. Kitap 3. Baskı olarak Toplumsal Dönüşüm Yayınları’ndan çıkmış.1995 yılı.

Yazar bütün savaşların ‘Uygarlık Adına’ yapıldığını,öyleyse uygarlığın ne olduğu üzerinde durmamız gerektiğini söylüyor. Çok doğru.

Günümüz savaşlarının da –Irak örneği gibi,Suriye de öyle- ‘Özgürlük ve Demokrasi adına’ yapıldığı söyleniyor. Ama sonra ganimetlerin petrol gibi,enerji kaynakları gibi,değerli madenler gibi hedefler olduğu ortaya çıkıyor.

Bu arada,yazar Orhan Pamuk’un ‘Türkiye’de demokrasi geriliyor’ gibi bir sözünü okudum. Benim görüşüme göre sandığa oy vermek demokrasi olmadığından zaten ülkemde demokrasiden söz edilemez de,acaba ‘ülkemde uygarlık var mı?’ diye merak ettim. Uygarlık konusunda on alt başlıklı bir ölçüt denedim. Bakınız ‘bana göre uygarlık nedir?’:

BİR: GÜÇLÜ iken GÜÇSÜZE ne yaptığınız çok önemli bir uygarlık ölçütüdür. Güçlüsünüz. Yetki elinizde. Kendi istediğiniz gibi mi kullanıyorsunuz,yoksa güçsüzün haklarını mı dikkate alıyorsunuz? Örnekler; toplumu yönetenler,iş yaşamının şefleri,anneler babalar,öğretmenler vb.

İKİ: ZENGİN iken YOKSUL’a nasıl bakıyorsunuz? Ona ‘aptal,tembel’ olarak mı bakıyorsunuz,yoksa ‘olanakları sınırlı,yeterince destek olunmamış’ diye mi düşünüyorsunuz?

ÜÇ: ÇOĞUNLUK iken AZINLIĞA ne ölçüde hak tanınması gerektiği kanısındasınız: Eşit haklar mı verilmeli,yoksa çoğunluğun sınırladığı haklar yeterli mi sayılmalı?

DÖRT: BİLİYORKEN BİLMEYENE nasıl davranırsınız? ‘Cahil işte,bilgisiz,yeteneksiz’ mi dersiniz,yoksa onu da yetiştirmeye mi çalışırsınız? Özellikle öğretmenler için önemli bir davranış kategorisidir.

BEŞ: ALDIĞINI-KAZANDIĞINI hak edip etmediğini sorguluyor musun? Yoksa ne alsan hakkını alamadığını mı düşünüyorsun? Sahip olmak istediğini hak etme ölçüsü kişinin öz ölçütüdür. Bu ölçütü özellikle çocuklarımıza,gençlerimize değer olarak kazandırmamız önemlidir.

ALTI: VERDİĞİMİZİ (maddi değerler,takdir etme,beğeni,hatta sevgi, saygı) verdiğimizin hak edip etmediğini düşünüyor musun? Çocuklarımız, yakınlarımız için de geçerlidir. Bunu yaşama geöirmek sorumluluk eğitimidir.

YEDİ: HAKLI OLDUĞUN ZAMAN,hakkını almak için mücadele etme cesaretine sahip misin? Yoksa içinden öfkelenip,için içini yiyip hiç bir şey yapmıyor musun?

SEKİZ: HAKSIZ OLDUĞUN ZAMAN,özür dilemeyi biliyor musun? Haksız olduğun konuyu telafi etme cesaretin var mı? Yoksa,öyle geçip gidiyor musun?

DOKUZ: BORÇLU OLDUĞUN ŞEYLERİ BİLİYOR MUSUN? Borç yalnız para borcu değildir. Kaybettiğimiz Tahsin Yücel’e de borçluyuz. Bizi biz yapan herkese borçluyuz. Atatürk’e neler borçlu olduğumuzu düşünüyor muyuz? Kimlere borçlu olduğunu bilmek çok önemli bir uygarlık ölçütüdür bence. Yoksa kimseye borçlu olduğunu düşünmüyor musun?

ON: ALACAKLI İSEN,sana borçlu olanlar konusunda ne yapıyorsun? Kimin,kimlerin sana borçlu olduğunu düşünüyorsun. ‘Bana borçlu’ derken kimi,kimleri düşünüyor,borcu nasıl tanımlıyorsun?

* * *

Uygar birey kendi kişiliği,kimliği,karakteri ile kendisidir. Kültürü,eğitimi ile de sosyalleşir. Kendisi ile sosyal kimliği arasında da etkin geçişler vardır.

Uygarlık,gökdelenlerle olmaz,otoyollarla,lüks arabalarla olmaz. Uygarlık birey ölçeğinde de,toplum ölçeğinde de:

Kendi dışındakilerin haklarına kendi hakları gibi saygı duymakla,sahip çıkmakla tanımlanır. Dürüst olmamak,başkasının elindekine göz dikmek,zorbalık,yaygara ile doğruları susturmak uygarlıkla bağdaşmaz.

Uygar olmayan bir toplumda da demokrasi olmaz.

Demokrasi uygar insanların ve uygar toplumların yönetim biçimidir.

Uygar olmayan toplumların zorunlu yönetim biçimi otokrasidir.

Hitler Almanyası uygar değil miydi? Hayır,değildi.

Bizim toplumumuz? Uygar mı,değil mi?

Olan bitene bakınız. Ölçütleri değerlendiriniz.

Karar vermeniz hiç zor değildir.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

PSİKOLOJİ

psikoloji

Çocukluğu zor geçti. Babası onu döverdi.

O dönemlerde babalar çocuklarını döverdi, sorun değildi.

Haklı olsun olmasın, babaların çocuklarını dövme hakkı vardı.

Bundan iki şey öğrendi.

Birisi, baba dayağına karşı çıkılmayacağı idi.

İkincisi de duygularını gizlemekti.

İçindeki isyanı gizledi. Daha uzun yıllar bunu yapacaktı ama o zamanlar bunu bilmiyordu.

Ergen yaşları da yarı evde yarı sokakta koşturmayla geçti.

O zamanlar daha çocukların ergenliği sorun olmuyordu.

Çocukların ergenliği bile farkedilmezdi.

Öyle bunalımmış, ergen yaşlarıymış, öyle şeyler yoktu.

Çocuklar düşe kalka, ite kaka büyürlerdi.

Babaların dediği olurdu. Anneler de önüne bakar, işini yapardı.

Öyle büyüdü bizimki de.

Ama büyüdükçe istekleri de büyüyordu, özlemleri de.

Yoksunlukları da büyüyordu, öfkesi de.

Çıkış yolu arıyordu sürekli.

Ne Sartr’ı biliyordu, ne varoluşu.

Ama kendini bu dünyada varetmek için yanıp tutuşuyordu.

Artık gençti, ne yapmalıydı? Nerede olmalıydı?

Enerjisi vardı, fırsatlar bulmalıydı, bir şeyler yapmalıydı.

Bir şeyler de yaptı. Artık imkanlar neyse onlarla uzlaşarak.

Ama yetmezdi, yetmemeliydi, yetmeyecekti.

Bu ‘olmuyor, yetmiyor, yetmez’ duygusu içinde hep büyüyecekti.

Bu duygu, bu hırs onun yaşam motorunun yakıtı olacaktı.

Başarısının da, başarısızlığının da anahtarı buydu.

Sonuna kadar ne olduğunu anlayamayacağı ‘anahtar’.

* * *
Sahip olamadığı her şeyden nefret edecekti.

Eğitim, çok istediği şeydi ama sahip değildi. Nefret etti.

Eğitimliler, profesörler, ukalalar, tepeden bakanlar. Nefret etti.

Bilim. Yararlı olduğu zaman gerekli. Ama bilim dünyası. Nefret.

Sanat. Sanatçının özgür olmasından nefret etti.

Yüreğindeki nefreti, o gizli kinin nefretini aslında bilmiyordu.

Ama ona bir haklı gerekçe bulmalıydı.

Onun nefretine düşmanlar gerekiyordu ama ortada düşman yoktu.

Elbette Umberto Eco’yu bilmiyordu, duymamıştı bile.

O da ‘Düşmanını Yaratmak’ kitabını henüz yazmamıştı.

Ama ona düşmanlar gerekiyordu ve artık buluyordu.

Onun bildiklerini kabul etmeyenler düşmandı.

Onun inandıklarına inanmayanlar düşmandı.

Onun istediklerine karşı çıkanlar düşmandı.

Ona itaat etmeyenler düşmandı.

En yakınlarından bile kuşku duyuyordu.

‘Acaba onun sandığı kadar sadık mıydılar?’. Bilmiyordu.

Kuşkusu içini kemiriyordu.

Ama, çocukluktan öğrendikleri vardı.

Kendini gizlemeliydi.

‘KENDİSİ’ yerine kutsal kavramlar koymalıydı.

‘VATAN’ dedi. Hainler, vatan hainleriydi.

‘DAVAMIZ’ dedi. Davaya ihanet edenler düşmanlarımızdı.

‘DÜŞMANLARIMIZ’ dedi. Düşmanlar artık onun varlık nedeniydi.

‘O’, artık kiniyle, nefretiyle, düşmanlarıyla vardı.

Yakınları bile artık onu tanımıyorlardı.

Ona hiç bir şey söylenemiyordu.

Hiç bir şeyine karşı çıkılamıyordu.

Hedef aldığı kişinin, yerin, konunun üstüne her gücü saldırtıyordu.

İstediği yasayı çıkartıyor, istediğini tutuklatıyor, istediğini öldürtüyordu.

Durmak yoktu. Sonuna kadar gitmeliydi. Sonuna kadar.

* * *

Adolf Hitler. Sonuna kadar gitti. Vardığı yer, kendisinin de sonu oldu.

Diktatörlerin serüveninin birbirine benzemesi sizi de şaşırtıyor mu?

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

HİTLER NASIL FÜHRER YAPILDI?

KAYIP EŞYA DAİRESİ

Evet, Adolf Hitler aslinda Führer olmadi, Führer yapildi.

Hiç bir diktatör, ’kendisi olmaz’, kosullar ve çevresi tarafindan ‘diktatör yapilir’.

Bu süreç dikkate alinmazsa, iste ‘Almanya’da bir çilgin ortaya çikti, Alman halki da onun pesine takildi, yasananlar da böyle yasandi’ gibi kolay görünen bir açiklama ile gerçekler atlanir. Oysa gerçegi görmemek her zaman yeni diktatörlerin giris kapisi olmustur.

Hitler olgusunu anlamak için Prof. Mark Mazover’in ‘Karanlik Kita’ yapitinin okunmasini öneririm. (Karanlik Kita- Alfa Tarih yayini- Ekim 2015).

Önce kosullarin özellikleri hazirlayici etkenler:

1918 Yili. Almanya’nin yenilgisi. Versay Antlasmasinin Almanlar için gurur kirici kosullari. Bu kosullarin sonradan Alman ordusunun aslinda yenilmedigi, politikacilar tarafindan arkadan vurularak kabul edildigi tezi ortaya atilacaktir. Bu gurur kirici kosullardan da Yahudiler suçlanacaktir.
Olayin duygusal temeli bu olacaktir.

1929 Dünya Ekonomik Buhrani bütün dünyayi sarsacak, Almanya çok kötü bir enflasyon dalgasiyla para degerinin düsmesi, issizligin artisi gibi ekonomik felaketlerle karsi karsiya kalacaktir.

1924-1934 yillari arasinda Sovyetler Birligi büyük bir ekonomik kalkinma gerçeklestirecektir. Merkezi Planlama ve sanayilesme hamlesi, sosyalist ilkelere göre kamulastirma ve emegi öne alma yoluyla hizli bir yükselis yaratacak, bu da Avrupa’da ‘komünist dalganin yayilisi’ tehlikesi olarak algilanacaktir.

Bu üç etken de Nasyonal Sosyalist Parti’ye iktidar yolunu açacaktir.

Adolf Hitler’in kisiligi, heyecanli, saplantili ve iradeli özellikleriyle öne geçmistir. Heyecanini kitlelere geçirmede basarilidir. Saplantilari, Alman irkinin üstün irk oldugu, Yahudilerin Alman irkinin safligini bozdugu, gelecegin dünyasini Almanya’nin kendi önderliginde Yeni Düzen-Yeni Dünya olarak kuracagidir. Iradesi güçlüdür ve her olayi sonuna kadar götürmede kararlilik göstermektedir.

Avrupa, bir yandan liberal politikalarin dalgalariyla bogusmakta, bir yandan Sovyetler Birligi’nden korkmakta, ayni zamanda Almanya’nin bu hizli gelismesine saskin bir hayranlikla bakmaktadir.

Adolf Hitler’in gücüne Ingiltere ve Fransa’nin örtük katkilari vardir.

Hitler’i bazi isteklerini kabul ederek durduracaklarini sanmislar ama yanilmislardir. Ingiltere’de yanilmayan Winston Churcill’dir. O, Hitler’in ne pahasina olursa olsun durdurulmasinin sart oldugunun söylemis bunu da savas dönem Basbakanligi sirasinda kanitlamistir. Ingiliz halkina vadettigi kan ve gözyesidir. Ama zafer sonunda onun olmustur.

* * *
Adolf Hitler bu kosullarla ve bu çevreyle Der Führer yapilmistir.

Artik yürütme onun elindedir.

Yasama onun dedigini yapmaktadir.

Yargi onun emirlerini infaz etmektedir.

Üniversite ancak Nazi politikasini kabul eden ari irktan olanlarin yeridir.

Devlet memurluklari bu kosullara baglanmistir.

Nazi politikasina sadakat. Ari irktan olmak. Führer’e kayitsiz sartsiz itaat.

Insanlar üçe ayrilmistir:

Übermensch olanlar – Üstün insanlar. Ari irktan ve Nazi olanlar.

Mensch – Alman olmayan Avrupali’lar.

Untermensch olanlar – Asagi insanlar. Yahudiler, slavlar, komünistler, çingeneler, akil hastalari, zeka geriligi olanlar.

Untermensch sinifi önce toplum disina itilmis, sonra da imhaya kadar götürülmüstür.

Bu asamadan sonra artik dünya Hitler’in de, Nazilerin de ne oldugunu anlamis ama sonuca gitmek için çok büyük bedeller ödemistir.

50 milyon ölü. Daha fazla yarali. Milyonlarca evsiz barksiz insan. Kan, gözyasi, çekilen tarifsiz acilar.

Neden?

Zamaninda olacaklari göremedikleri için.

* * *

Ben Hitler’i anlattim.

Siz hala cambaza bakin…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ÖZERK BÖLGE Mİ? UYGAR ÜLKE Mİ?

090108121232

Kürt topluluğu sözcüleri “Özerk Bölge” isteklerini dile getiriyorlar. Öncelikle, suçlamadan, saldırmadan dinlemek gerekiyor.

Neden bu istek dile getiriliyor?

Toplumun geri kalanından ayrılma isteğinin nedenleri neler? Aslında bu nedenler yıllardır dile getiriliyor. Anadilinde eğitim başta olmak üzere görevlendirme yetkisi, kaynakların kullanımı gibi çeşitli ayrılıkçı istekler.

Bizler yıllar boyunca Cumhuriyetin kuruluşunda yer alan ulus-devleti, bölgelere ayrılmamış üniter devleti benimsedik, savunduk. Doğrusu bu muydu? Evet, doğrusu buydu. Ancak, bu doğruyu hayata geçirmek için bölgelere eşit davranmak gerekiyordu. Her bölgenin insanına ulaşmak, onu dinlemek gerekiyordu. Bunlar yapılmadı ve yıllar böyle eşitsizliklerle, körlükle, sağırlıkla geçti.

İnsanlar zor kullanarak ikna edilemez.

Zor kullanarak boyun eğdirilir ama ikna edilemez, o insan da ilk fırsatta başkaldırır.

Böyle oldu. O bölgede olan da budur.

Etnik köken Kürt bölgesinde ayrımcılığın ekseni oldu.

AKP’nin eksen yaptığı Sünni İslam da başka bir ayrımcılık yarattı.

Bugün, o kampa dahilseniz her suçunuz hoş görülür, eğer dışında iseniz her yaptığınız suç olabilir.

Türkiye bugün üçe ayrılmıştır:

Cumhuriyetin kuruluş felsefesine sahip olan laikler.

Sünni İslam inancını yaşamın eksenine koyan siyasal İslamcılar.

Etnik kökeni yaşam ekseni yapan Kürtçüler.

Birlikte yaşamanın giderek zorlaştığı bir Türkiye.

Böyle itile kakışa yaşamak, çatışmaya, vuruşmaya mı dönüşecek?

Sonunda ayrışmış bölgeler yönetimine mi varacak?

Ya da “Uygar Ülke” hedefine ulaşacak mıyız? Bu sorunun ayrılan kavşağına gelmiş görünüyoruz.

* * *

Gönlüm, “Uygar Ülke” olmaktan yanadır.

Bölünmeler, tarih boyunca kabileler, aşiretler, boylar, klanlardan sonra birleşmeye dönüşmüş, uluslar ortaya çıkmıştır.

Ulus-devletlerin tarihi Fransız ihtilali ile başlar.

Avrupa iki büyük dünya savaşından sonra Avrupa Topluluğu’nu kurdu.

Türkiye ulus-devletini 1923 yılında kurdu ama “muasır medeniyet seviyesi” hedefine ulaşamadı.

Etnik kökenler ve dinsel inançlar kültür alanında kalmadı, siyasal alana taşındı.

Bu siyasal alana taşınan eksenler ise yapıları gereği ayrımcıdır. Türk-Kürt-Laz- Tatar gibi ayrımlar siyasallaşırsa bölünme kaçınılmazdır. Sünni-

Alevi, mezhep tarikat ayrımları ise kaçınılmaz bölünmeler yaratır.

Bu bölünmeleri önleyecek sistem “Laik Toplum-Ulus Devlet-Uygar Ülke”dir.

Bu hedefe yönelmemek ülkeyi çok ciddi bedeller ödemeye mahkûm eder.

Bu bedeller; çekilen acılar, dökülen kanlar, akıtılan gözyaşlarıdır.

Geriye kalacak olan da çaresizlik, çöküntü ve uçuşan yalanlar olacaktır.

Elbette, iradesi elinden alınan kitlelerin doğru seçiminden söz edilemez.

Bu durum devam ettiği sürece kan ve gözyaşı bu ülkenin kaderi olacaktır.

* * *

2016 yılı ne mi getirecek?

Hepimiz dostlarımıza sağlık diledik, başarı diledik, mutluluk diledik.

Can Dündar-Erdem Gül dostlarımız bu yılbaşını unutmayacaklar.

Biz de bu yılbaşını unutmayacağız.

Onlar da biz de “Uygar Türkiye” hedefinin sınır bekçileriyiz.

Biz, Barış Derneği davası tutukluları, yılbaşını “içerde” geçirirken düşünmüşümdür, “uygarlık yetmezliği”dir orada yatışımız.

Nedense, hapishane hep “yatmak” sözcüğüyle birlikte kullanılır.

“Hapis yatmak” denir. Oysa hapiste yatılmaz.

Hapiste ayağa kalkılır, hapishane başını kaldıranların, ayağa kalkanların yeridir.

Zulüm dönemlerinde hapiste olanlar yatıp kalmayanlardır.

Aslında kimlerin hapiste olduğu da bir ülkenin uygarlık ölçütüdür.

Doğru söyleyenler hapiste, yalan söyleyenler dışarıda ise başka ölçüt aramak gerekmez.

O ülkede uygarlık ya yoktur ya da kalmamıştır.

Karar vereceksiniz.

Bütünleşme mi, bölünme mi?

Kavşaktasınız.

Tarih, 2016 yılının ilk günleri…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

compass

Erich Maria Remarck’ın ünlü yapıtıdır: Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

Savaşın sonu gelmiştir. Cepheler durgundur. Er (adı önemli değildir, Hans olabilir, John olabilir, Hasan olabilir, David olabilir, genç erkeklerdir) bir kurşunla vurulmuş. Ölmektedir. Bütün savaş yılları geride kalmıştır. Çarpışmalar, siperler, korkular, hücumlar, silahlar, süngüler, her şey, her şey geride kalmıştır. Er (adı önemli değildir, ne milletten olduğu da önemli değildir, insandır) ölür.

O gün yayınlanan cephe bültenine göre ‘Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’tur. Savaş bitmiştir. Ölen ölmüştür, kalan kalmıştır.

Bu kitabı yeniden okuyor gibiyim.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

İnsanlar yılbaşı armağanları almak için hediyelik eşya dükkanlarını geziyor. Çocuklar yeni yıla sevinçli girmek için isteklerini söylüyorlar. Yeni bir kaban alınıyor. İnsanlar birbirine hediyeler almak için vitrinlere bakıyorlar.

Yollar gene kalabalık. Arabalar yollarda gidip geliyor, otobüsler insanları bir yerden bir yere götürüyor. Genç bir adam sevgilisini düşünüyor.

Çiçekçiler yeni yıla hazırlanıyor.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

Cumhurbaşkanı muhtarlarla toplanıyor. Başkanlık sistemini halka açıklama görevini veriyor. Ülkenin durumu sıkışık. Çevresini ateş sarmış.
Ekonomi topallıyor. Ama olsun, her derdin devası başkanlık.

Saray Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

Ana muhalefet ‘ama canım, böyle olmaz, bu doğru değil’ tonunda pelte kıvamında kendince sert muhalefetini yapıyor. Kurultay derdi önemli.

Delegeler belirleniyor. İl Başkanlıkları konusu var.

* * *

Kubilay Olayını yeniden yaşıyoruz. 23 aralık 1930’da Menemen’de bir irtica hareketine müdahale ettiği için öldürülerek başı kesiliyor ve kasaba içinde kesik başı dolaştırılıyor. Tarikatçıların bu barbarlığı Atatürk’ün sert müdahalesiyle cezalandırılıyor.

Bugünün de IŞİD’cileri baş keserek barbarlıklarını gösteriyorlar.

Barbarlarla uygarların savaşını yeniden izliyoruz.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Ama

Şark Cephesinde Yeni Bir Şey Var.

Güneydoğu bölgesinde iç savaş yaşanıyor. AKP iktidarının oy alma uğruna köpürttüğü ‘özerlik’, ’özyönetim’, ’ayrı yönetim’ istekleri artık silahlı iç savaşa dönmüş durumda. ‘Çözüm’ diye, ’açılım’ diye yürütülen gizli pazarlıklar artık kanlı bedellere dönüşmüş durumda. Ülkenin elbette demokratik çözümler bulacağı sorunlar gizli kapaklı entrikalar nedeniyle buraya varmış durumda.

Çözüm elbette açıklık. Elbette samimiyet. Elbette demokrasi.

Kalıcı çözümler güçlü iradelerle gerçekleşebilir.

Bu irade toplumun aydınlık güçlerinin iradesi olacaktır.

Can Dündar ve Erdem Gül orada, bu iradenin temsilcileri olarak duruyorlar.Sözcükler onlara aydınlık günlerimizin selamı olsun…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın