TAŞ MEKTEP

Evet, Taş Mektep.

Tarık Akan’ın kurduğu okul.

Bir idealini gerçekleştirmek için kurdu.

Başlangıçtaki heyecanını çok iyi hatırlıyorum.

‘Kendi okulum’ demişti. ‘Bakırköy’de’. ‘Onu açıyorum’.

Sadece vefa borcu değildi.

Yapmacıksız, üreten, yaratan insanlar yetiştirme heyecanı.

Köy Enstitülerini hep konuşuyorduk.

Hem matematik öğrenen, hem klasik müzik dinleyen çocuklar.

Okuyan. Okuduğunu anlayan. Anladığını düşünen çocuklar.

Öğrendiğini tartışan özgür beyinli çocuklar.

Ezbere dayanmayan, dünyayı, yaşamı kavrayan çocuklar.

Böyle çocuklar yetiştirebilir miydik?

Bu sınav endeksli sistemde böyle bir eğitim olabilir miydi?

Böyle yetişen çocuklar sınavlarda başarılı olur muydu?

Taş Mektep.

İşte bu soruların eşi olmayan yanıtıdır.

Evet, olurdu.

Böyle çocuklar yetişebilirdi.

Bu çocuklar sınavlarda başarılı olurdu.

Bu çocuklar hayatta başarılı olurdu.

Aslında bu çocuklar hayatta en başarılı olurdu.

Çünkü, hile yapmazlardı.

Çünkü, başkasının arkasına saklanmazlardı.

Çünkü, bir emire biat etmek zorunda kalmazlardı.

Çünkü, bu çocuklar Atatürk’ün amacına yürüyorlardı.

Atatürk, öğretmenlere;

‘ Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanlar yetiştiriniz.’ demişti.

Atatürk’ün bu sözleri, insanlığın eğitimde vardığı en üst noktadır.

Özgür akıl, özgür iradeye sahip olan insan.

Aydınlanmanın evrensel hedefi.

İnsanlığın binlerce yıllık mücadelesinin özeti.

İşte, çocuklarımız bu okulda böyle yetişeceklerdi.

Tarık Akan’ın idealleri bu okulda gerçekleşiyordu.

Okulunu emanet ettiği çağdaş eğitimci Ali Akdoğan okul velilerinin işbirliğiyle, seçkin öğretmenleriyle bu idealleri gerçekleştiriyor.

Bir okulun eğitim kadrosu elbette çok önemlidir.

Eğitimin doğru felsefesini paylaşan eğitimciler okulun yürütücü gücüdür.

Eşit yürütücü gücün bir kaynağı da okulun velileri olan anneler, babalardır.

Taşmektep ile yaptığımız çalışmalarda onlarla birlikte olma talihim oldu.

Ne istediğini bilen, neden istediğini bilen bilinçli insanlar her zaman bir kuruluşun temel güçleridir.

Öğrencinin sosyal ortamı, öncelikle evi, onun ilk eğitimini aldığı yerdir.

Bir çocuk yetişirken o ortamda yetişir. O ortamda konuşmayı öğrenir, o ortamda anne babasının neler yaptığını görür.

Elbette sonraki hayatında bunları hatırlayacaktır.

Bu nedenle okul – aile işbirliği çok yönlü büyük önem taşımaktadır.

Buna önem veren okul da büyük bir güç kaynağını kendi gücüne katacaktır.

Eğitim bir ülkenin geleceğidir.

Köy Enstitülerini bugün kuramayız.

Ama o felsefede Kent Enstitüleri kurabiliriz.

Diyeceksiniz ki,

‘Siz bunları söylüyorsunuz ama ülkemiz Fetö okullarından İmam- Hatip okullarına geçmeyi zorlayan bir iktidarla yönetiliyor’.

Doğrudur. Ülkemiz zorlanıyor.

Ama asıl güç, zorlukların içinde başarılı olmaktır.

Biz zorlukların içinde başarılı olacağız.

Geleceğin başarılı insanı, hiç kuşku duyulmasın ki, özgür akla sahip insandır, özgür iradeye sahip insandır.

Neden binlerce yıldan sonra uygarlığa erişmiş ülke insanları hep özgür düşünceli, özgür iradeli insanlar oldular.

Çünkü üretici insan budur, yaratıcı insan budur.

Geleceği belirleyecek olan da Mustafa Kemal’in gösterdiği yolda yürüyen insanlarımız olacaktır.

İşte bugün, böyle yetiştirdiğimiz Atatürk kuşakları.

Yarın, bu nedenle bizim olacaktır.

Bizim, ya da bütün insanlığın geleceği budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TARIK AKAN ORTAK BİLİNCİMİZDİR

14344275_10154133834214412_8869048163245615151_n

 

 

 

 

 

 

 

Tarık Akan her şeyden önce ve sonra, ‘ortak bilincimizdir’.

Sinemanın ‘yakışıklı jön’ rollerinin parlak vitrinini bırakıp, sanatın düşünen, düşündüren bilinçli alanına geçmek çok zordur.

İnsanın ‘zordan kolaya geçme’ eğiliminin tersine, ‘kolaydan zora’
geçmeyi seçti Tarık Akan.

İnsanı da öğüten tüketim kültürünün canlı nesnesi olmayı reddetti.

Geçici olanı bıraktı, kalıcı olmayı seçti.

İnsan, seçimleridir.

Tarık Akan, bunun çok önemli bir kanıtıdır.

Bilinçli olmanın ülkemizdeki trajedisini elbette yaşadı.

İşsiz kaldı. Parasız kaldı. Çevresi seyrekleşti.

Hayır, yılmadı.

Yeni yollar buldu.

Taksicilik yaptı.

Ama istediği filmlerde oynadı. İstediği rolleri canlandırdı.

Anlatan, konuşan, iz bırakan, düşündüren sanatı temsil etti.

Ülkemizin bilerek yozlaştırılan sanat alanında ‘eğlendirici’ olanı, ‘kafa boşaltıcı’ olanı sanat sayan sahtekarlığa karşı çıkan sanatçıların ön sırasındaydı.

‘Aydınlanma Sanatçıları’dır bu gerçek sanatçılar.

Sinemada, tiyatroda, edebiyatta, resimde, müzikte, heykelde, sanatın her dalında, her alanında ‘Aydınlanma Işığı’nı taşıyan sanatçılardır bu
değerlerimiz.

Her alanda siyasal iktidarla çatışanlara bakınız.

Onları göreceksiniz.

Ama Tarık Akan’ı özel kılan bir tutumu vardır.

O, emeğin, emekçinin her zor durumunda oradadır, onların yanındadır, onların içindedir.

Grevdeki işçiler, haksız yere tutuklanan insanlar, zorda kalan emekçiler bakarlar ki Tarık Akan yanlarındadır.

İnsanlığın eylemcisidir O.

Ne kariyerini bahane eder, ne sağlığını öne sürer, ne de uğrayacağı zararı düşünür.

Kayıp, orada olmamaktır.

Kayıp, sorumluluk almamaktır.

Kayıp, yapabileceğini yapmamaktır.

Kazanç mı?

Kazanç, insan olmaktır.

Kazanç, kendine dürüst olmaktır.

Kazanç, dünü bilmek, yarını düşünmektir.

Kazanç, yaşama artı değer katmaktır.

Kazanç, dünyaya doğru bir şey katmaktır.

Bilincin güdüsüdür bu.

* * *

‘Aydınlanma Gönüllüsü’nü harekete geçiren güdü nedir?

İnsanın özgür aklının kararı, insanın özgür iradesinin seçimi.

‘Aydınlanma Gönüllüsü’ bunlar için yaşar, bunlar için savaşır.

Doğan Kuban neden yazmaktadır?

Bozkurt Güvenç neden yazmaktadır?

İlhan Selçuk ne için yaşamıştır?

Turhan Selçuk ne için çizmiştir?

Oktay Akbal yaşamında ne istemiştir?

Hepsini saymama bu sayfalar yetmez.

Bu ‘Aydınlanma Gönüllüleri’ ne için yaşamışlardır, yaşayanlar ne
için yaşamaktadır?

Ün için mi? Hayır. Onların ünü yaptıklarıdır.

Para için mi? Hayır. Parayı hiç amaç yapmazlar.

Beğenilmek için mi? Hayır.

Öyleyse ne için?

Dünyayı değiştirmek için.

İnsanları ‘özgür insan aklına’, ‘özgür insan iradesine’ kavuşturmak için.

Yaptıklarını bunun için yaparlar.

Yaşamlarını bu amaçlara adarlar.

Onlar sadece yaptıklarının anlaşılmasını beklerler.

Onlar sadece yaptıklarının insanlara ulaşmasını isterler.

Bunun için yaşarlar.

Bunun için de ölmezler.

* * *

Aydınlanma Gönüllüsü

Yaşarken ölümlüdür.

Yaşamadığı zaman, artık ölümsüzdür.

Aydınlanma ışığı başucunda asılı olacaktır.

Tarık Akan da artık o ışıktır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bayram İyiliktir…

bayram-imaj

Evet, bayram iyiliktir.

Bayram, iyi duygulardır. Bağışlamaktır. Barışmaktır.

Bayram sabahı iyi duygularla uyanmaktır.

Bayram, güven içinde olduğunu bilmektir.

Bayram, sağduyudur.

Keşke bu sabaha da böyle uyansaydık…

***

“Hiç de böyle değiliz” diyorum bu bayram sabahında.

“Kimin, kimlerin bayramını nasıl kutlamalı?” diyorum. Görevlerinden atılan 14 bin öğretmenin bayramını nasıl kutlayacağız?

Bir ihbarla işinden atılan, mesleğinden çıkarılan insanın bayramını nasıl kutlayacağız?

Düşüncelerini açıklayan bir bildiriye imza attı diye kürsülerinden atılan onlarca akademisyene ne diyeceğiz?

Kapatılan işyerlerinde çalışan binlerce çalışanın bu bayramda işsiz, parasız, umutsuz kalmalarına nasıl bakacağız?

Kimisi FETÖ’cü diye, kimisi PKK yandaşı diye işten atılan, tutuklanan, başına gelenin neden, nasıl olduğunu bilemeyen on binlerce kişinin bayramını nasıl kutlayacağız?

Dahası var.

Kuşku duyulan birisinin ailesi de artık suçlu sayılıyor.

Roma hukukunun gerisine düşen uygulama. Roma hukuku, suçların kişisel olduğunu kabul eden ilkeyi ilk getiren sistem.

Artık suçlananlar aile ölçeğinde suçlu.

Dahası var.

Suçlananların malına, mülküne, bütün ekonomik varlığına el konuluyor ki bu uygulama 12 Eylül döneminde bile görülmedi.

Bu ekonomik varlıklar suç yoluyla mı kazanılmış ki?

Bir “Kurban Bayramı” ki kurbanı insan.

Bir “Kurban Bayramı” ki kurbanı adalet.

Bir “Kurban Bayramı” ki kurbanı güven.

Nasıl bir bayram bu? Nesini kutlayacaksın?

***

Kurban Bayramı İslam dininin bayramıdır.

Kurban kesilip et yiyemeyen Müslümanlara dağıtılır.

Nasıl bir bayramdır ki, her tarafta Müslüman Müslümanı öldürüyor.

Asker Müslüman, terörist Müslüman. Birbirini öldürüyor.

Suriye’de Türk Müslüman, Arap Müslüman, Kürt Müslüman, birbirini öldürüyor.

Vuran da Allah diyor, vurulan da Allah diyor.

Bu nasıl akıl almaz bir iştir.

İşte siyasetin eksenini din yaparsanız olacağı budur.

Din, mezhep, cemaat, tarikat, tekke, ocak üzerinden yaşamı bölerseniz, gün gelir, silahlar birbirine çevrilir.

Amin Maalouff, Lübnan asıllı Fransız düşünür-romancı, “Çivisi Çıkmış Dünya” adını taşıyan bir kitap yazdı. “Ölümcül Kimlikler” de onun, bu ayrımların felaketli sonunu anlatan kitaplarıdır.

Ülkemizde de çok söylendi, çok yazıldı, çok anlatıldı.

Batı uygarlığı bu beladan “laiklik” ilkesi ile kurtuldu.

Laiklik, herkesin kendi inancıyla yaşadığı ama toplumun bir inanç dayatmasıyla yönetilmediği sistemdir.

Şimdi siz bunu reddedip kendi inancınızı toplumun yaşam biçimi olarak dayatırsanız, önce inanç grupları arasında çatışma çıkar, sonra da toplum iç çatışmaya sürüklenir.

Türkiye’de içeride olan da, artık sınırların dışında olan da budur.

Türkiye bu yolda devam ederse asla beladan kurtulamaz.

Kendi ayağıyla girdiği bataklık her gün daha çok onu içine çeker.

Bu bayram sabahında herkes bir kez daha düşünmelidir.

Bayramın gerçek kurbanları kimlerdir ve nelerdir?

Türkiye kendi geleceğine sahip olacak mıdır?

Hepimizin sorması gereken soru budur.

Bayramımız, biz bilinçli olursak bayram olacaktır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Selfie Çekelim mi?

 

Kaynak:  @vakosh_lao

Kaynak: @vakosh_lao

Geleceğini hak edemezsen, bugününü de elinde tutamazsın…

* * *

Selfie, bilirsiniz, özçekim.

Cep telefonu kaldırılır, birbirine yanaşıp foto çekilir.

Yeni köprüde selfie çekimleri kazalara neden oldu.

İnsanlar arabalarını durdurup selfie çektiler.

Dünyada salgın.

Özçekim. Kendini görmek, dayanılmaz bir şey olmalı.

Yani, böyle gülüşerek kendini tarihin bir parçası yapıyorsun.

İyi de kendini o fotoda görüyor musun?

Yani oradaki sen misin?

Gülüyorsun da mutlu musun? Rahat mısın?

Eleştirmek için değil, biz de selfie çektik.

Köprü elbette önemlidir.

Köprüler hep mühendislik harikalarıdır.

Çeliğin, daha kimbilir ne çeşit malzemelerin, büyük planlarla, büyük bir teknikle, büyük emekle köprü olması. Önemli.

Ama siz, hiç ağaçlarla selfie çektirdiniz mi?

Ormanda. Meşelerle, gürgenlerle, akağaçlarla, otlarla, çimenlerle. Yemyeşil bir dünyanın içinde olarak.

Keşke onları da düşünseydiniz.

Ülkeyi büyük kentlere doldurup çile çektirmenin nelere yol açtığı da akıllara gelseydi.

Ama gelmedi işte. Olsun.

Çaldılar ama çalıştılar, helal mi olsun, haram mı olsun, ne diyelim? Öyle diyenlere söylüyorum.

* * *

Sarayda da selfie çekildi mi acaba?

Adli yıl açılış töreninde?

Yüksek yargı üyeleri oradaydı da.

Cumhurbaşkanı gelince ayağa kalkıp alkışlamışlar.

Meğer yüksek yargı üyeleri ayağa kalkmaz, kimseyi alkışlamazlarmış.

Çünkü onlar bağımsız olurmuş, cüppelerinde düğme de yokmuş. Bu nedenle cüppe iliklemezlermiş.

Bizim burda öyle olmuyor.

Yüksek yargı üyeleri ayağa kalkıp cüppelerini topluyorlar.

Öyle elpençe divan durunca zaten cüppenin iki kenarı birbirine kavuşuyor. Öyle ki düğme olsa böyle kaftan gibi olmaz.

Keşke onlar da selfie çekselerdi. Kendilerini görürlerdi.

Bağımsızlık da böyle bir şey demek ki?

Yargı bağımsızdır. Demekle olmalı.

Burda böyle. İşine gelirse ne âlâ. Yoksa yallah.

* * *

Bir de “Yenikapı ruhu” diye bir şey çıktı.

Nedir diyene anlatıyorlar. İşte, “uzlaşma var, milli birlik beraberlik var, el ele, kol kola her şeyi birlikte yapacağız” falan.

Öyle mi oluyor? Evet, öyle oluyor.

İktidar, karar verdiklerini yapıyor.

Sonra da muhalefete bilgi veriyor. Bitti gitti.

Muhalefet de, elbette CHP, düşündüklerini söylüyor. İktidar dinliyor. Teşekkür ediyor. İşbirliği böyle oluyor.

İş iktidardan, birlik muhalefetten.

MHP zaten muhalefet değil. İktidarın yedek parçası.

“Yenikapı ruhu” işte böyle bir şey. Lokman ruhu gibi. Baygınlık gelince koklayacaksın, ferahlarsın.

* * *

Ruh deyince, Saray’da zikir yapılmış. Bin kişi bir şeyhin rehberliğinde zikir yapmışlar. Videosu var. Onca insanın halka olup zikir yapması görülesi bir şey.

Laiklik kutlaması sayılır. Yani, o da var, bu da var misali.

Şimdi bu FETÖ olayından sonra kimi saftirik laikler, “işte gördünüz durumu, bütün tarikatlar kapatılmalı” gibi ileri geri laflar ettiler ya. Al sana cevap. Hadi bakalım. Cemaatle tarikatı birbirine karıştırmayın. O ayrı, bu ayrı. Tamam mı?

Daha, kadın polis müdürünün tesettür üzerine şapkası var.

O da tuhaf oluyor. Şapkayı kaldırmalı. Gavur âdeti.

GATA, Askeri Hastanesi. Adını Abdülhamit koymuşlar.

Yenikapı ruhudur. Olur.

Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nin adını da “Sultan Vahdettin” koyunca tamamdır.

Osmanlı’nın kurucusu köprüde (Osmangazi), sonuncusu denizde (Vahdettin), hepsi de gözümüzün önünde.

Yenikapı, ruhun şad olsun…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sormazsan Sorgulamazsan Olacağı Budur

 

caresizlik1

 

 

 

 

 

 

 

Bilmediğini öğrenmenin yolu

Bildiğini sorgulamaktan geçer.

* * *

Şimdi şaşırıyorsun, korkuyorsun, susuyorsun.

Neden böyle biliyor musun?

Çünkü, sormuyorsun, sorgulamıyorsun, hesap istemiyorsun, bedel ödetmiyorsun.

Böyle yapmadığın için de, sana soruyorlar, seni sorguluyorlar, hesabı senden istiyorlar, bedelini sana ödetiyorlar.

Bu tarih boyunca böyle olmuştu,

Şimdi de böyle oluyor.

Einstein’ın sözü olduğu bilinir:

“Nedenler değişmedikçe sonuçların değişeceğini sanmak ahmaklıktır.”

* * *

Ordumuz Suriye’ye girdi.

Kahramanca duygularla coşalım mı?

Yoksa soralım mı? “Bizim Suriye’de ne işimiz var?”

Biz neden Suriye işine karıştık?

Biz neden Ortadoğu bataklığına girdik?

Biz kimin çıkarlarının silahı olmayı içimize sindirdik?

Biz hangi mezhep kavgasını üstlendik?

Soralım.

Sorgulayalım.

Hesap isteyelim.

Bedelini kim ödeyecek? Bilelim.

* * *

Gülen hareketi nerelere uzanmış, şimdi ortaya mı çıkıyor?

Kaç yıllardır biliniyordu. Yazılıyordu. Açıklanıyordu.

Türkan Saylan’ın videosunu izleyin. Yıl 1999. Ali Kırca’nın programı.

Hikmet Çetinkaya’nın kitaplarını okuyun.

Uğur Mumcu’nun konuşmalarını dinleyin, kitaplarını okuyun.

50 yıllık devleti ele geçirme programı.

50 yıllık Cumhuriyeti yıkma hedefi.

50 yıllık İslam Devleti kurma planları.

Kim bilerek destek verdi?

Kim bilerek ortak oldu?

Kim bilerek aynı hedefleri paylaştı?

Sorun bakalım. Kim? Kimler?

Ergenekon olayında kim kimin yol arkadaşıydı?

Cumhuriyetin laik ordusu esir alınırken kim kiminle kol kolaydı?

Gülen hareketi ile AKP iktidarı birlikte değiller miydi?

Gülen hareketi bir ortaçağ dogmasının sosyal hipnozuydu.

O hareketin tek korkusu ‘sorgulanmak’tır.

Hiçbir dogma sorgulanmaya gelemez, çöker.

Dogmanın panzehiri ‘sorgulanmaktır’.

Gülen hareketi 50 yıllık geçmişe sahip.

AKP ise 15 yıllık. 14 yıldır da iktidarda.

Peki, kim kimin paraleli acaba?

Neden FETÖ olayını AKP iktidarından sormuyorsunuz?

Bu hesabı onlarla beraber AKP iktidarı da vermek zorunda değil mi?

FETÖ’cüler hapiste. Ama AKP iktidarda.

Sormuyorsunuz.

Sorgulamıyorsunuz.

Hesap istemiyorsunuz.

Bedel ödetmiyorsunuz.

Metin Feyzioğlu Saray’a gidiyor, darbeye karşı güçbirliği yaptığını söylüyor.

Yaşanan hukuksuzlukları görmüyor mu?

İşlerinden atılanlar, bütün haklarını kaybedenler, hayatları karartılanlar.

Bunların hepsi de darbeci mi?

Aldatıldık diyenler iktidarda.

Aldatılmış olanlar hapiste mi?

Hukuk bunu mu anlatıyor?

Vicdan bunu mu söylüyor?

Ahlak böyle mi diyor?

Bu soruların yanıtlarını kim verecek?

Ortalık toz duman diye sorular da kararıyor mu?

Hayır.

Tozun dumanın da, fırtınanın sisin de içinde, vicdanın, ahlakın, insanlığın soruları kaybolmaz.

O sorular dimdik, apaçık ortada durur

* * *

Ama eğer sormazsan, ama eğer sorgulamazsan, hesap istemezsen, bedel ödetmezsen dostum;

Sana sorarlar,

Seni sorgularlar,

Hesabı sana çıkarırlar,

Bedeli sana ödetirler.

Bilesin…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Alışılmış Çaresizlik

çaresizlik

Kötülükten daha kötü olan, Kötülüğe alışmaktır.

* * *

Alışmak – alıştırmak uyum sağlamanın yöntemidir.

Bir yere, bir kişiye, bir ortama, bir işe uyum sağlamak, orada kalmak, orada başarı kazanmak için zorunludur.

Darwin, Evrim kuramında “yaşamda başarıyı güçlü olanların değil, uyumlu olanların kazanacağını” açıklarken bunu söylüyordu.

Uyum sağlamak. Alışmak.

Artık rahatsız olmamak.

Acaba her zaman iyi midir? Her zaman doğru mudur?

Ben aksini düşünenlerdenim.

Alışmak, uyum sağlamak; neye alıştığınıza, neye uyum sağladığınıza göre ‘iyidir’ ya da ‘kötüdür’.

Evet, uyum sağlayarak yaşarsınız.

Ama yaşamınız ona göre biçimlenir.

Yaşamınızın anlamı ona göre oluşur.

Yaşam hedefleriniz ona göre belirlenir.

Neye, nelere alıştığınıza bakın.

Neye, nelere uyum sağladığınıza bakın.

Kendinizi, kendi kalitenizi göreceksiniz.

* * *

Hukuk fakültelerini bitirip haksızlıklara alışanlar. Yanında işlenen suçları görmezden gelip yürüyenler.

Onca haksızlığa aldırmadan yaşamını sürdürenler. Ölenlerin neden öldüğünü düşünmeyenler.

Kalanların neden kaldığını aklına getirmeyenler.

Yükselenlerin nasıl yükseldiğini görmezden gelenler. Alçalanların nice alçaldığına aldırmayanlar.

Haksızlıklara alışanlar.

Kötülüklere uyum sağlayanlar.

Saray’a gidip el etek öpenler.

Saray’a gidip uzlaşma arayanlar.

Güçlüden medet umanlar.

Alışılmış çaresizliktir bu.

Ölümden beter bir sürüngenlik.

* * *

Martin Seligman 1965’te ‘Öğrenilmiş çaresizlik’ olgusunu açıklamıştı.

Bir canlının yapmak istediğini tekrar tekrar deneyip yapamayacağını anlayınca içine düştüğü durumdu bu. O canlı, bunu öğreniyor, artık yapmaya girişmiyordu.

‘Alışılmış çaresizlik’, bana göre bundan da beter bir durum. Canlı, öğrendiği çaresizliğe alışıyor, artık onu değiştirmeyi bile düşünmüyor, düşünenlere de kızıyordu.

‘Alışılmış çaresizlik’ artık, bir yaşama biçimi oluyor, bunun dışına çıkmaya çalışanlar ‘aykırı kişilik, uyumsuz, huzur bozucu’ kabul ediliyordu.

Toplumumuz şimdi bu durumdadır.

* * *

Şimdi düşünün; AKP 15. yılında. 14 yıl iktidarda.

Bunca haksızlık yaşandı, bunca kötülük yaşandı.

AKP hiçbirinden sorumlu tutulmuyor. Neden?

Haksızlıklara alışıldı da ondan.

Kötülüklere uyum sağlandı da ondan.

AKP hiçbir şeyden sorumlu tutulmadı.

AKP hiçbir şeyin hesabını vermedi.

AKP’nin hiçbir yetkilisi istifa etmedi.

Suç ortaya çıktı. Paralel denilip geçildi.

İnsanlar haksız yere yıllarca hapis yattılar. FETÖ dendi bitti.

FETÖ yıllarca AKP ile ortak oldu. Geldi geçti.

Haksızlıklara alıştınız.

Kötülüklere uyum sağladınız.

Memlekete ne mi oldu?

Yandı bitti, kül oldu…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnancı Yargılarken

Cross-Religious-Art-comparative-religion-2701533-500-616

Bir toplumun beslenmesini çöplerinden,

Bir toplumun kültürünü küfürlerinden,

Bir toplumun uygarlığını adaletinden öğrenebilirsiniz.

* * *

İzmit’te bir dershane toplantısıydı. Üniversite giriş sınavları ile ilgili bir söyleşi programında konuşmacıydım.

Konuşmanın bitiminde sorulara geçilmişti.

Bir kız öğrenci söz aldı ve tek sorusunu sordu:

– Allah’a inanıyor musunuz?

Soru toplantının konusu dışındaydı.

Bunu söyleyebilirdim. Ama bu tutum sorudan kaçmak olurdu.

Hiç duraksamadan mikrofonu aldım:

– Bu soruyu kimseye sormayınız. Size de sorulursa cevap vermeyiniz, dedim. Laiklik işte budur.

Salonda büyük bir alkış koptu. Genç öğrenci kendince tuzak bir soru sorarak konuşmacıyı güç duruma sokmayı amaçlamıştı. Eğer konuşmacı “evet” derse imanını ikrar etmiş olacak, “hayır” derse dinsiz olduğu ortaya çıkacaktı.

Genç öğrenci laiklik konusunda ne anladı bilmiyorum, ama salonda bu diyaloğun anlamını anlayan çok kişi olmuştur.

* * *

İnanç sorgulaması ortaçağın en belirgin özelliğidir.

Dinsel inanç (kilise tarafından temsil edilen Hıristiyanlık) her davranışın temel ölçütüdür. Kişiler, gruplar, konuşmalar, yazılanlar hep kutsal kitap olan İncil’e uygun olup olmadığına göre değerlendirilmiştir. Astronomi, tıp, hukuk hep bu eksende değerlendirilmiş, yüzyıllar boyunca din ile bilim çatışmıştır.

Din savaşlarını, mezhep katliamlarını (Katolik – Protestan) tarih kitaplarında, tiyatro oyunlarında, sinema filmlerinde okumuş görmüşüzdür.

Sonra, adalet kavramı, üstün bir değer olarak insanlığın evrensel ortak değeri oldu. Adalet, insan vicdanının en üst basamağında yer alır.

Adaleti temsil eden de hukuktur.

Bu nedenle, “hukukun üstünlüğü”, “suçların yasalarca tanımlanması”, suçun kabul edilmesi için de,

“Bağımsız yargı ve yargıç, açık, anlaşılır yasa, dürüst tanık, kabul edilebilir kanıt” bulunması temel koşullar olmuştur.

Bu koşullar olmadan kişinin suçlu bulunması ve cezalandırılması adalete uygun değildir ve zulüm sayılır.

Şimdi neden bunu yazmak gerekiyor?

Gülen cemaati, kendine bağlı savcılarıyla, yargıçlarıyla, polis örgütüyle “zihniyet ve niyet yargıladı”.

Ergenekon, Balyoz davaları böyle “zihniyet ve niyet” yargılayan davalardır. Yasalara uymaya zorlanmış, sahte kanıtlar uydurulmuş, gizli tanıklar kullanılmıştır.

AKP’nin lider kadrosunun bunları bildiği halde bu konularda ortak olması bağışlanamaz. Gülen cemaatinin suçlarına ortak olmuşlardır.

Şimdi, Gülen cemaati tarafından kalkışılan darbe girişimi sonrasında bu cemaate bağlı olduğu varsayılan kişilere, kurumlara, şirketlere karşı bir suçlamacezalandırma hareketi başlamıştır.

Ama burada da “suçun tanımı, suç sayılan eylemlerin tanımı, suçlanan kişilerin, kurumların, şirketlerin hangi suça nasıl katıldığının dürüst tanıklarla, açık kanıtlarla ispatlanması” zorunludur.

Eğer bunların yerini ihbarlar, iftiralar, rekabet kaynaklı suçlamalar alırsa, bütün bunlar adil yargılamanın yerini alırsa, bundan bütün toplum kaybeder.

Gülen cemaatine yönelik bütün suçlamalar bir anlamda yinelenmiş olur.

Siyasal iktidar asla bu olayın arkasına saklanıp muhaliflerini tasfiye etmeye kalkmamalıdır.
İşte, adalet için hukuk böyle zamanlarda gereklidir.

Gülen cemaati bugün, “Adil hukuk herkes için gereklidir” sözünün ne anlama geldiğini anlıyor olmalıdır.

Yarın da “Adil hukuk herkes için gerekli olacaktır” sözü gene evrensel doğru olarak herkes için önemini koruyacaktır.

Adaleti güce kurban etmek, ülkeye kalıcı zarar vermektir.

Uygarlık da demokrasi de adalettir.

Hepsi budur…

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Siz Aldanmadınız!

kumo-kaiju by shichigoro756

kumo-kaiju by shichigoro756

Ah ah! Ne pişmanlıklar, ne ağlaşmalar. “Aldanmışız. İyi niyetimizin kurbanı olduk. Temiz kalbimiz kandı. Yüzümüze güldüler, inandık.”

Kim bu kananlar, inananlar, aldananlar?

Cumhurbaşkanı, başbakanlar, bakanlar, eski Meclis başkanları, bütün gelmiş geçmiş yetkililer.

Aldanmışlar. İyi niyetlerinin kurbanı olmuşlar.

Yani, hiç inandırıcı olmuyor.

14 yıl bu ülkenin iktidar koltuğunda oturacaksın. Her şeyi bilip yöneteceksin. Ağzına geleni söyleyeceksin. Aklına geleni yapacaksın. Her şey elinde olacak. Ama iyi niyetinin, temiz kalbinin kurbanı olacaksın. Seni kandıracaklar, aldatacaklar. Şimdi ah vah edeceksin.

Peki, kabul edelim ki gözünüz geç açıldı da görebildiniz.

Ne zaman açıldı acaba gözleriniz?

17 25 Aralık 2013’te açıldı.

Ne oldu da açıldı o badem gözler?

Ayakkabı kutularından taşan dolarlar yakalandı. Kasalar bulundu. Rüşvetler ortaya çıktı. Bu iş zamanın başbakanına uzanıyordu ki gözler açıldı,
Fethullah Gülen cemaatinin ne hain olduğu ortaya çıktı.

Cemaat iktidara uzanıyordu.

İşte büyük günah buydu.

O zamana kadar olanlar iktidar koltuklarında oturanların gözlerini açamamıştı ama bu hamle gözleri fal taşı gibi açtı.

Oysa o zamana kadar eğitim alanında, yargıda, idarede, orduda Gülen cemaatinin yapılandığı, etkinleştiği yazılıyor, anlatılıyordu.

Ama siz aldanıyordunuz öyle mi?

Sahiden mi?

Aldanıyor muydunuz?

Hayır, siz hiç aldanmadınız. Hiç aldanmıyordunuz.

Ve bakın neler oluyordu?

Biliyorsunuz elbette ama hatırlayalım.

* * *

Ergenekon davaları açılıyordu.

Ordu komutanları, gazeteciler, subaylar tutuklanıyor, yargılanıyor, hapislere atılıyordu.

Belgelerin sahte olduğu açıklanıyor, kanıtlanıyordu.

Ordu büyük yara alıyordu.

Basın özgürlüğü tehdit altındaydı.

Arkadan Balyoz davası geldi.

Yıllarca süren hapishane yaşamında çok acı şeyler oldu.

Ölenler oldu. İntihar edenler oldu. Hastalananlar oldu.

Siz aldanmaya devam ediyordunuz.

İnsanlar hayatlarını verdikleri mesleklerinden atıldılar.

Aileleri perişan oldu.

Gururları vardı, sessizce uzun geceler ağladılar.

Çocukları bu yükün altında yıllarca ezildi.

Gülen cemaatinin yargıçları olduğunu herkes biliyordu.

Herkes biliyordu.

Ama siz aldanmıştınız, bilemiyordunuz. Öyle mi?

Buna bizim inanmamızı mı bekliyorsunuz?

Şimdi başarısız bir darbe girişimi oldu.

Bülent Arınç, “O gece aldandığımı anladım” diyor.

Bülent Bey, o davalar sırasında “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” demişti, hatırlıyor olmalısınız.

Sonra o davalarda yargılananlar beş yıl sonra beraat ettiler.

Bugünün Cumhurbaşkanı, “Ben o davanın savcısıyım” demişti.

Altına zırhlı araç verdikleri savcı Zekeriya Öz şimdi kaçak.

Aldanmıştınız öyle mi?

Yakanıza yapışmış kul hakkı var.

Elinize bulaşmış insan kanı var.

Şimdi helallik dileyin, af bekleyin, öyle mi?

Sizi, ben affetmiyorum.

Allah da affetmeyecek, bilesiniz.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Zor Zamanlarda Karakter

Devocion e indiferencia by ~novac

Devocion e indiferencia by ~novac

Karakter zor zamanlarda ortaya çıkar.

Sağlam karakter sahibi misin?

Fırsatçının teki misin?

Sinsi bir yalaka mısın?

Çıkarcı biri misin?

Adalet tutkunu musun?

Doğrudan yana olacak yüreğin var mı?

İşte böyle zamanlarda ortaya çıkar.

Çevreni böyle zamanlarda tanırsın.

Kendini de.

Unutma, asıl kendini böyle zamanlarda tanırsın.

Zor zamanlarda.

Herkesin kendi paçasının derdine düştüğü zamanlarda.

O zamanlar bir karakter testidir.

* * *

Konformist.

Rahatına bakar. İşi tıkırındaysa, rahatı yerindeyse hiçbir şey onu ilgilendirmez.

Dışarda kıyamet kopsa, eğer ona dokunmuyorsa umurunda olmaz.

Yaşam güdüsü budur. Rahatını sağlayan her şey onun için iyidir. Rahatını bozan her şey onun için kötüdür.

Oportünist.

Fırsatçı. Fırsatları kollar. Her fırsatı kendi avantajı için kullanır. Eğer fırsat bulamazsa kendi fırsatını yaratmak için entrika çevirmekten kaçınmaz.
Rahatça yalan söyler. Yalan söylemenin rahatlığını bildiği için de kimseye güvenemez.

Konformistler (rahatçılar) kaçınılmaz olarak oportünisttir (fırsatçı).

Evrimsel biyo-psikolojik olarak “yaşam güdüsü” canlıları konformizme ve oportünizme yöneltir. Çünkü doğal içgüdünün üç ayağı olan korunma, beslenme ve çoğalma için böyle bir tutum daha yararlıdır.

İnsanların çoğunun böyle yaşamasının nedeni de budur.

Hayvan yaşamı için temel ilkeler de bunlardır.

Ama insan evriminde gelişme çizgisi insanı bir üst çizgiye taşımıştır.

İnsan, olana razı olmakla yetinmemiş, olması gerekeni aramıştır.

Keşifler, icatlar, yeni düşünceler, yeni ortak yaşam biçimleri denenmiştir.

Bunları yapan öncüler, insanlığı yeni bir evreye taşımıştır.

İdealistler.

Olması gerekeni arayanlar. Olması gerekenler için ilkeler düşünenler.

Toplumların düşünürleri.

Sokrates’ler, Volter’ler, Jean-Jack Rousso’lar, Jean Paul Sartr’lar.

Ve bizim büyük Atatürk’ümüz.

Büyük düşünür Atatürk’ümüz.

İdealist düşünür, realist yönetir kurucu ATA’mız.

İşte O gene bugünümüzü aydınlatıyor.

Gene O ne yapılması gerektiğini gösteriyor.

* * *

Ne demişti O büyük insan?

‘Bağımsız olun’ demişti. Şimdi kıymetini anladık mı?

‘Laik toplum olun’ demişti.

Şimdi ne dediğini anladık mı?

Dinci siyaset başka bir dinci siyasetle boğuşurken ‘laik olmanın’ ne değerli bir şey
olduğunu anladık mı? Biz biliyoruz da anlaşıldığını pek göremiyoruz.

Ne demişti büyük Atatürk?

‘Başkalarının iç işlerine karışmayın, kendi iç işlerinize de başkalarını karıştırmayın.’

Doğru muymuş?

Suriye’ye karıştınız, sonuç ortada. Ortadoğu’ya bulaştınız, sonuç ortada.

Bütün terör örgütleri ülkemizde cirit atıyor.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesi doğru muymuş?

Yoksa Cumhuriyet, Osmanlı hayalinde bir parantez miymiş?

Acaba anlaşılıyor mu?

Ne dersiniz ‘konformist-oportünistler’?

Şu anda kendi listelerinizi mi hazırlıyorsunuz?

Şu anda kendi konumunuzun hesaplarını mı yapıyorsunuz?

Merak etmeyin, hayatınız hep bu tilki uykusuyla geçecek.

Hep etrafınızı kollamakla tedirgin yaşayacaksınız.

Biz Fethullah takımıyla boğuşurken siz sinsice bakıyordunuz.

Biz ülke diktaya gitmesin diye karşı çıkarken siz çıkarınızı kolluyordunuz.

Biz geçmiş darbelerin bedelini ödedik.

Biz Atatürk Cumhuriyeti’nin bedelini de öderiz.

Ama sonuçta biz hep doğru yerde olduk diyeceğiz.

Ama siz yerlerde sürünen canlılar gibi yaşamış olacaksınız.

Zor zamanlar.

Karakterlerin sınav günleri.

Bakın ve kendinizi tanıtın.

Fırsattır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Nereden Nereye?

 

ataturk-ve-beden-egitimi

Güvenlik zafiyeti var.

Cumhurbaşkanı “güvenlik zafiyeti var” diyor ve haklıdır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişimini eniştesinden haber aldığını söylüyor. Başbakan’a da kendisi haber veriyor.

Güvenlik zafiyeti var, açık.

Ankara’da yaşanan terör katliamında da güvenlik zafiyeti yok muydu? Atatürk havalimanı baskınında güvenlik zafiyeti yok muydu? Elbette vardı ama hiçbir zaman kabul edilmedi.

İçişleri Bakanı çıktı, “Güvenlik zafiyeti yoktur” dedi, hemen yayın yasağı kondu.

Şimdi böyle olamıyor, çünkü artık mızrak çuvala sığmıyor.

Tamam da ne oluyor?

Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı ordu mensupları bir darbe girişimine kalkışıyor. Böyle olduğu da şimdiye kadar ortaya çıkan bilgilerden anlaşılıyor.

Ama işte tarih unutmuyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yönetenler YAŞ toplantılarında “cemaatçi mensuplarını” ordudan ihraç ederken muhalefet şerhi koyan yetkililer kimlerdi?
AKP’nin üst düzey yöneticileriydi.

Ergenekon ve Balyoz davalarında bu ordunun “Cumhuriyetçi -ulusalcı komutanlarını” cemaatin yargıçları yargılarken onları destekleyenler kimlerdi? AKP’nin en üst yöneticileri.

17- 25 Aralık çatışmasına kadar ülkede “Cemaatçi” olmayanların iş bulması, ihale alması, bir yerde yükselmesi olabilir miydi? Olamazdı.

Fethullah Gülen.

Hoca.

Cemaat.

En geçerli referanstı.

Şimdi suç sayılan “cemaat mensubu olmak” o zaman en büyük destekti.

Ama iktidar paylaşımı savaşı, Gülen Cemaati ile AKP yönetimini “düşman kardeşler” yaptı.

Şimdi de bu darbe girişimi, ülkenin kör topal işleyen sistemlerini iktidarın emrine veren bir kavşağın işaret fişeği oldu.

Bundan sonrası artık kararnameler yönetimidir.

Cumhurbaşkanı ve ona bağlı hükümet, ülkeyi kendi emirleri doğrultusunda yöneteceklerdir.

Nereden nereye mi?

İşte, oradan buraya.

* * *

Şimdi meydanlara yönlendirilen, sokakları doldurup darbeyi önlemeye çağrılan sivil vatandaşlar “demokrasi nöbeti” mi tutuyor?

“İdam istiyoruz” diye bağıran, tekbir getirerek coşan, “şeriat istiyoruz” diyen, “yeşil bayrak” açarak kendini tanımlayan kitle Türk bayraklarının arkasında ne istiyor?

Açılım döneminde Türk bayraklarının asılmasını istemeyen, “Kürt yurttaşlarımızı tahrik ediyor” diye Türk sözcüğünü unutmuş görünen aynı yöneticiler bugün nasıl da milliyetçi oluyorlar?

Başarısız bir darbe girişimini bütün “demokratik denetim sistemini bloke eden” bir otokratik yönetim için fırsat sayan anlayış halkı ayaklandırarak neyi amaçlamaktadır?

Halkı askere karşı çıkararak, giderek halkı kendi içinde ötekileştirilmiş gruplara karşı kışkırtarak ne denli tehlikeli bir yola girilmektedir?

Adaleti unutmuş bir ceza dalgası, bütün güven köprülerini atmış bir toplumsal yığınlaşma, duygusal çalkantılara teslim olmuş kalabalıklar nereye varacaktır?

Sokaklar sokaklarla köşe başlarında karşılaşırsa bunun sonu nereye varacaktır?

Hiçbir suçu olmayan, yasalara karşı hiçbir hareketi olmayan masum insanları haksızlıklara karşı kim, nasıl koruyacaktır?

Bütün bunlar bugün yanıtı verilemeyen sorulardır.

Ama elbette ki bugünün bir de yarını vardır.

O yarın bugünün hesabını sorar.

Hiç kimse tarihten kaçamamıştır.

Bugün bilinmesi gereken de budur.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın