Sağlıksız Toplumun Dertli Doktorları

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi ve Tabip Odaları, bu yılın “14 Mart TıpBayramı”nı programlı etkinliklerle “Sağlık Haftası” olarak açıkladı.
İstanbul’da bir panellerine katıldığım etkinlik, pazar günü yapılan “Büyük Hekim Yürüyüşü” ile tamamlanmış oldu. 

Ama ne toplumun sağlığı düzeliyor ne de hekimlerin dertleri bitiyor.
Çünkü, toplumun sağlığı ile hekimlerin (ve elbette diğer sağlık personelinin) sorunları iç içedir. 
Toplumun sağlığı düzelmedikçe, bu alanda çalışanların sorunları da bitmez. 
Toplumun neden sağlıksız olduğuna gelince…

***

Şu yerel seçimlerdeki kampanyaya bakınız. 
Dinci siyaset her türlü din istismarını, ahret vaatlerini, cennet belgelerini, günah bağışlanmalarını AKP’ye oy vermeye bağlıyor. Bu dünyayı da her türlü yalanın, iftiranın, kul hakkı yemenin dünyası yapıyor. 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendilerine oy vermeyecekleri “terörist, vatan hainlerinin işbirlikçisi olduğunu” meydanlarda açıklıyor, muhalif parti liderlerini hapislerle tehdit ediyor. 
Cumhurbaşkanı? 
Yani bu ülkenin bütününü temsil etmesi gereken makamda oturan kişi! Aynı zamanda parti başkanı olmanın garabetini gözler önüne seriyor. 
Bu toplumda ruh sağlığı kalır mı? 
Güvensizlik, korku, ürkme, kaygı yaygınlaşmaz mı? 
Anksiete ve depresyon, korku ve öfke nasıl oluşur? 
Bir toplumun ruh sağlığı böylesine tehditler altında kalır da orada insanlar huzurlu olabilir mi? 
Bu toplumda insanlar yarın başlarına neler geleceğinden kaygı duymadan yaşayabilir mi?
Bu toplumun ruh sağlığı uzmanları da üyesi oldukları Türk Tabipleri Birliği de bunları da açıklamalıdır.
Açıklamalıdır ki, halk sağlığını koruma görevini yapmış olsunlar.

***

Bu toplumun beslenmesi bozuldu, bu toplumun yaşamı zorlaştı, bu toplumun hastalıkları arttı. 
Çarşı pazar fiyatlarının yangını söndürülemiyor. Halk et yiyemiyor, ateş pahası. Halk peynir, süt gibi hayvansal protein kaynaklarından yoksun. Patates, soğan gibi besinler bile tüketimi zorlaşanlar arasında. Domates, biber, patlıcan zam şampiyonu oldular. Beka sorunu diye bunları örtmeye çalışan yaygaracı Saray borazanları nafile çığrışıyor. 
Halkın sağlığı yanlış politikaların kurbanı olmuştur. 
Tarım üretiminin baltalanması. 
Devlet kurumlarının kapatılması, satılması, özelleştirilmesi. 
Şu şeker politikasına bakmanız yeter. Pancar şekerinden mısır şekerine dönüşün öyküsü ülkenin nasıl soyulduğunu anlatmaya yeter. 
Tarikat kavgalarını Kurtuluş Savaşı ile kıyaslamaya kalkan, taht savaşlarının tekke çekişmeleri olduğunu bilmezden gelen dinci siyaset, toplumu işgal planını hiç sorumluluk almadan uyguluyor. 
Oysa her şeyden sorumlu olanlar onlardır. 
Suçludurlar ve korkuyorlar.

***

Korkuyu yeneceksiniz. 
Suçluyu oradan indirip sanık sandalyesine oturtacaksınız. 
Toplumun ruh sağlığı da düzelecek. 
Toplum rahat soluk alacak. 
Yeniden bir olmanın, birlik olmanın, beraber olmanın yolu açılacak. 
Önce korkuyu yeneceksiniz. 
Sonra da bu “makus talihi” tersine çevireceksiniz. 
Ülke ülke olacak. 
Ulus ulus olacak. 
İnsan insan olacak.

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dr. Inge Genefke, Eren Erdem’e Selam gönderiyor…

Görsel:thepositiveencourager.global

Dostum Cengiz Yıldırım gazetede odama gelince duvardaki renkli boncuktan yapılmış saate baktı: “Dr. Inge Genefke” adı yazılmıştı boncukla. Ben de açıklama yaptım. 
Dr. Inge Genefke, Kopenhag’da bir “İşkence Kurbanları Rehabilitasyon Merkezi” açmıştı ve yönetiyordu. Dünyanın her tarafından işkence kurbanları orada bedensel ve ruhsal travmalarının tedavisini görüyorlardı. Bizim ziyaretimiz sırasında da Şilili bir ressam ve seramik sanatçısı ile tanışmıştık. Artık orada yaşıyordu ve çalışıyordu. Bir yazımda bu konuyu yazdıktan sonra, bir hapisaneden bu saat gelmişti. Orada yatan kişi yazıyı okumuş ve bu saati göndermişti. Cengiz, “Bunu yazmalısınız” dedi. Hak verdim ve bu yaşanmışlığı da yazıyorum. 
Aynı gün postayla Eren Erdem’in kitabı geldi: İÇ.
Eren Erdem cezaevindeydi. İktidarın muhaliflerindendi. 
Günümüzde iktidara muhalif olmak suçtur. 
Eğer etkili olur da göze çarparsanız hedef olursunuz. 
Suçlamalar bellidir: FETÖ’ye yardım etmek, terör örgütüne yandaş olmak. 
Gerçekte ise FETÖ’cülük suç değildir. Eğer suç olsaydı AKP’li siyasetçilerin çoğunun suçlu olması gerekirdi. 
Oysa Fettah Tamince bütün FETÖ suçlarından aklandı, herkes görüyor. 
Suç, muhalif olmaktır. 
Suç, bu muhalif olmayı etkin biçimde göstermektir. 
“Muhalif olma suçu”nun çeşitli cezaları vardır. 
İşten atılma, malına-parasına el konma, mahkemelerde süründürme, hapse atılma, hapiste tutuklu olarak yatırma, hapis cezasını onayarak hükme çevirme. 
Bunların hangisinin ne zaman uygulanacağını kimse bilemez. 
Sorup da yanıt alacağınız bir yer yoktur. 
Sözü Eren Erdem’e bırakalım.

***

İthaf şöyle: 
“Bir yıla yakındır göremediğim 
Sarılıp koklamaya hasret olduğum 
Biricik oğlum Ali’ye…
Ve 

Yol arkadaşlarıma… 
Ve 
Yoldaşını kahpe zindanlara 
Teslim edecek kadar 
Alçalmamış olanlara…”

“Baştan söyleyeyim. 
Kitabı okuyan herkes bana borçludur. Ve borcunuzu ödemek için, kitapta ne bulduğunuzu bana yazmak zorundasınız. 
Tahliye olursam e-posta atmalısınız. 
Mektuplarınızı ‘Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu. 9 no’lu cezaevi, C9 blok, 67 no’lu koğuş, Silivri – İstanbul’ adresine iletebilirsiniz. 
Okuduğunuzda eğer bir şey bulursanız, bir başkasına da okutunuz. 
Tutukluluğumun 147. gününde bu girizgâhı yazıyorum. 
Silivri’de 8 metrekarelik tecrit hücresindeyim. 
Tutuklu olduğum söyleniyor. 
Ancak bu hücre, bir ceza hücresi. 
Şu şöyle, bu böyle oldu demeyeceğim. 
Masumum ve bu zaten çok açık. 
Fikirlerim yüzünden buradayım. 
Eylem ve söylemlerim nedeniyle tecritteyim. 
(Tecrit = tek başına hücrede…) 
Olur mu? Olur. 
Mesele midir? Değildir.”
Eren Erdem böyle demiş.

Peki, bizim için nedir? Mesele midir? Meseledir. 
Bizim meselemizdir. Bizim meselemiz olmalıdır. 
Biz, bizler, dışarda gezerken, yürürken, bir yerde oturup kahve içerken, kitap okurken “bizim meselemiz olmalıdır”. 
Hapiste yatan muhalifler, işinden atılanlar, parasız pulsuz bırakılanlar, haksızlığa uğrayanlar “bizim meselemiz olmalıdır”.
Zafer Arapkirli Gezi iddianamesini “intikam iddianamesi” olarak yazmış. (Cumhuriyet gazetesi, 8 Mart 2019) 

Sonunda diyor ki: 
O günlerde meydanları, sokakları dolduran on milyon kişinin suçlanan 16 kişiyi yalnız bırakmaması, ahlaki bir sorumluluktur. On milyon kişi, bunu yapamıyor ve “Ben de oradaydım. Çünkü bu bir haktır ve geleceğe, çocuklarımıza bırakacağımız onurlu bir mirastır” diyemiyorsak, yazıklar olsun bize, hepimize… 
Dr. Inge Genefke, haksızlıklara karşı çıkan herkese selam gönderiyor. 
Boyun eğmeyenlere, teslim olmayanlara selam olsun..

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Güdülen seçmenin seçimi…

Hollandalı primatolog hayretle bakıyordu: Hayvanat bahçesindeki şempanzeler bölgesinde bir şempanze, boş bir tenekeye vurarak gürültü çıkarıyordu. Konum olarak alt basamakta bir erkek şempanze. Fakat gürültü bütün şempanzelerin dikkatini çekmişti, orada toplanıp korku ile bakıyorlardı. Alfa erkek de korkmuş, biraz geriye çekilmişti. Tenekeye vurup bölgeyi etkileyen şempanze durumu görüp gürültü yapmayı sürdürdü. Sonuç mu?
Boş tenekeye vurup gürültü çıkaran erkek şempanze lider olup alfa konumuna terfi etmişti. Eski lider sinmiş, yeni durumuna razı olmuştu. 
Primatolog defterine kaydetti: Primatlarda korku etkeni birincil önemdedir.

 

Ya insan korkuları?..

Irwin Yalom ünlü bir düşünür ve psikiyatri uzmanıdır. Ayni zamanda yetkin bir romancı olan Profesör Yalom, bir gün bir din kurumundan kendisine ödül vereceklerini bildiren bir davet alır. Hayret eder ve davetin nedenini anlayamadığını, ayrıca kendisinin dört başı mamur bir ateist olduğunu belirten bir yanıt gönderir. Davet sahibi din kurumu, bunun önemli olmadığını, hem kendilerinin hem de Irwin Yalom’un insanın en eski korkusu olan ‘ölüm korkusu’nu gidermek için çalıştıklarını yazarak daveti yineler. Profesör Yalom o toplantıya gider ve bir konuşma yapar. Bu konuşmada ‘ölüm korkusu’nu anlatır. İnsan korkuları içgüdüsel korkulardır ve insanın güdülenmesinde birincil rol oynarlar.
Elbette içgüdüsel korkumuz ‘ölüm korkusu’ndan ibaret değildir. 
Dışlanma korkusu, her zaman büyük korkularımız içindedir. 
Terk edilme korkusu, insanın ne gizli bir korkusudur. 
Yalnızlaşma korkusu, yaş ilerledikçe artan bir korkudur. 
Kaybetme korkusu, ayağımızın gizli prangasıdır. 
Açlık korkusu, günümüzün işsizlik olgusunun önemini vurgular.
Yokoluş korkusu, bu da varoluşumuzu anlamlandıran her şeyi kaybetme korkusudur. 
İnsanlar kitle planında bu korkularla güdülenebilir mi? 
Evet, güdülenebilir ve kitle politikasının anahtarı da burada yatar.
Bu korkuları uyaran politik davranışlar dikkat çeker, ilgi görür. 
Bu korkulara ulaşan, bu korkulara seslenen politik hareketler etkili olur ve insana ulaşır. 
Burada, ya korkutarak sonuç almaya çalışan politik tutum seçilerek kitle etkilenmeye çalışılır. 
Ya da, bu korkuları giderecek bir yaklaşımla kitleye ulaşan politik bir tutum benimsenir. 
Korkutarak sonuç alma politikası Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP politikasının uyguladığı ‘ayrımcı şiddet’ yoludur. 
Korkuları gidererek güven verici ‘birleştirici kucaklayış’ politikası CHP’nin yeni kent liderlerinin uyguladığı yoldur. 
Erdoğan ve AKP liderleri korkutuyor, ürkütüyor, ayrıştırıyor ve bunun sonucunu bekliyorlar. 
Oysa İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, İzmir’de Tunç Soyer, Ankara’da MansurYavaş, sakin, barışçıl, birleştirici, her kesimi kucaklayan bir yaklaşımla çalışıyorlar.

Hangisi kazanacak? 
Korkutan mı kazanacak?
Sevgiyle yaklaşan mı kazanacak? 
Bu zorbalık ortamında bile ‘korkutan şiddet’in artık işsizliğe çözüm bulamadığı, çarşı pazar yangınını söndüremediği ortaya çıktı. Bu da ‘açlık ve çaresizlik korkusu’nu tetikliyor. 
Telaşla tanzim satışlarına sarılmanın nedeni bu. 
CHP’nin handikapı, bu korkuları gidermeye yönelik bir uygulama yapmayı becerememesidir. Oysa muhalefette bile yapacağı çok şey vardı. Yapamadılar.
Şu Ovacık’ta komünist başkanın yaptıkları örnek olmalıdır. Onu yürekten kutluyorum. 
Ama bu seçimlerde kim kazanırsa kazansın sonuç değişim olacaktır.

Değişim kazanacak! 
Artık korkutarak, ürküterek kazanma yolu tıkanmıştır. 
Eşitliğe dayalı işbirliği, üretime dayalı ekonomi, yaratmaya dayalı endüstri, eleştirel düşünceye dayalı eğitim, adalete dayalı hukuk kazanacaktır. 
Görünen zorba iktidar, insanın insanca yaşamasına dayalı gerçek iktidarın önünü kesemeyecektir. 
Değişimi durdurmaya çalışanlar süpürülür gider. 
Ve sonuçta İNSAN KAZANIR…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Adaletsizliğin Ortağı Olmak Suçu

Bu suçu Alman düşünür Karl Jaspers tanımlamıştır:
Adaletsizliği yapan suçludur. 
Ona bunu yaptıran da suçludur. 
Yapılan adaletsizliği doğrudan ya da dolaylı destekleyen de suçludur. 
Adaletsizliği yapanları iktidara taşıyanlar da suçludur. 
Böylece “adaletsizlik suçu” kişisel ölçekten toplumsal ölçeğe taşınmaktadır. 
Cumhuriyet gazetesinin eski vakıf yöneticileri ve yazar-çizerleri ile ilgili mahkeme kararlarının “adaletsizlik örnekleri” olduğu “vicdanlı ve ahlaklı hukukçular” tarafından ortaya konulmuştur. 
Tek Adam yönetiminin hışmına uğrayarak zulme uğrayan gazeteciler bağımlı hukuk eliyle cezalandırılmaktadır. 
Beş yıldan az ceza verildiği için kararları kesinleşmiş olan Bülent UtkuMustafa Kemal Güngör, Güray ÖzHakan KaraMusa Kart yeniden hapse gireceklerdir. Cezaları beş yılın üstünde olanlar ise, Orhan ErinçAkın AtalayHikmet ÇetinkayaMurat SabuncuAydın EnginAhmet Şık ise Yargıtay’ın kararını bekleyecekler. 
İşte, bu adaletsizliğin ortağı olmak suçtur. 
Adaletsizliğin canlı örnekleri olarak bu gazeteciler yeniden hapse girerler, yeniden hapisten çıkarlar. 
Ama bu ülkenin alnına sürülen “adaletsizlik lekesi” sonsuza kadar çıkmaz. 
Bu “adaletsizlik lekesi”nin ortakları da bu suçun lekesini yaşamları boyunca taşımaya mahkûmdurlar. 
Tarihin değişmeyen hükmü budur.

***

Seçmen… 
Bu adaletsizlik gücünü nereden alıyor? Siyasal iktidardan alıyor. 
Siyasal iktidar gücünü kimlerden alıyor? Onu seçenlerden. 
Seçmen de oyunu verdiği iktidarın yanlışlarının ortağıdır. 
Karl Jaspers’in açıkladığı da budur. 
Çarşı pazarın pahalılığı mı? Sorumlusu iktidardır. 
Tren kazaları mı? Sorumlusu iktidardır. 
Çöken apartmanlar mı? Sorumlusu iktidardır. 
İşsizlik mi? Sorumlusu iktidardır. 
Üniversite mezunları işsiz mi? Sorumlusu iktidardır.
Bu sorumluluğu pazarcıya, marketçiye, makiniste, ona buna atıp siyasal iktidarı görmezden gelmek “suçun ortağı olmak”tır. 
Yerel yönetim seçimlerinde bunlar dile getirilmiyor. 
Herkesin oyunu almak” sanısı içinde hareket eden adaylar nedenlerden çok sonuçları değiştirmeye odaklanıyor. 
Ama gerçek şudur ki, nedenler değişmeden sonuçlar değişmez. 
AKP kendi seçmeninin “ne olursa olsun tutumunun değişmeyeceği şartlıreflekslerle hareket eden” yanına güveniyor. Ama bu güvenin sarsıldığına ilişkin kaygıları da var. Bu kaygılar nedeniyle de her önleme başvuruyorlar. 
Ya CHP seçmeni? 
CHP seçmeninin bu kritik seçimde her türlü itirazı, kimisi haklı eleştirileri geride bırakıp partisinin adaylarını desteklemesi gerekmez mi? 
CHP seçmeni bu seçimde olsun bu bilinçli tutumu göstermeli değil mi? Evet, elbette öyle olmalı.
Ama ne görüyoruz? 
Yıllardır sesi soluğu çıkmayan, adı sanı geçmeyen DSP son anda ortaya çıkıyor, CHP’den aday gösterilmeyen kişileri aday göstererek seçime giriyor. 
Ne olacaktır? Eğer CHP seçmeninin bir bölümü bu adaylara oy verirse oylar bölünecek, AKP adayı seçimi kazanmış olacaktır.
Geçmişte yaşanan bu tablo yeniden ortaya sürülüyor. 
Bu tutumla AKP’ye dolaylı yoldan bir destek sağlamış oluyor. 
Bir tarikatlar koalisyonu olan AKP iktidarı Tek Adam yönetiminde ülkeyi her türlü adaletsizliğin eline teslim ediyor. 
Bu iktidarı doğrudan ya da dolaylı olarak destekleyenler de her türlü adaletsizliğin “suç ortağı” oluyorlar.
Hapisane kimsenin mülkü değildir. Girenler günü gelir çıkar. 
Ama “adaletsizlik suçunun lekesi” ömür boyunca çıkmaz. 
Siyasetin tarihi bunu böyle yazar…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sülün Osman’ı yasaklamak

Sülün Osman olayı tuhaf bir dolandırıcılık öyküsüdür. 
Bu uyanık Osman, İstanbul’da köprüde gezinip duran saf vatandaşlara yanaşıp “köprüyü satma” teklifinde bulunur. Ya da Eminönü Meydanı’ndaki meydan saatini gösterip “Sana bunu satayım” der. 

Ürününü satıp parasını cebine koyan, İstanbul’da biraz keyif süreyim diyen vatandaş sorar: “Bunlar senin mi?” “Elbette benim” der Sülün Osman. “Köprüden geçenden para alırım. Saate bakandan para alırım. Sana satınca o paraları sen alırsın” der. 
Vur aşağı tut yukarı anlaşırlar, Sülün parayı alır. Sonra ara ki bulasın. 
Sülün Osman yakalanınca sorarlar: “Sen bu işten neden vazgeçmiyorsun?” “Vallaha” der, “öyle keriz kişiler var ki gel de beni dolandır diyor, ben ne yapayım?”. 
Şimdi bu Sülün Osman öyküsünü seçim çalışmalarında kullanmak isteyen Saadet Partisi bakıyor ki Sülün Osman öyküsü yayından kaldırılmış. Araştırıyor, bir yerlerden baskı geldiği anlaşılıyor.
Sülün Osman olayı bana başka bir benzer olayı anımsattı. 
Devlet Opera ve Balesi bir Türk masalını opera olarak repertuvarına almış, gösterime sokmuş: 
Ali Baba ve Kırk Haramiler”. 
Masalı bilirsiniz, Ali Baba ve kırk haramiler çaldıklarını bir mağaraya saklarlar. Mağaranın kapısı da “açıl susam açıl” diye açılır falan filan. 
Oyun iki yıldır oynanmaktadır. Afişleri de oyun gösterime sokulduğu zaman gereken yerlere asılmaktadır. 
Bir gün bir yerden telefon gelir: “Siz kırk harami diyerek neyi ima etmektesiniz?” Yöneticiler, “Aman efendim, ima falan yok, bu bir oyun” derlerse de afiş değiştirilir. Bakın ne olur? 
Ali Baba ve Kırk”. Aynen böyle olur. Ben inanmadım, afişi gösterdiler de anladım.
Sülün Osman’ı baskıla, “Kırk Haramiler”i yasakla. Ne demektir bu? 
Bu, işte itiraf demektir. 
Bakın, Her yasak bir itiraftır. 
Kartal’da çöken bina haberi neden yasaklandı?
Orada bir suçun “itirafı” vardı da ondan yasaklandı. 
Yasaklanan haberlere bakın, haberi yasaklanan olaylara bakın, hepsinde bir suçun itirafını göreceksiniz.

***

Kuyruklar… 
Cumhurbaşkanı Erdoğan CHP’yi eleştirirken hep “kuyrukları” hatırlatırdı. Geçmiş yıllarda çekilen sıkıntıları, uzayan kuyrukları anar, bunları CHP’nin beceriksizliğine bağlardı. 
Şimdi uzayan kuyruklar bugünün beceriksiz iktidarını ortaya koyuyor. 
Bir yerde alınacak 6 aylık geçici görev için başvuran binlerce kişiden oluşan kuyruk. Soran muhabire “Geceden geldik, sıraya girdik, işsizim, açım” diyen genç. 
Başka bir yerde adı işe alınanlar arasında çıkmayınca “işe alma kurulu” önünde “Açım aç” diye feryat eden genç kadın. 
Acele ile kurulan tanzim satış kamyonları önünde uzayan domates- biber- patlıcan kuyrukları. 
İflas etmiş bir ekonomik politikanın kurbanı olmuş milyonların sızlanmaları.
Gıda teröristleri” olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından suçlanan pazarcılar, marketler, manavlar. Karşı çıkışlar yükselince “onları değil de fırsatçıları kastetmiştik” diye döndürülen sözler. 
Uzayan kuyruklara da yayın yasağı koyarlar mı diye aklıma geliyor. 
Tren kazası oldu, yayın yasağı. 
Bombalı saldırılar oldu, yayın yasağı. 
Çöken tarikat binaları, ölen çocuklar oldu, yayın yasağı. 
Nerede iktidarın bir suçu varsa orada yayın yasağı koydular.
Halk bilmesin, toplum duymasın, insanlar uyanmasın. 
İflas etmiş bir siyasal iktidarın kurbanı olmuş kitleler. 
Ne yaparsanız yapın, uyanacaklar. 
Hayatın gerçeği bu kamuflaj örtülerini delecek geçecektir. 
Yeter ki örgütler içlerinde didişmesinler. 
Yeter ki, asıl hedefi gözden kaçırmasınlar. 
Bu dünyanın işini bu dünyada bitirsinler. 
Diren uygarlık. Diren demokrasi. 
Güneşin ışıkları sabahını aydınlatıyor…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yapay Zekadan korkalım mı?

Yapay zekâ korkutuyor mu? 
Makinelerin bir gün gelip de kendilerini programlayıp insanları da yöneteceğinden korkuluyor. 
Robotik gelişmeler ve etik kaygılar tartışılıyor. 
İşte böyle olur, iyi amaçlarla başlayan çalışmalar beklenmedik sonuçlara hizmet eder duruma gelir. 
Atomun yeni enerji kaynağı olarak parçalanması atom bombası ile sonuçlandı. 
Genlerin hastalıklardan ayıklanması amacıyla başlayan çalışmalar ‘genetik yaratıklar’ sonucuna ulaşıyor. 
‘Yapay zekâ’ da akıllı telefonlardan akıllı evlere, oradan da akıllı arabalara girerken bir gün bize hükmedecek robotlara mı dönüşecek? 
Ama korkacak ne var ki? 
Biz ‘organik robotlar’ ile yaşamaya alışmıyor muyuz?

***

Ekrem İmamoğlu, İstanbul’da semt semt dolaşıyor, çarşı pazar geziyor, sevecen yaklaşımla vatandaşlarla konuşuyor. Onların sorunlarını konuşup oylarını istiyor. 
Bir teyzenin elini tutuyor, halini ahvalini soruyor. 
Teyze pahalılıktan yakınıyor, dertleniyor, anlatıyor. 
Ekrem İmamoğlu da kendisine oy verirse daha iyi olacağını söylüyor. 
Teyze çok mutlu, ‘elbette’ derken aklına geliyor, partisini soruyor. Ekrem Bey ‘Cumhuriyet Halk Partisi’ der demez, teyze elini ateşe değmiş gibi çekiyor, ‘yok olmaz, ben sana oy veremem’ diyor. İmamoğlu gülümsemesini bozmuyor, kadına sempatisini sürdürüyor.
Ama bu sahne bize ne anlatıyor?
Bir ‘zihinsel şartlandırma’ örneğidir bu. 
Teyze, düşünce blokajı içindedir, düşünmesi engellenmiştir. Duyguları ise şartlandırılmıştır. Parti adı tetik uyarıcı oluyor, duyar duymaz ‘şartlı refleks’ devreye giriyor. 
Teyze artık bu noktadan sonra bir ‘organik robot’ olmuştur. 
Bir video kaydı izliyorum, facebook’ta yüklenmiş. 
Baştan aşağı kara çarşaflar içinde yüzlerce, binlerce kadın yürüyorlar. Kaydı yapan anlatıyor:
‘Burası Çekmeköy (İstanbul’da bir semt). Bu çarşaflı kadınlar Mahmut Efendi cemaatinden. Binlerce, on binlerce. İşte görüyorsunuz. Buraya belediye otobüsleri ile gelip gidiyorlar. Topluca getirilip götürülüyorlar.’ 
Gerçekten, kadınlar bir arada yürüyorlar. Kara çarşaflar hareket ediyor. Burası Arabistan değil, Afganistan değil, Türkiye. 
Dinci siyasal iktidar bu kara çarşafların, bu tarikatların, bu cemaatlerin iktidarı. Gücünü buradan alıyor. 
Yeni değil, çok eski bir insan tipi bu. Katolik dünyasının çok iyi tanıdığı ‘dogmatik insan’. Hıristiyanlık olsun, Musevilik olsun, Müslümanlık olsun, dogmaya döndüğü zaman aynı insan tipini yaratacaktır: Dogmatik insan ya da organik robot. 
Canlı bombalar nasıl yaratılıyor sanıyorsunuz.
Düşünceleri yasaklarla engellenmiş, 
duyguları korkularla şartlandırılmış, 
dürtüleri başıboş bırakılmış ‘organik robotlar’.
Cinsellikle akıllarını bozmuş gibi olmaları sadece dürtülerinin serbest bırakılmasıyla bağlantılı. Düşünceler engelli, duygular şartlı olunca geriye sadece dürtüler kalıyor. 
Acaba hangisi daha korkutucu? 
Yapay zekânın robotları mı? 
Şartlı refleksle yönetilen insanlar mı?
Karar vermek çok da zor değil. İkincisi daha tehlikeli. 
Gel deyince gelen, git deyince giden. 
İn deyince inen, bin deyince binen.
Dur deyince duran, vur deyince vuran. 
Organik robotlar.

***

Seçimler, düşünen, özgürce karar veren insanların yapacağı iştir.
Onlar seçimlerini yapar, oylarını karar vererek sandığa atarlar. 
Organik robotlar için seçim, ‘teslim belgesi’ni gösterilen kutuya atmaktan ibarettir. 
Amma;
Tarih seçimlerle yazılmaz. 
Ortaçağ ortaçağda kaldı, geriye dönemez. 
Gelecek düşünen aklın geleceğidir. Özgür iradenin geleceğidir. 
Belki zor olacak ama biz kazanacağız. 
Mutlaka…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsan Faktörü

‘İnsan faktörü’, bütün sistemlerde, bütün olaylarda işin gelip ‘insana dayandığı’noktasına dikkat çeken bir deyim. 
Evet, her şey sonunda gelip ‘insana dayanır’. 
‘insan’, bir yerde öğretmendir, başka bir yerde hat bekçisidir, bir yerde annedir, başka bir yerde gardiyandır.
Ama işte sonuçta insandır. Zaaflarıyla, korkularıyla, düşünceleriyle, duygularıyla, umutlarıyla, hayal kırıklıklarıyla ‘insan’dır. 
İşte bu ‘insan’, karar verir, verilmiş bir karara uyar, seçim yapar, kimi zaman karşı çıkar, kimi zaman boyun eğer. 
Şimdi bu ‘insan toplulukları’ ile seçime gidiyoruz. Ve gönlümüzdeki sonucu istiyoruz, bekliyoruz. 
Gönlümüzdeki sonuç mu? 
Peki, bunun ne olmasını bekliyoruz, ne olacağını umuyoruz?

CHP ve adayları 
Cumhuriyet Halk Partisi önseçim yapmadı. Yanlış yaptı. 
Önseçimin de sakıncaları var ama, yararları çok daha fazla. İstanbul ve İzmir adayları, Ekrem İmamoğlu ve Tunç Soyer ülkenin kazancıdır. Her ikisini de çalışmalarıyla yakından tanırım. Çankaya’da Alper Taşdelen çok başarılı işler yapmıştır. Bu yöneticiler toplumu dönüştürücü liderlerdir.
Silivri’de Özcan Işıklar’ın projelerini sürdürmesini isterim. Kadıköy’de AykurtNuhoğlu başarıyla çalışmıştır. 
CHP’de karışıklık gibi görünen çalkantılar demokratik işleyişin seyridir. Buna bakıp da umut kesilmesini hiç doğru bulmam. Tam tersine canlılıktır, olağan karşılanmalıdır.
Ama seçimde adaylarının partinin oyu üstünde oy almaları parti yönetimini düşündürmelidir. Bunu önemli bulurum. 
‘İnsan faktörü’ önem kazandığı zaman çok şeyi değiştirebilirsiniz.

Çocuk imamlar 
Gazetemizin manşetten verdiği bu haber, her şeyden daha önemlidir. 4-6 yaş arası çocuklara yönelik Kuran kursları, pedagojik anlamda yanlışın yanlışı, bu nedenle de çocuk hukuku açısından ‘çocuk haklarının ihlali’ sayılmalıdır. 
Yanlışın yanlışıdır, çünkü bu yaşlardaki çocukta soyut düşünce gelişmemiştir, dinsel kavramlar ve ibadet çocuğa yapılan kalıcı telkindir. Ama zaten bu amaçla yapılmaktadır.
Bu ‘kalıcı telkin’, çocuk zihninde ‘zihinsel çerçeve – mental framework’ oluşturacak, sonraki her bilgi bu çerçeve içinde yer alacaktır. Dogmatik düşünceler böyle oluşur. 
Hadi bakalım, bu ülkenin pedagogları, öğretmenleri, anneleri, babaları, çocuk psikologları, çocuk psikiyatristleri, sesinizi çıkarın, görüşünüzü açıklayın, ayağa kalkın, ülkenin geleceğiyle ilgili bu büyük yanlışı topluma duyurun. 
Hiçbir ses duymuyorum. 
Hiçbir karşı çıkış görmüyorum.
Sindirilmiş bir toplumun dilsizliğe itilmiş bilimi mi? 
Yoksa ürkütülmüş insanların içine kapatılmış korkusu mu? 
‘Çocuk imamlar’ dönemine giriliyor olması, önümüzdeki seçimlerden çok daha önemlidir. 
Çünkü, yapacağınız seçimler, böyle ambargolu zihinler ile seçim olmaktan çıkar, sandığa atılan bir teslim belgesi olur. 
Seçim, özgür zihinler ile özgür iradelerin yapabileceği iştir. 
Demokrasiyi belirleyen simge sandık değildir, özgür zihinler ve özgür iradelerdir. 
Dogmatik zihinlere hiçbir mantığın ulaşmadığının tarihsel pek çok örneği vardır.

Peki, ne yapalım? 
Böyle bir durumda ne mi yapılır? 
Atatürk’ün ne yaptığına bakacaksınız. 
‘Eğer bugün Atatürk olsaydı ne yapardı’ sorusunun yanıtını bulacaksınız ve onu yapacaksınız. 
Yapıp yapamayacağınızı da hep birlikte göreceğiz. 
Yıl 2019. 1919 yılının yüzüncü yılıdır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Son ders mi?..

41 yıldır üniversitede ders veren Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Barış Bildirisi’ne imza attığı için hapis cezası aldı ve üniversitedeki işine son verildi. Aynı konuda ceza alan eski Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’la birlikte kararı bekliyorlar. 
Şebnem Hoca geçen gün “son dersini” verdi. İnsanlıktan söz etti, insan haklarını anlattı. İnsandan ve insan haklarından uzak duran bir tıp hizmetinin olamayacağını belirtti. 
Onun son dersiydi ama insanlığın ilk dersi bu olmalıydı. 
Hepimizin dersidir bu.

***

Hukuk sistemi adaletten koparılmış, 
Fabrikaları özelleştirme adına satılmış, 
Ordusu FETÖ operasyonundan geçirilmiş, 
Eğitimi dinselleştirilmiş, 
Yakın tarihi inkâr edilmiş, 
Coğrafyası yağmalanmış, 
Bütün güçleri Tek Adam’ın emrine verilmiş bir ülkede; bir piyanistle bir Başkan’ın el sıkışması elbette olay olur.
Başkan’ın yıllar yılı süren ayrıştırıcı politikası ile kamplara ayrılan bu ülkede özlenen barış ortamı doğuyor muydu? 
Piyanist Fazıl Say’ın daveti ile konserine Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi kadrosu ile, yanına Amerikalı konuğunu da alıp gelerek ne demek istemişti? 
Artık ayrımcı politika son mu buluyordu? 
Bir uzlaşma, bir yumuşama ortamı mı doğuyordu?
Fazıl Say, elini bu duygularla uzatıyordu. 
Biz de bakıp anlamak istiyoruz. 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 25 yıldır adım adım ilerletip Tek Adam sistemine ulaştırdığı otokratik sistemden vazgeçeceği işaretini mi veriyordu? 
Yoksa, yarattığı otoriter sistemin, tartışmalı seçim sonuçlarının, kendi meşruiyetinin her kesimce tanınmasına yönelik yeni bir fetih adımı mı atıyordu? 
Bunu uygulamalarla göreceğiz. 
Keşke Fazıl Say, Başkan’ın elini sıkarken sayın konuğunu Müjdat Gezen ile Metin Akpınar’ın oyunlarını görmeye de davet etseydi! 
Sanatçı müsveddeleri” diye suçladığı bu iki sanatçı için hemen açılan davaların yersizliği de bu arada dile gelebilseydi. Olmadı. Tatsız kaçardı değil mi? 
Neyse, bu arada Müjdat Gezen’in yurtdışı yasağının kalkması da bağımsız adalet için dikkat çekmiştir. 
Şimdi ne olacak? Ne bekleyebiliriz? 
Acaba hukukun adaletin emrine girip bağımsız olmasını bekleyelim mi? 
Acaba yasama, yürütme, yargılama güçlerinin bağımsız olmasını umalım mı? 
Acaba, eğitimin laik, çağdaş bir eğitim olmasını bekleyebilir miyiz? 
KHK ile işlerinden atılan, kürsülerinden uzaklaştırılan akademisyenlerin uğradığı haksızlık düzeltilir mi? 
Üniversiteler kendi içinde özerk, bilim üreten kurumlar olabilir mi?
Sanatçılar aşağılanmadan, hakarete uğramadan sanatlarını yapabilecek mi? 
Bu iki elin sıkışması ile özgürlükler ve demokrasi gerçekleşecek mi? 
Yoksa yeniden biz kendi baskı altındaki yaşamımızı sürdürecek miyiz? 
Bu iki elin buluşması Eren Erdem’in hapishane kapısını açacak mı? 
Selahattin Demirtaş’ın kapalı kapısı açılacak mı? 
Son ders”ini veren insan hakları savunucusu, 41 yıllık üniversite profesörü Şebnem Korur Fincancı, mahkûmiyet kararı kaldırılarak kürsüsüne dönecek mi? 
Biz bu soruları sormaya devam edeceğiz. 
Biz daha çok soru sormaya devam edeceğiz. 
Tek Adam rejimi böyle sürüp gittiği sürece hiçbir el sıkışmanın, hiçbir buluşmanın uzlaşma olduğunu, yumuşama olduğunu kabul etmeyeceğiz. 
Satranç tahtasında oynanan oyunda vezir hamlesine karşı iki öne bir yana giden at hamlesiyle oyun kazanılacağı yanılsamasına düşmeyeceğiz. 
Bizim “özgürlükler ve demokrasi mücadelemiz” hiç hız kesmeden devam edecek. 
Hiçbir oyalamayı kabul etmeyeceğiz. Hiçbir perde, oynanan oyunu gözlerden gizleyemeyecek. 
Biz gene Anıtkabir’e gideceğiz. 
Biz gene Atatürk’ün başyapıtı NUTUK’u okuyacağız. 
Biz, “muhtaç olduğumuz kudret”in nerede olduğunu hiç unutmayacağız. 
Profesörün son ders gibi görünen dersi, mücadele tarihinin ilk dersi olacak. 
Bunu unutmayacağız…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yenilgiye Alışmamak…

Uğur Mumcu ile beraber…
Sapanca’da geçen çocukluğumda horoz dövüşlerini izlerdik. Horozlar mağrur ve dövüşçü hayvanlardır. Israrla dövüşürler ve hiçbir zaman pes etmezler. Çoğunlukla berabere ayrılan horozlar hâlâ ısrar ederlerdi.
Nadiren yarışı bırakan horoz pes etmiş sayılırdı. Bu horoz artık bir daha dövüşmezdi. Buna çok şaşırırdım. Çünkü biz de sokak kavgalarında kimi zaman kazanır kimi zaman da yenilirdik. Ama yeniden kavgaya girmekte hiç çekinmezdik. (Bu kavgalardan evde söz etmek çok ayıp sayılırdı, bunu yapan da artık gruba giremezdi.)
Yenilen horozun artık hiç dövüşmemesine çok şaşardım. Ona “yılgın horoz” derdim. Bir kitabımda bu olayı yazmışımdır.
Bu olayı neden mi anlatıyorum?
Bu “yılgın horoz sendromu”nu bizim kesimin bazı insanlarında da görüyorum da ondan anlatıyorum.
Bizim kesim” derken, muhalif olan, seçimlerde muhalefete oy veren, iktidarı eleştiren kesimden söz ediyorum. Çoğunlukla laik, Cumhuriyetçi, uygarlıktan yana olan kesim.
Şimdi bu kesimde bir “kazanma umutsuzluğu” görüyorum. Klişeler şöyle:
Ne yapsan nafile, bunlar bırakmaz ki.
Halk eziyet çekse de bunlara oy vermekten vazgeçmez.
Gördük işte, kaç seçimdir şöyle böyle kazanıyorlar.
Şimdi artık açık açık her türlü hile yapılıyor.
Cumhuriyet gazetemizin manşetleri yeterli.
Adreslere yüklenmiş hayali seçmen listeleri. Olmayan katlara yazılmış yüzlerce uydurma seçmen. Seçim için hazırlanmış çeşitli hileler. Bu arada yasaları, hatta anayasayı hiçe saymalar.
Meclis Başkanı Binali Yıldırım’ın sözleri:
Seçim faaliyeti siyasi çalışma değildir.
Nedir peki?
İktidar kanadında pişkinlik, arsızlık, aldırmazlık.
Muhalefet saflarında alışkanlık, kayıtsızlık, yakınma.
Sonuç?
İşte “yılgın horoz sendromu” budur.
Peki, ne yapmalı? Öyle mi?
Ne mi yapılabilir? Hadi bakalım.

***

Önce, cambaza bakmaktan vazgeçeceksin. Her vatandaşın görevi, bulunduğu yerde, yaptığı işte yaşanan her yanlışı görmek, kabul etmemek, doğrusu için mücadele etmektir. İktidarın oyunlarına kapılıp gitmek, sinirlenip yakınmak çözüm değildir. Her vatandaş yaşanan her şeyden sorumluluk duyacaktır. Bunu harekete geçirmek büyük bir potansiyeli yaşam alanına sokmak demektir.
Muhalefete gelince;
Trump’a laf yetiştirmek senin vazifen değil, iktidarın başındaki Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin görevidir.
Çarşı pazardaki yangın, aracının, istifçinin marifeti değil, iktidarın yanlışlıklarının sonucudur. Tren kazasındaki hata, sinyalizasyon eksikliği değil, siyasal iktidarın ölümcül ihmalidir.
Cambaza bakmaktan vazgeç,
Sonuçlara gözünü dikip de iktidarın değirmenine su taşıma. Nedenlere bak. Bu nedenlerin hepsinde “siyasal iktidarın yaptıkları ve yapmadıkları var.
Hiçbir yanlışı unutma. Hiçbir suçu atlama. Hiçbir yolsuzluğun üstünün örtülmesine izin verme.
Eğer sen muhalefet örgütü isen, bütün örgütünle ayağa kalk.
Mırıldanma, sesini yükselt.
Mızıldanma, ağlaşma, sen haklısın, suçla, itham et. Ayağa kalk, ayakta konuş, ceketini ilikleme, başını kaldır.
Asla yenilgiyi kabullenme.
Asla. Asla, hileyi kabul etme. Asla.
Yenilgiyi asla içselleştirme.
Asla, sinsi bir kabullenmeyi içinde barındırma. Duralama, gerileme, geri çekilme.
Yenilmeye alışma. Yeneceksin. Kazanacaksın. Hakkın olanı alacaksın.
Yalancıya teslim olma. Sahteciye aman verme. Cebine giren eli tut, bileğini bük, kolundan tutup yere vur.
Kazanmak senin hakkındır.
Mücadeleni böyle yapacaksın.
Haklı öfkenle, bütün gücünle.
O zaman dostum, galibiyet senindir.
Hak edilmiş bir galibiyet olacaktır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gönüllülük…

Kapitalizmin unutturmaya çalıştığı bir değerdir ‘gönüllülük’
Bir çıkar gözetmeden, bir rütbe beklemeden, bir unvan istemeden kendini bir amaca adamak. 
Aslında her insanın içinde olan bir içgüdüsel çekirdek. 
Çinli üstat şakirdine demiş ki: ‘İçinde hem iyi yan var hem de kötü yan’. Şakirt sormuş: ‘Hangisi büyür acaba ustam?’ 
Üstat yanıtlamış: ‘Sen hangisini beslersen o büyür.’ 
Bizim de içimizde ‘gönüllü özveri’ çekirdeği de var, ‘benim çıkarım ne?’ çekirdeği de var. 
Kapitalist öğreti ‘benim çıkarım’ı besleyip duruyor ama içimizdeki insan yan da buna direniyor. 
‘Gönüllü özveri’, tarihsel hümanizmanın da asıl cevheridir.
Konu nereden mi aklıma geldi. 
Nilüfer Dündar’dan.

***

Nilüfer Dündar, tanıyanların çok sevdiği, tanımayanların da tanımasını istediğim bir ‘nöbetçi gönüllü’. 
Gazetemiz ‘Japon Gülü yetiştiricisi’ diye sundu ki doğrudur. 
Bir ‘KOOP-C’ toplantısında İlhan Selçuk’un o nefis şiirsel ‘Japon Gülü’yazısını okuduk. Japon Gülü’nün o bütün güçlüklere karşın inatla yaşamasını, umutla açmasını ne güzel anlatır İlhan Selçuk. 
Hepimiz yeniden dinledik o şiiri. Daldık gittik güller arasına. 
İşte Nilüfer Dündar o gün Japon Gülü yetiştirmeyi bir görev saydı. Japon Gülü, giderek İlhan Selçuk’u yaşatmak oldu. 
Nilüfer, yetiştirdiği Japon Güllerini isteyen herkese vermeyi görev bildi. Hepimizin balkonunda, bahçesinde, saksısında büyüyen Japon Gülleri İlhan Selçuk sembolleridir. Şimdi Nilüfer Dündar’ın da sembolleri olacak. 
Nilüfer’in gönüllülüğü, sokak hayvanlarını da korumaya uzanır. Hayvanların dostu, çiçeklerin hamisi, doğanın sevdalısı. 
Gönüllülük böyle bir şeydir işte. 
‘Bizim Şükran’ da çok iyi bilir. Şükran Soner. O da zor zamanların insanıdır. O da gönüllülüğü bilir. 
Aziz Nesin’in kurduğu Nesin Vakfı, gönüllülük anıtıdır. Şimdi Ali Nesin aynı anlayışla sürdürüyor. 
Gülriz Sururi, Engin Cezzar ile beraber Nesin Vakfı’na bir anıt daha bağışladılar. Kültür ve sanat merkezi olacak. 
Müjdat Gezen, bütün kazancını adını taşıyan bir vakfa devretti. Bu vakfı birlikte kurmuştuk. 
Yaşamını ideallerine adayan herkes kendisini vakfetmiştir. 
Onlar da kendi yaşamlarını ideallerine adayan gönüllülerdir. 
Paranın ve malın kölesi olmadan yaşarlar. 
Yeteneklerini üreticiliğe, yaratıcılığa dönüştürürler. 
İdeallerini gerçekleştirmek için yaşarlar. 
Özgürlükler için yaşamlarını feda eden gönüllüler. 
Cumhuriyet okurları da bu gönüllülerdir. 
Her koşulda, her engelde gazetelerinin yanında var olurlar. 
Dünyada böyle bir okur kitlesi görülmemiştir. 
Ülkenin her tarafında, dünyanın her yerinde Cumhuriyet okuru bu gönüllülüğü sürdürür.
Onlar yalnız okur değil, aynı zamanda bir eleştirmen, bir düzeltmen olarak da görev yaparlar. 
İşte, bu gazeteyi canlı tutan da bu gönüllülüktür.

***

Yaşam gücümüzü daha da birleştirebilsek, 
Kapitalizmin çıkarcı öğretisini bir ‘ortak paylaşımcılık’ yaşamına çevirebilsek, 
Zorbalığı, şiddeti, ayrımcılığı ortadan kaldırıp birbirimizle sevgiyi, saygıyı, haklıyı, doğruyu paylaşabilsek, 
Umutla, güvenle, üretmekle, paylaşmakla yaşayabilsek, 
Ne iyi olurdu. 
‘Doğa dostları’ olarak yaşamak. 
‘Uygar yaşam ortakları’ olarak yaşamak. 
‘Gönüllü paydaşlar’ olarak yaşamak. 
Neden olmasın? 
Biz istersek elbette olacaktır. 
Fethi Naci’nin sözünü hiç unutmam: 
İnsan Tükenmez. 
Budur.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın