İnsan Yürür Dünya Değişir

Kaynak:Cumhuriyet.com.tr

Carl Gustav Jung “kolektif bilinçdışı” demişti.

Toplumların düşünmeden kabul ettiği zihinsel kalıpları kastediyordu.

Zihinsel kalıplarımız.

Farkında olmadan oluşan, davranışlarımızı etkileyen kalıp yargılar.

“Böyle gelmiş, böyle gider” diyen önkabulümüz.

“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen çıkarcı kaçışımız.

“Her koyun kendi bacağından asılır” diyen kayıtsızlığımız.

Toplumsal tutumları yönlendiren kolektif bilinçdışı.

14 yıl AKP kurmayları bu bilinçdışını yönlendirmekle uğraştı.

Başardılar mı?

Başardılar gibi görünüyor.

“Bunlar ne yapsan gitmez” kanısı uyandı mı, uyanmadı mı?

“Yanlışları var ama şimdilik desteklenmeleri gerekiyor” denmedi mi?

“Çalıyorlar ama din için yapıyorlar” denmiyor mu?

“İyi de ona vermezsek kime oy vereceğiz ki” kanısı yaratılmadı mı?

İşte, kolektif bilinçaltı oluşumu budur.

Ve bu yürüyüş,

bu Adalet Yürüyüşü var ya,

işte bu kollektif bilinçdışını kökünden değiştiriyor.

***

İnsanlar neden bu yürüyüşün bir yerinde katılmak istiyor?

İnsanlar neden birbirine “Gidiyor musun” diye soruyor?

Biz neden 43 derece sıcakta Hendek-Akyazı bölümünde oradaydık?

Gülriz Sururi’yi, Zeynep Oral’ı oralara getiren neydi?

Onlarla selamlaştık orada.

Binleri gördük orada,

Terden sırılsıklam. Kızarmış yüzleri. Yorgun ama kararlı.

Azimli bir dayanışmayla, birbirlerine yardım ederek.

Gönüllüler.

ADALET için yürüyorlardı.

ADALET için yürüyorduk.

“Ama Atatürk adı geçmiyor” demek nasıl haksızlıktır.

“Onlar Atatürk düşmanları” demek nasıl bir aymazlık.

“ADALET Yürüyüşü” adında ne çok değerin yürüyüşüdür o.

Özgürlüğün yürüyüşü.

Demokrasinin yürüyüşü.

Aydınlanmanın yürüyüşü.

Cumhuriyetin yürüyüşü.

Özgür aklın yürüyüşü.

Elbette Atatürk’ün yürüyüşüdür.

Atatürk yolunun yürüyüşüdür.

Öyle olmak zorundadır.

Bir yürüyüş başladığı gibi bitmez.

Yürüyüş, ilerledikçe anlam kazanır, geliştikçe güçlenir.

Yürüyüş herkese yeni şeyler öğretir.

Kanımca yürüyüşten en çok öğrenen Kemal Bey’in kendisidir.

Hareket etmenin oturup konuşmaktan çok daha etkili olduğunu görmüştür, daha da görecektir.

İktidarın gündeminden çıkmanın nasıl etkili olduğunu görmüştür.

Bu yürüyüş kendi gündemini yaratacaktır, göreceğiz.

Peki, sonrasında ne mi olacak?

Bakın neler olacak?

 

***

İlk olarak CHP yanlışlarını görecek.

Dokunulmazlıklar konusundaki yanlış tutumunu görecek.

Referandum sonrası ataletinin yanlışını görecek.

“Bana ne derler?” kompleksinin korkusunu yenecek.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin değerini anlayacak.

Topluma hangi projelerle çıkılacağını kavrayacak.

Ve toplum, kolektif bilinçaltını değiştirecek.

AKP iktidarı en güçlü olduğunu sandığı zamanda yıkılacak.

Siyasal iktidar özgürlük isteyenlerin, demokrasi isteyenlerin eline geçecek.

Bu değişimi bu toplum yapacak, bu insanlar yapacak.

Nasıl bu sıcakta yürüdülerse,

döktükleri terlere acımadılarsa,

şişen ayaklarını görmedilerse,

gene öyle yapacaklar.

Birleşecekler.

Azimle, kararlılıkla çalışacaklar,

Yan yana yürüyecekler,

Ve geleceği kurtaracaklar.

Mutlaka…

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bilince Karşı Olmak

Kaynak:newscientist.com

 

 

Bilinç insandan ne ister?

 

 

 

 

Şunları ister;

• Yaptığın işleri ‘ ne yaptığını bilerek yap’.

• Yaptığın işleri ‘ neden yaptığını bilerek yap’.

• Aklın yatmıyorsa, sor, öğrenmeye çalış.

•Sormaktan, tartışmaktan çekinme,

• Gerçeği cesaretle ara.

Bilinç insanlardan bunları ister.

Onun için de bilinçli insanların toplumu ‘ uygar toplum’dur.

Bilincin yolu eleştirel düşünceye sahip olmaktır.

Bu yol bilimsel düşünce ile beslenir.

Bu yol modern sanat ile zenginleşir.

Bilinçli insanlar yenilikçidir, yaratıcıdır.

Yaşamlarına özgür akılları ile, özgür iradeleri ile kendileri karar verirler.

Demokrasi bu insanların hakkı olan yönetim sistemidir.

Bu insanlar diktatörlüğü kabul etmezler.

Bu insanlar dogmatik temelli hiç bir şeyi kabul etmezler.

Bilinçli insanlar dayanışmacı örgütlenmeler kurarlar.

İletişimlerini, dillerini geliştirirler.

İnançlarını, dinlerini bilinçle yaşarlar.

İnananlar da inanmayanlar da laik yaşam sistemlerinde eşdeğerdir.

Aralarındaki sorunları uygarca uzlaşmalarla çözerler.

İşte Türkiye bu yaşam sisteminden çıkarılmaya çalışılıyor.

Siyasal iktidar her yolla bu sistemi yok etmeye çalışıyor.

Çünkü bilinç yolunu tıkamadan bu toplumu kendi istediği gibi yönetemeyecektir.

Bunu biliyor.

*                  *                 *

AKP iktidarı ülkeyi kendi istediği gibi yönetmek istiyor.

İstediği ‘inanç toplumu’ mudur? Hayır.

İstediği, ‘inanç yoluyla her yaptığına boyun eğecek bir toplum yaratmak’tır.

İnanç bunu yaratmaz.

İnanç da tartışır, inanç da sorar. İnanç da eleştirir.

İktidar ise sadece itaat toplumu istiyor.

Yaptığı her şeyin sorgusuz, tartışmasız kabul edilmesini istiyor.

Değiştirilemez Başkanın her sözünün buyruk olmasını istiyor.

Değiştirilemez Başkanın her yaptığının kutsal sayılmasını istiyor.

Bütün okulları İmam- Hatip okulu yapmak isteği bundandır.

Bütün okullara mescit yapılmasını istemesi bundandır.

Kendi iktidarını kutsallaştırıyor.

İktidarına karşı çıkanı kafir ilan etmeye çalışıyor.

Her karşı çıkana Fetö- PKK yaftası yapıştırması bundandır.

Damgalama, yaftalama, bu yolla düşman ilan etme.

Ülkeyi ‘ kendileri ve düşmanlar’ diye bölmekten hiç çekinmezler.

Bu nedenle şiddeti kendileri için sorun çözme yolu görüyorlar.

Şiddetin her türünü kullanıyorlar.

Hukuk şiddeti.

Ekonomik şiddet.

Toplumsal şiddet.

Polis şiddeti.

Medya şiddeti.

İktidar şiddeti.

Her yol geçerlidir, yeter ki ezsinler.

Bütün kurumları iktidar şiddetinin altına almaları bundandır.

Üniversiteler.

Hukuk kurumları. Mahkemeler.

Basın. Televizyonlar. Bütün medya.

Bütün eğitim kurumları. Özel okullar dahil.

Sağlık kurumları.

Kendilerini dokunulmaz kılmak, kutsal kılmak.

Karşı çıkan herkesi sindirmek.

Olay budur.

*                *                *

Peki, böyle sürer gider mi?

Hayır, sürüp gidemez.

Sokrat’ı yenemezler.

Jean- Jack Rousso’yu, Denis Diderot’u, Voltaire’i yenemezler.

Aydınlanmayı yenemezler. Özgür aklı yenemezler.

Mustafa Kemal’i yenemezler.

Geldikleri gibi gideceklerdir…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Tarihi Değiştiren Yürüyüşler…

Kaynak:Reuters

Mustafa Kemal’in “Büyük Yürüyüşü.” 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başladı, 23 Nisan 1920’de Ankara’da sonlandı.

Tarihi değiştiren büyük yürüyüştür.

Osmanlı İmparatorluğu çökmüştür, padişahlık kalkmış, halifelik kaldırılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi artık halkın iradesini temsil edecektir.

Şimdi, Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanı olarak gene yollarda yürüyor, ADALET isteyen toplumun sesini duyuruyor.

Adında “Adalet” sözcüğü bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi ise, bütün gücü tek kişiye vermiş bir adaletsizliğin simgesi olarak yaşananlara bakıyor.

AKP, başta artık başkanları olan Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı olmak üzere seyrediyorlar.

Seyrediyorlar.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ölüyorlar.

Yüzlerce insan sadece öyle istendiği için hapisteler.

Gazeteciler, yazarlar, insanlar, insanlar…

Binlerce insan işlerinden atılmış, unvanları alınmış, işsizler.

AKP seyrediyor.

Öfkeli bir sessizlikle seyrediyor.

Başka öfkeliler de var.

İktidar açlığı içindeki Bahçeli.

Kenarda kalmışlığın burukluğu içinde Baykal.

Ve Kemal Kılıçdaroğlu yürüyor.

Ankara’dan Silivri’ye yürüyor.

Başkentten hapishaneye yürüyor.

İktidar tehdit ediyor: “Sen de girersin bak.”

Aslında Kemal Bey’in yürüyüşü voltaya benziyor:

“Otoyolda volta.”

Ülke zaten hapishaneye dönmüş.

Kimin güvenliği var ki?

Adalet var mı? Herkes biliyor ki YOK.

Özgürlük var mı? Herkes biliyor ki YOK.

Eşitlik var mı? Herkes biliyor ki YOK.

Haklının gücü var mı? Herkes biliyor ki YOK.

Gelecek güvencesi var mı? Herkes biliyor ki YOK.

Ne var peki? Olanlar kime var?

Herkes biliyor ki;

Eğer yandaş olursan,

Yapılan her türlü yanlışa destek olursan,

Haksızlıkları görmezden gelir, onaylarsan,

Boynunu eğip teslim olursan,

İtaat edip el etek öpersen,

PARA da senin,

MAKAM da senin olur,

YETKİ de sana verilir.

Her şey açık.

Herkes her şeyi biliyor.

Onun için de,

Onlar suyun başında “oturuyor.” Sen, yollarda “yürüyorsun.”

Yürümenin kutsal olduğu zamanlardayız.

***

Yürümenin tarihi değiştirdiği kutsal zamanlar vardır.

Yıl 1978. Büyük Kızılderili yürüyüşü Amerika’da, San-Fransisko’da başladı, Washington’a kadar sürdü. 2000 Kızılderili 5 bin kilometre yürüdü. Hükümet 11 tasarıyı geri çekmek zorunda kaldı.

Bu yürüyüşe Marlon Brando, Jane Fonda, Muhammet Ali destek verdi.

***

Yıl 1991. Zonguldak’tan Ankara’ya büyük madenci yürüyüşü. Maden işçileri Şemsi Denizer başkanlığında grev yapmışlar ve büyük yürüyüşü başlatmışlardır.

Tarihi değiştiren yürüyüştür.

Yıl 1970. 15- 16 Haziran Büyük İşçi Yürüyüşü, çeşitli yerlerden başlayarak İstanbul’da haklarını dile getirmiştir.

Yürüyüşler kimi zaman bütün tarihi değiştirir.

***

Peki, AKP iktidarı yürüyecek mi?

Hayır, onlar kendiliğinden yürümez.

Onlar yürütmeyi öğrendiler, onu iyi bilirler.

Onları biz yürüteceğiz.

Onları iktidardan yürüteceğiz.

Hem de öyle yürüteceğiz ki, geldikleri yeri bile bulamayacaklar.

Geldiği yeri unutan, gideceği yeri de bulamaz.

Her gelişin bir gidişi vardır.

Onlar da öğrenecek, tarih en iyi öğretmendir.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Suçluyum İtiraf Ediyorum

Kaynak: gercekgundem.com

İki insan öldürülüyor.

Görüyorum.

Seyrediyorum.

Öyle basit bir seyir değil elbette, üzülüyorum.

Üzülüyorum ama üzüntüm kahvemi içmemi engellemiyor.

Ben kahvemi içiyorum. Çevremdeki insanlar da kahvelerini içiyor.

Konuşuyorlar, gülüşüyorlar, okuyorlar.

Kalkıp gidenler var, Yeni gelenler var.

Yaşam devam ediyor, öyle mi?

Ama ölüm orucunda olan iki kişi için yaşam devam etmiyor.

Nuriye Gülmen-Semih Özakça.

Onlar da aylar öncesinde çevrende gördüklerin gibiydi.

Akademik ortamda çalışıyorlardı.

İşlerini yapıyorlardı, belki kahvelerini içiyorlardı.

Sonra, işlerinden atıldılar. Binlercesi gibi.

İşsiz, yetkisiz, unvansız kalıverdiler.

Ama onlar bu haksızlığa direndiler.

Ölüm orucuna yattılar.

Bu nedenle de tutuklandılar.

Sen seyrettin dostum.

Siz seyrettiniz.

Vah vah dediniz, bu ne haksızlık dediniz ama işte o kadar.

“Ne yapabilirdim?” diyorsunuz, duyuyorum.

Ne mi yapabilirsiniz? Onu siz bileceksiniz.

Bu cinayeti önlemeniz gerekirdi.

Çünkü, bu cinayettir.

Katilleri durdurmanız gerekirdi.

Durdurmanız gerekirdi.

Öyle kenardan bakıp da vah vah demekle olmazdı.

Yapmadın. Yapmadınız. Yapmıyorsunuz.

Bak, sayayım.

Ergenekon-Balyoz sürecinde kaç kişi kendini öldürdü?

Van Üniversitesi Genel Sekreteri’ni hatırlıyor musun?

Rektörle birlikte tutuklanmıştı. Hapishanede intihar etti.

Cinayetti.

Sen o cinayetin suç ortağı olmuştun.

Elbette, sen yapmamıştın.

Hatta kınamıştın.

Üzülmüştün.

Ama başka bir şey yapmamıştın.

Gene “Ama ne yapabilirdim ki?” deme.

Ne yapacağını sen bileceksin.

İntiharlar, haksız tutuklamalar, yıllarca hapiste kalmalar.

Say bakalım, beş sene hapis kaç gün eder?

Çarp şimdi 365 kere 5 ne eder? 1825 gün eder.

5 yıl hapiste kalan bir insanın hayatından 1825 günü çaldılar.

Kaç kişi binlerce gün hapis yattı? Hesabını tuttun mu? Tutmadın.

Sen başını iki yana salladın, vah vah dedin, kahveni içmeye devam ettin.

İyi de ne yapsaydım? Ölse miydim?

Bilmem de, içimden keşke ölseydin demek geliyor. Ama biliyor musun?

Sen ve senin gibiler belki de ölüsünüz.

Soluk alıp veren ölüler.

Kahve içip vah vah diyen ölüler.

Günlük alışverişlerini yapan, dedikodularını yapan ölüler.

Tatil yerlerinde günlerini geçiren ölüler.

Akademilerinde derslerini veren, sınavlarını yapan ölüler.

Yazılarını yazıp işini yaptığını sanan ölüler.

Ölüsünüz siz.

Kentleriniz ölü. Yollarınız ölü. Saray’larınız ölü. Her şeyiniz ölü.

Sadece doğa canlı. Ağaçlar, bitkiler, çiçekler, meyveler.

Doğadaki hayvanlar canlı.

Onun için öldürüyorsunuz onları. Ağaçları kesiyorsunuz.

Zeytinleri yok ediyorsunuz.

Ölü nesneleri seviyorsunuz.

Ölü nesneleri satıyorsunuz, alıyorsunuz, giyiyorsunuz, takıyorsunuz.

Çünkü ölüsünüz.

Tek tük canlı kalmış aranızda. Bunlara karşı çıkan. O kadar.

Sen suçlusun. Kendini onlardan sayma.

Keşke ölü olsaydın, ama değilsin ve hesabını vereceksin.

Hesap? Nedir o?

Cezan. Cezan. Suçlusun. Cezanı çekeceksin.

Olur, çekerim, neymiş cezam?

Cezan mı?

Cezan mutsuzluk.

Mutsuz olacaksın.

Suçluluk duyacaksın.

Cinayeti görüyorsun.

Önleyemiyorsun.

Suçlusun.

Suçluluk duyuyorsun. Suçluluk duyacaksın.

Ödeşemeyeceksin.

Cezan mı nedir?

Bak, cezan, kendi hapishanende yaşamaktır.

Kendi hapishanem mi?

Evet, kendi kendini hapsetmen.

Suçluluk duygusu senin zincirlerindir.

Vicdanın yaralı, kanıyor. Bu da ayağındaki prangadır.

İşe yaramadığın için utanıyorsun.

Bu utanç da boynundaki demir laledir.

Cezan budur suçlu.

Bu cezanı yaşadığın sürece çekeceksin.

Hiç kurtuluşum yok mu?

Var elbette.

Ölümünden yeniden yaşamaya dönersen, evet, kurtuluşun var.

Onu isterim. İstiyorum.

O zaman, işte o zaman, yeniden başlayacaksın.

Sen Nuriye Gülmen olacaksın.

Sen Semih Özakça olacaksın.

Bu haksızlıklara karşı çıkacaksın.

Ayağa kalkacaksın.

Kahveni bir yana iteceksin.

Ortaya çıkacaksın.

Katillerin yüzüne haykıracaksın.

“Siz, Sizler hepiniz katilsiniz” diye bağıracaksın.

Sen, “yanılmışım” deyip devam eden.

Sen, “Ben değildim” diyen yalancı.

Sen, “Yalan belgelere sığınan yetkili”.

“Hepiniz katilsiniz. Cinayeti sizler işlediniz” diyeceksin.

Sürü olup sana saldıracaklar.

Seni dövecekler. Seni vuracaklar. Seni öldürecekler.

O zaman. İşte o zaman, kurtulacaksın.

O zaman yaşayacaksın.

Son insan kalıncaya kadar yaşayacaksın. Duyuyor musun?

İnsan olarak yaşayacaksın.

Ancak o zaman.

Sonsuza kadar. Onurunla.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Zeytin Ağacı

Kaynak:cornucopia3d.com

Ben ‘Zeytin Ağacı’yım.

Doğanın bütün canlılara armağanıyım.

Meyvemi insanlar kadar kuşlar da yer, öteki canlılar da.

Barışı simgelerim ben.

 

Güvercinin ağzındaki zeytin dalı barışın simgesidir.

Yaşamsever ağacım. Toprağın üzerinde dururum.

Siz, ah insanlar, evet siz, toprağın altına meraklısınız.

Madenler sizin tutkunuzdur.

Altın çıkarmak istersiniz. Toprağı yağmalarsınız.

Altın hiçbir işinize yaramaz. Süs için kullanırsınız, para yerine saklarsınız.

Benim toprağımı zehirliyorsunuz.

Benim köklerimi zehirliyorsunuz.

Aslında, ah insanlar, evet siz, kendinizi zehirliyorsunuz.

Yaşamınızı zehirliyorsunuz.

Siz, ölümsever oldunuz. Öldürmeyi seviyorsunuz.

Öldürdüğünüz her şeyle birlikte kendinizi de öldürüyorsunuz.

Yaşamseverlik.

Ölümseverlik.

Bu ikisinden ölümü neden seçiyorsunuz?

Bilmiyorum.

 

***

Bildiğim bir şey var.

Aslında hiçbir şeyin hakkına saygı duymuyorsunuz.

Sizi burdan görüyorum.

Güçlünüz güçsüze zalim.

Erkeğiniz kadınına zalim.

Büyüğünüz küçüğünüze zalim.

Zulüm sizin günlük işiniz olmuş.

İnsansınız ama insanlığı unutmuşsunuz.

Üstüne bastığınız toprak anayı yağmalıyorsunuz.

Doğanın evlatları ağaçları kesiyorsunuz.

Yeşile düşman olmuşsunuz.

Ben zeytin ağacıyım.

Bin yıldır burdayım.

Kimleri gördüm, nelerin tanığı oldum.

Barışlar gördüm, savaşlar gördüm.

Bu denli yaşam düşmanını hiç görmemiştin.

İşte, şimdi sizi görüyorum.

Ölümseverler.

Ağaç kesiciler.

Toprak kazıcılar.

Aslında mezarlarınızı kazıyorsunuz.

Aç kalacak, birbirinizi yiyeceksiniz.

Sizi uyarmanın hiç faydası yok, biliyorum.

Siz ancak kendi felaketinizden öğrenirsiniz.

Bu toprakların yağmacıları.

Ama bilmediğiniz şeyler var, öğreneceksiniz.

Görmediğiniz şeyler var, göreceksiniz.

 

***

Doğa, ona yaptığınızı unutmaz.

Akarsularının önünü tıkarsınız, sel olur evlerinizi yıkar.

Temeline bakmaz evler yaparsınız, deprem olur sizi mahveder.

Toprağını zehirlersiniz, ürün vermez, aç kalırsınız.

Havasını kirletirsiniz, sizi hastalıklara boğar.

Doğa ile oynamayın derler, dinlemezsiniz.

Bedelini ağır ödersiniz, ödeyeceksiniz.

Yaptığınız bunca haksızlık.

Hapishanelere kapattığınız onca suçsuz insan.

Sizden haklarını istemeyecek mi?

İşten attığınız binlerce insan.

Sizden haklarını almayacak mı?

Şimdi kendinizi güçlü sanıyorsunuz.

Güçlü değilsiniz.

Haklı olmayanın gücü geçicidir.

Doğru olmayanın kazancı sahtedir.

Sizin sandığınız güç sizin değildir.

O güç size verilmiş bir emanettir.

Haksızlık, o emanete hıyanet etmektir.

Bunun hesabını verirsiniz.

Bu hesabı sizden doğa sorar.

Bu hesabı sizden ağaçlar sorar.

Bu hesabı sizden topraklar sorar.

Bu hesabı sizden insanlar sorar.

Bu hesabı sizden ben sorarım.

Ben, bin yıllık zeytin ağacı.

Bu hesabı sizden ben sorarım.

Beni kesersiniz, olabilir.

Benim hesabımı binlerce zeytin ağacı sorar.

Yunanistan’da, İtalya’da, İspanya’da yaşayan binlerce zeytin ağacı kardeşim.

Sizden benim hesabımı sorarlar.

Hiç gözüm arkada kalmaz benim.

Sizin vicdanınıza seslenmem, bilirim ki yoktur.

Sizin insafınıza seslenmem, bilirim ki yoktur.

Ama bilirim ki ülkenizin vicdanı vardır.

Ülkenizin vicdanlı insanları vardır.

Ülkenizin adaletli insanları vardır.

Onlar, sizin emanet gücünüzü elinizden alacaklardır.

Ve sizden hesap soracaklardır.

Benim hesabımı da.

Toprağın hesabını da.

Ağaçların, yeşil doğanın hesabını da soracaklardır.

O zaman sizinle ödeşmiş olacağız.

Şimdi, getirin baltanızı, görelim.

Hesabınıza bunu da ekleyelim.

Biz unutmayız, sen de unutma..

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Atatürk ve İslam

Atatürk İslam dini ile çok ilgilendi.

Atatürk karşıtları O’na ‘dinin toplumdaki etkisini azalttı’ diyerek geleneksel yapıyı bozduğu savıyla karşı çıkarlar.

İslam tarihi yerine Türk tarihini, Osmanlıca yerine Türkçeyi, medrese eğitimi yerine modern okulu, kadı yargısı yerine laik hukuku getirdiği için de ‘toplumu köklerinden ayırmakla’ suçlarlar.

Atatürk gerçekten de İslam dini ile ilgilenmiştir.

Bu ilgisinin tarihsel süreçle bağlantısı vardır.

Atatürk dinle ilgili üç hedef belirlemiştir:

Birincisi, dinin dünya yaşamını yönetmemesi. Laiklik.

İkincisi, halkın dinini doğrudan öğrenmesi. Bunun için de kutsal kitap Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi. Ezanın türkçe okunması. Halkın bilme hakkının gerçekleşmesi.

Üçüncüsü de, din ile halkın arasına girmiş olan tarikat, tekke, zaviye, şeyhlik, dervişlik, büyücülük, üfürükçülük gibi kuruluşların kaldırılması.

Atatürk bunları yapmıştır.

Atatürk bunları neden yapmıştır?

Çünkü Osmanlı tarihini bilmektedir.

Nedir Osmanlı tarihi?

* * *
Yıl 1789. Fransız İhtilali başlamıştır. Dünya artık değişecektir.

Ayni yıl Osmanlı’da tahta III. Selim geçmiştir.

Yenilik yanlısı bir padişahtır III. Selim. Çünkü, yenilik yapılmazsa ordu artık yenilecektir. Osmanlı çökecektir. Yeni bir ordu kurmaya kalkar, Nizam-ı Cedit.
Hemen karşısına ‘mollalar- yeniçeriler- esnaf’ ittifakı dikilir, ‘Gavur Padişah’ diye bir sıfat takarlar. Yenilik yapılamaz.

1807. IV. Mustafa. Bir yıllık saltanat.

1808. II. Mahmut. Yenilikçi bir padişah daha. Ona da ‘Gavur Padişah’ diyeceklerdir. Ama o yenilikler yapar. Yeniçeri Ocağını yok eder. Tıbbiye, Harbiye onun zamanında kurulur. İlk kıyafet devrimini yapar.

1839. Abdülmecid tahta geçer. O da yeniliklerden yanadır.

Ama bu girişimlerin hepsinin karşısına Atatürk’ün kaldırdığı o yapılar dikilir. Padişahları ‘gavurluk’la suçlar. Dinsizlikle suçlar.

Bu yapılar aslında insanları koşullandıran ‘zihinsel kalıplar’ ile sonradan ‘beyin yıkama’ adı verilecek telkin sistemiyle kendi gruplarını yönetmektedirler.
Toplumu da böyle yönetmek isterler.

Dostum bir hukuk profesörü ‘anlamadığım şey, demişti, zavallı bir vaizin önüne çöküp de elini öperek inanan eğitimli insanlar bunu nasıl yapıyor?.’ Fethullah

Gülen ve cemaatini soruyordu.

İşte böyle oluyordu. Düşünmeyi durduran zihinsel kalıp bariyerleri.

Koşullandıran bilgi kalıpları. Donmuş bilgi formatları olmuş inançlar.

Sorgulanması yasaklanmış öğreti. Böyle oluyordu.

Bugünlere de böyle gelindi.

Osmanlı, dünya gelişmelerine kapandı.

Bilim engellendi, sanat yasaklandı. Her yenilik dinsizlik diye suçlandı. Ve Osmanlı çöktü. Osmanlı yıkıldı.

Öyle mehter marşıyla, kılıç kalkanla olmuyor işte.

Atatürk’ün gördüğü buydu.

Atatürk, İslam dinini özüne kavuşturdu. Halkın dinini öğrenmesini istedi. Batı’nın İncil’i kendi dillerine çevirmesinden 400 yıl sonra Kuran çevirisini gerçekleştirdi.

Elbette softası mollası kızacak. Çünkü, ellerindeki yetkiyi halka bırakmak istemeyecekler.

Bugün Fethullah Gülen ve cemaati suçlanıyor.

Ya öteki tarikatlar? Öteki cemaatler? Açtıkları okullarda yaşanan her türlü yasa dışı, ahlak dışı işler. Kapatılıp gidiyor. İyi mi oluyor?

Dinin siyasetle iç içe oluşu, dinin ticarete alet oluşu iyi mi oldu?

Kutsal ramazan ayının içindeyiz.

Oruç tutmak aç kalmak mıdır? Değildir.

Yalan söylemeyeceksin.

Birisinin arkasından konuşmayacaksın.

Haram yemeyeceksin.

Dilinde yalan, ağzında haram olmayacak.

Hadi bakalım, bizde dindarlık böyle mi?

Dilinde yalan, yediği haram.

Yaptığı ettiği talan.

Sen yat, kalk Atatürk’e dua et.

Dününü de ona borçlusun, yarınını da.

Anlasan da böyle, anlamasan da…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İktidar Travması

AKP iktidarı artık toplum için bir travma oldu.

Artık hiç kimse için güvenilir bir ortam kalmamıştır.

Bir gün sonrası bile belirsizlik içindedir.

Kimin kimi suçlayacağı belli değildir.

Suçlananın neyle suçlandığı, neden suçlandığı belirsizdir.

Ortada güvenilir bir hakem yoktur.

Güvenlik güçleri iktidarın sopası olarak hizmet vermektedir.

Yargı emir altındaki infaz aracı olarak çalışmaktadır.

İktidar artık bir toplumsal travmadır.

Çözüm de artık buna göre aranmalıdır.

* * *

Travma, bir tehditle başlar.

Tehdit, kişinin yaşamına yöneliktir.

Kişinin öz varlığı, yaşamı, işi, itibarı, sosyal konumu tehlike altına girmiştir.

Kişi bu tehdide karşı çaresiz kalır.

Derdini anlatacağı kimse yoktur.

Ortam, herkesin korktuğu bir ortamdır.

Çevre giderek uzaklaşır.

Bu durumun yarattığı “anksiyete – bunalım” herkesi etkiler.

Kimse kendini güvende hissetmez.

Toplumsal travma budur.

* * *

Haber yapan gazeteciler.

Bildiri imzalayan akademisyenler.

Adalet aramak için toplanan yurttaşlar.

Avukatlar, savcılar, yargıçlar.

Devlet memurları.

Önce gözaltı, sonra tutuklama ile biten hapishane serüveni.

Kanıt aranmayan suçlamalar.

Tanık yoksa bulup çıkarmalar.

Toplantılara sert polis müdahaleleri.

Yerde çiğnenen akademik cüppeler.

Yerlerde tekmelenen kadınlar, erkekler.

Ne oluyoruz?

Neredeyiz?

Nereye gidiyoruz?

Dedirten bir kaos ortamı.

Bu mudur istikrar?

Bu mudur huzur?

Bir siyasal iktidar bunları önlemek için vardır.

Oysa bu iktidar bunların kaynağı oluyor?

Neden bütün bunlar?

Bu elbette demokratik bir iktidar mücadelesi değildir.

O zaman nedir?

* * *

Bu bunalım böyle sürüp gidemez.

Ya bir çatışma ile sonuçlanacaktır.

Ya bir kopuş ile bir yere varacaktır.

Ya da bir kaçışa yol açacaktır.

Hepsi de bir ülke için çok kötü sonuçlardır.

Bir toplumun bunları yaşaması gerekli değildir.

Bu travmanın sona ermesi zorunludur.

Bu yanlışlardan dönülmelidir.

Toplumsal bir uzlaşma sağlanmalıdır.

Adaletin bağımsızlığı.

Toplumsal özgürlüklerin sağlanması.

Kuvvetler ayrılığının kabul edilmesi.

Bütün yolsuzlukların ortaya çıkarılması.

Toplumsal huzurun ve gerçek istikrarın yaratılması.

Güvenilir bir sosyal ortam.

Herkesin yaşam güvencesine kavuşması.

Bu ortak hedeflerde buluşulmalıdır.

Bu çaba herkesin görevidir.

* * *

Yaşam, hiç kimsenin keyfine bırakılmayacak kadar değerlidir.

Yaşamını korumak herkesin asıl görevidir.

Ortak yaşam hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bir toplumun ortak yaşamı bireylerin ortak gücüdür.

Hiç kimse toplumun ortak gücünden daha etkin olamaz.

Dürüst yurttaş, özgür toplum, temiz yaşam.

İstediğimiz budur.

Birleşecek ve başaracağız.

Ülkenin önlenemez geleceği bu olacaktır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İki Türkiye

Görsel: Cihan Engin

19 Mayıs 2017. İnsanlar Anıtkabir’e yürüyorlar. Üzüntülü bir azimle yürüyorlar. Kaygılılar, ülkeleri kötü bir gidiş yoluna girmiş. Üzülüyorlar. Çünkü, bu kötü gidişi engelleyememişler.

Bu insanlar ‘Atatürk Türkiyesi’nin insanlarıdır. Evrensel uygarlığın ilkelerini biliyorlar. Bağımsız, onurlu Cumhuriyetin, laik eğitimin, hukuk devletinin uygar dünyada varoluşunu istiyorlar. Özgür insan aklının, özgür insan iradesinin öncülüğünde, bilimin ve sanatın ışığında yaşamayı hedefliyorlar.

Bu insanlar çağdaş Türkiye’nin insanları.

Önderleri olan Ata’larına yürüyorlar. Kaygılı ama kararlılar.

* * *

21 Mayıs 2017. AKP Büyük Kongresi olağanüstü toplanmış. Genel başkanlığa yeniden tartışmasız liderleri Recep Tayyip Erdoğan’ı büyük bir coşkuyla seçiyorlar. Ona kayıtsız şartsız inanıyorlar. Onun liderliğini yürekten benimsiyorlar. Onunla varoluyorlar, bu böyle devam edecek inanıyorlar.

Bu da artık ‘Erdoğan Türkiyesi’dir. Kabul etseniz de etmeseniz de bu gerçekle yaşamanız gerekiyor.

Bu, yeni bir dönemdir, hiç kuşku yok.

Partili Cumhurbaşkanı dönemi artık ‘Tek Adam Rejimi’dir.

Onun sözleri emirdir. İstekleri yasadır. Yönetim sistemi onun buyruklarını yerine getirmek için vardır. Yasama onun kararlarını yasalaştıracaktır. Yargı, onun isteklerini yerine getirmek için çalışacaktır.

Elbette ‘Tek Adam Rejimi’, sadece kendisi değildir. Yakın çevresi, danışmanları, birlikte çalıştıkları ile önemli bir yakın destek grubu vardır ve olacaktır.

Ama bu rejim, ‘denetlenmeme – hesap vermeme – kimseye aldırmama’ üzerine kuruludur.

Sistem inanç sistemidir ve ‘benden yana mısın, bana karşı mısın’ netliği ile sürdürülecektir.

Bunu sürdürebilmek için de yönetimi de yasamayı da, yargıyı da kontrolüne almak zorundadır.

Böyle de yapılmaktadır.

Bilinen demokrasiye elveda. Demokrasi tramvayından inilmiştir.

* * *

Artık ‘İki Türkiye’ vardır. Bilinmesi gereken gerçek budur.

Peki, hangi Türkiye çoğunluktadır?

Seçimlerde hangisi kazanacaktır?

Bu sorunun yanıtını referandum vermiştir.

Türkiye çoğunluğu bu rejime ‘Hayır’ demiştir. Ama bu sonuç ‘Evet’ organizatörleri tarafından gaspedilmiştir.

‘HAYIR’ sonucu yüzde 57’den yüzde 49’a düşürülecek biçimde ayarlanmıştır. Bu sonuç için de yönetim ve hukuk alet edilmiştir.

Bu ‘İki Türkiye’ bir arada yaşayabilir mi?

Atatürk Türkiyesi, bilince dayalıdır. Batı’dan kaynaklanan evrensel Aydınlanma değerlerine sahiptir. Laik bir yaşam biçimini hedeflemiştir. Laik eğitim odaklıdır. Kişilere bağlı olmayan bağımsız hukuk sistemiyle donatılmıştır. Özgür bilimi hedeflemiştir. Çağdaş sanatı ülkenin sathına yayma kararıyla yola çıkmıştır.

Erdoğan Türkiyesi, inanca dayalıdır. Sünni İslam değerlerine sahiptir. Bu değerlere dayalı yaşam biçimini her alanda egemen kılmaya kararlıdır. Laikliği dinsizlik saymaktadır. Eğitimi din odağına göre baştan aşağı değiştirmeye kararlıdır. Tek Adam Rejimi’ne bağlı bir hukuk sistemini düzenlemiştir. Yasama gene bu sistemin içine alınmıştır. Yönetim Tek Adam buyruklarıyla yürütülmektedir. Toplumda itiraz cezalandırılmakta, itaat ödüllendirilmektedir.

Özgür bilim, çağdaş sanat sistem dışına itilmiştir.

Bu ‘İki Türkiye’ bir arada yaşayabilir mi?

Tablo budur.

Kararı da elbette bu toplum verecektir.

Atatürk mü?

O, elbette gene yenilmeyecektir.

Güneş aydınlığının kararlılığıyla…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Atatürk Öyle mi? Dinleyin Bakalım

Atatürk’ten konuşuyorsunuz, öyle mi?

Anasından, babasından, yatağından, yorganından laf açıyorsunuz.

Kendi meşrebinize, niyetinize göre konuşuyorsunuz.

 

Anlıyorum, O’nu yenemiyorsunuz.

Yıllardır uğraşıyorsunuz.

Olmuyor, yenemiyorsunuz.

Uğraşın bakalım ama biraz da dinleyin.

 

* * *

Tarih: 1 Mart 1922.

Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3. yılında açış konuşmasını yapıyor.

23 Nisan 1920’de açılan TBMM 3. toplantısını yapıyor.

Dikkat edilsin. Kurtuluş Savaşı devam etmektedir.

Konuşmadan bir bölüm şudur:

“Efendiler…

… Demiştim ki bu ülkenin gerçek sahibi ve sosyal yapımızın gerçek unsuru köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar eğitim nurundan yoksun bırakılmıştır.

Bundan dolayı, bizim uygulayacağımız eğitim politikasının temeli ilk önce var olan bu cehaleti yok etmektir.

Ayrıntıya girmekten çekinerek bu düşüncemi birkaç kelime ile açıklamak için diyebilirim ki, genel olarak bütün köylüye okumak ve yazmak ve vatanını, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafya, tarih, din ve ahlak ile ilgili bilgiler vermek ve dört işlemi öğretmek eğitim programımızın ilk amacıdır.”

(Bravo sesleri)

Kaynak: Atatürk’ün Meclis Açılış Konuşmaları -Özgür Erdem, İleri Yayınları, 2017.

Kurtuluş Savaşı en sıcak çatışmalarla devam etmektedir.

Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Meclis’ten cepheye koşacaktır.

26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başlayacak, 30 Ağustos’ta Başkumandanlık Meydan
Muharebesi kazanılacaktır.

9 Eylül’de muzaffer Türk orduları İzmir’e girmiştir.

Anlaşılıyor mu efendiler?

Siz, hepiniz, efendileriniz, yamaklarınız, uşaklarınız bu sayede buralardasınız.

Bu sayede ekran karşısına çıkıp oradan buradan konuşuyorsunuz.

Başkumandan Gazi Mustafa Kemal’in sayesinde.

Efendileriniz, yamaklarınız, uşaklarınız O büyük adamın sayesinde şimdi olduğunuz
yerlerdesiniz.

Unutmayın efendiler!

Siz unutursanız biz unutmayız. Bunu da bilin efendiler.

* * *

Şimdi efendiler, gelelim tarihin bir başka gerçeğine!

Fransızlar, İncil’i ne zaman Fransızca okuyabildi, bilir misiniz?

Ya İngilizler?

Ya Almanlar?

İncil Latince idi. Başka bir dile çevrilmesine Vatikan izin vermiyordu.

I. Fransuva (François), Fransa kralı emir verdi. Sorbonne Üniversitesi karşı çıktı. Kral aldırmadı.
İncil Fransızcaya çevrildi. Yıl 1530’lar.

 

İngiltere’de VIII. Henri kraldı. O da İncil’in İngilizceye çevrilmesini buyurdu. Çevrildi. Yıl 1530’lar.

 

İncil’in Almancaya çevrilmesi Martin Luther tarafından gerçekleştirilmiştir. Yıl 1530’lar.

 

Bu yıllardan sonra bu ülkelerin insanları kutsal kitaplarının ne dediğini okuyup anlamışlardır.

Buna karşı çıkan Vatikan ve ruhban sınıfı da eski güçlerini kaybetmişlerdir.

Peki Türkler?

Arapça okunan Kuran’ı anlamadan dinleyip ağlayan, hislenen ama ne dediğini bilmediği için
imamın her dediğini doğru sanan Türkler?

Kuran Türkçeye ne zaman çevrildi?

Kuran Türkçeye Atatürk’ün önerisiyle 1929’da çevrildi.

Atatürk’ün önerisi, Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla çeviri işi yapılmıştır.

Avrupa’dan 400 yıl sonra Türkler, kendi dillerinde kutsal kitaplarının ne dediğini okuyup
anlamaya başladılar.

400 yıl sonra.

Anlaşılıyor mu efendiler?

Anlaşılıyor mu, din adına her türlü sahtekârlığı yapıp halkı kandıran bezirgânlar?

Anlaşılıyor mu Atatürk’ü ordan burdan çekiştirenler.

Atatürk’ü yenemiyorsunuz efendiler.

Yattığı yerden sizi yeniyor.

Vesselam…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Lider mi? Örgüt mü?

Nishant Choksi

Referandumu HAYIR kazandı. Bilinen oran yüzde 57’dir. Sonuç çalındı. Herkes biliyor.

Bu başarıyı bir lider mi kazandı? Elbette hayır.

Tam tersine bir lidere karşı toplumdaki “kendiliğinden örgütlenen insanlar” kazandı.

Ortak Yaşam Örgütlenmesi.

Bu başarı bir lidere karşı kazanılmıştır.

Kaybeden lider, kendi kesiminin mutlak reisi olan Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Bunu en iyi bilen de odur.

AKP artık bir parti değildir. Bir liderin boyun eğen figürleridir, o kadar.

Şimdi CHP de bir lider partisi olmaya mı çalışıyor?

Bir lider tartışmasıdır gidiyor.

Öyleyse önce lider olgusunu anlayalım.

***

Öncelikle lider olarak Recep Tayyip Erdoğan kimdir?

Otoriter, itiraz kabul etmeyen, kendi bildiğini okuyan, zekâsını kurnazlıkla kullanan, her fırsattan yararlanmasını bilen, risk alan, gözü pek bir liderlik anlayışına sahiptir.

Başarıya ulaşmak için her şeyi göze alır. Kırar, döker, vurur, yıkar, asla bilançoya bakmaz.

Sonuç istediği gibi olmazsa taktik değiştirir, ekip değiştirir ama kendi gücünü mutlak olarak korur.

Demokratik lider olmadığı gibi, iyi bir lider de kabul edilemez. Çünkü ulaştığı noktada verdiği hasar çok büyüktür ve yarattığı durum her tehlikeye açıktır.

Bugün Türkiye onun liderliğiyle çok büyük zararlara uğramıştır ve her tehlikeye açık duruma gelmiştir.

Böyle bir lider istememeniz gerekir.

Deniz Baykal ancak klik lideri olmuştur. Bir partiye de bir ülkeye de lider olma niteliği yoktur.

Kemal Kılıçdaroğlu ise “Yönetici” olabilir ama lider değildir.

Liderin temel özellikleri olan, kitlesini “umutlandırıcı”, “heyecanlandırıcı”, “güçlendirici” olma özellikleri sayın Kılıçdaroğlu’nda yoktur.

CHP’de lider özellikleri olan insanlar vardır. Bunlar ortaya çıkar, mücadele eder ve yerini bulur.

Uzun yıllar liderlik yapmış birisi olarak bilirim ki; lider izin istemez.

Lider ortaya çıkar, kendini ortaya koyar, hayatını yapacaklarına adar ve kazanır.

Öyle kapı ağzı fısıldaşmalarıyla, ayak oyunlarıyla, dirsek teması ile lider olunmaz.

Ama lider mi önemlidir, örgüt mü?

CHP öncelikle buna karar vermelidir.

ÖRGÜT tarihin her aşamasında liderden çok daha önemli olmuştur.

Başarının gücü her zaman “toplumdan gelen ÖRGÜT”ün gücü olmuştur.

Mustafa Kemal en büyük örnektir.

Onun örgütü başlangıçta halk değildi, silahlı kuvvetleri idi.

Mustafa Kemal muzaffer bir komutandı.

Gücünü de ordudan alıyordu.

Ama o hiçbir zaman silahlı kuvvetlerine dayanmadı.

Her zaman bütün kararlarını Bütük Millet Meclisi ile beraber aldı.

Zaman zaman zorlandı. Ama Meclis’ten hiç vazgeçmedi.

Meclis’i, yargıyı ayak bağı görmedi.

Masasında kendisine karşı çıkan Reşit Galip’i Maarif Vekili yapmıştır.

Atatürk gücünü silahlı kuvvetlerden değil, halkının Meclisi’nden almıştır.

Büyük derstir.

Kazanacak olan halkın örgütlenmesidir.

İşte, referandum böyle kazanılmıştır.

O, çalınan halkın büyük zaferi.

Bunu asla kabul etmeyeceğiz.

Halkın kabul etmediğini hiç kimse zorla kabul ettiremez.

CHP içinde 2019 yılına Başkan adayı aramak bugünü kabul etmektir.

Deniz Baykal’ı kınıyorum. Hedef saptırma yanlışını yapıyor. Her kritik anda yaptıkları kalıcı hatalarıdır.

Şimdi bir muhalefet partisine düşen “kendiliğinden örgütlenen toplum”a akıllıca önderlik yapabilmektir.

Gezi olayı bundan yoksun kaldığı için politik alana yansımayan bir güç olarak kaldı.

Referandumun HAYIR’ı çok değerli bir kazanımdır.

Şimdi görev, bu kazanımı sürekli başarıya dönüştürmektir.

Görev herkesindir.

Partili partisiz, geleceği düşünen herkes kendini görevli saymalıdır.

Anahtar sözcükler şunlardır:

Ben Dün Ne Yaptım?

Ben Bugün Ne Yapabilirim?

Ben Yarın Ne Yapmalıyım?

Her gün ya kazanılan ya kaybedilen bir gündür.

Ortak yaşamı örgütlemeliyiz.

Dürüst insan.

Temiz toplum.

Uygar yaşam.

Kim böyle yaşamak istiyorsa benzerleri ile bir araya gelmelidir.

2019 çok uzak bir hedeftir.

Yakın hedef “yarın”dır.

Bugün, 8 Mayıs 2017 mi?

Yakın hedef, 9 Mayıs 2017’dir.

Bugün ne yaptıysan dostum.

Yarın seni o karşılayacaktır.

Unutma.

Lider arayıp zaman da kaybetme.

Kendi liderin kendin ol.

Bu hayat senin hayatın.

Ülken senden bu görevi bekliyor.

Onu bunu eleştirme, harekete geç.

Bugün. Şimdi.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın