TÜRKİYE LAİKLİĞİ HATIRLADI

1019-bilim-ve-teknoloji-haftasi-nda-gelecegin-rotasi-ciziliyor-53188f30b75dc

Meclis başkanının ülkeye büyük iyiliği dokundu:

Türkiye laikliği hatırladı.

Laiklik.

Bir ülkeyi, bir toplumu inanç kökenli ayrımların çatışmasından koruyan uygarlık ilkesi.

Binlerce yıl süren inanç kökenli çatışmalardan sonra insanlığın bulduğu çare olan laiklik, ne yazık ki, yaşadığımız çağda gene unutulmuş görünüyor.

Ortadoğu inanç kökenli savaşlarla boğuşuyor. Hindistan bu çatışmaların karanlığına girip çıkıyor. Bütün İslam ülkeleri mezhep çatışmalarıyla bölünmüş yaşıyor.

Dinler, mezhepler, tarikatlar, cemaatler birbirinden ayrı, kimi zaman çatışıyor, kimi zaman savaşıyor.

Batı toplumları yüzyıllarca bu çatışmaları yaşadıktan sonra Katolik- protestan- evangelist ayrılıklarının çaresini ‘laik toplum yaşamı’ olarak belirledi.

Laikliği kabul etmeyen dünya görüşü, toplumları din kurallarına göre yönetmek isteyen radikal dinci anlayıştır.

Ülkemize AKP ile egemen olan siyasal iktidar bu anlayışın sahibidir. Öncelleri olan sağ parti iktidarları, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP dini siyasette kullandılar ama radikal bir dinci yaşama biçimi önermediler. (Ya da önermeye güçleri yetmedi.)

AKP, ideolojik olarak başından beri planladığı dinci politikayı adım adım uygulamaya koydu.

Strateji ve taktikleri yedi adım olarak anlaşılabilir:

1. Yetkili birisi konuyu dile getirir.

Örnek: Meclis Başkanı İsmail Kahraman ‘anayasadan laiklik ilkesi çıkmalıdır’ der.

Yetkili ağızlar hemen ‘onun kişisel görüşüdür’ diyerek konuyu dallandırmazlar. Ama konu dile getirilmiş olur.

2. Bir kaç kişi daha ‘anayasada laiklik ilkesi yer almamalıdır’ der. Söz kamusal dolaşıma sokulmuştur.

Yetkililer bu kez ‘konu gündemimizde yer almamaktadır’ derler. Oysa, artık konu kamuoyunun gündeminde yer almaktadır.

3. Bu aşamada konu artık inkar edilmez. Yetkililer ‘bu konu dünyadaki örnekleriyle incelenmelidir’ derler.

Konu ortaya atılmış,kamusal dolaşıma sokulmuş,incelenmeye değer bulunmuştur.

4. Aşama ‘seçenekler kamuoyunda tartışılmalıdır’ çizgisine getirilir. Burada konu güya tartışılmakta, oysa toplum sonuca hazırlanmaktadır. İktidar bütün gücüyle konuyu gündeminde tutar. Yandaş basın,TV’ler,yorumcular,haberciler hep birden olaya yüklenirler.

5. Aşama karşı çıkanları sindirme,yıldırma,bıktırma aşamasıdır. Burada ön planda örgütlü karşı çıkmalar hedef alınır. Ana muhalefet partisi çoğu kez ‘ama böyle olmaz ki!’, ‘demokrasiye aykırı’ gibi naif, zayıf, gerçek

Kitlesinin düşüncelerini, duygularını temsilden uzak bir tutumla saldırıları karşılamaya çalışmakta, bu da iktidarın cesaretini arttırmaktadır.

CHP uzun zamandır ‘laiklik’ sözcüğünü bile dile getirmemekte, iktidarın ‘laiklik dinsizliktir’ diyen örtük saldırısına karşı çıkamadığı izlenimini vermektedir. Oysa en büyük güç kaynaklarından birisi laikliktir.

6. Siyasal iktidar için artık gerekli adımlar atılmış, konu gerçekleşmeye hazır hale getirilmiştir.

Artık yetkililer: ‘Bunu yapacağız, çünkü millet bunu istiyor’ derler ve gereken adımlar atılır.

‘Millet bunu istiyor’ sözü, referandumu hatırlatan bir tehdittir.

7. ve son aşama çok açık bir tehdit olur:

‘Bunu istemeyenler millet düşmanı, vatan haini, terörist ve casustur.’

Bu aşamada artık söz bitmiştir ve plan gerçekleşmiştir.

* * *
Dikkat edilirse, Eğitim kurumlarında türban böyle oldu.

Okulların İmam-hatip okullarına çevrilmesi, din dersleri, tarikat ve cemaatlerin sivil toplum örgütü sayılmaları, kamuda örtünme, içki yasakları,

Cuma namazı tatili hep böyle gerçekleşmiştir.

Bakalım hilafet ne zaman bir yetkilinin kişisel görüşü olarak dile getirilecek?

7 Adım için 2023 yılına sadece 7 yıl var da!…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

YAŞAMIN ANLAMI NEDİR?

beyin_hacmi

‘Yaşamın anlamı nedir?’ sorusu en önemli sorudur.

‘ Ailem, çocuklarım’ diyenler çoğunluktadır.

‘ Yeni aldığım evim. Hep istemiştim’ diyen de olur.

‘ Son model arabam. Gıcır gıcır.’ Diyenleri duyarsınız.

‘ İşim. Mesleğim. Kariyerim’ bir anlam seçeneği olabilir.

Yaşamın anlamı nedir?

Mustafa Kemal için yaşamın anlamı neydi?

Sorulsa, ’Vatanı kurtarmak’ derdi. ‘Muasır medeniyet’ derdi

Albert Einstein için ‘yaşamın anlamı’ neydi?

Formüller düşünmekti. Fizikti. Yaratıcı düşünceydi.

Sigmund Freud için yaşamın anlamı neydi?

Bulduğu bilinçaltı için, psikanaliz için yaşamı boyunca mücadele etmekti.

Che Guevara için yaşamın anlamı ‘devrimdi’.

Herkes yaşamın anlamını kendi değerleri üzerine yapılandırır.

Kimisi için ‘kendi çocuklarıdır’, kimisi için evidir,arabasıdır.

Kimisi için işidir,yaptıklarıdır.

İnsan neye değer veriyorsa, yaşamının anlamını onda arar.

Bu sorunun yanıtı herkes için ‘taşıdığı değerler ile yaşadığı anlamları’ içeren bir yaşam aynasıdır.

Hayatımızın en anlamlı sorusu da budur.

* * *
Doğan Kuban’ın yaş günü bir toplantı ile kutlandı.

Büyük kentin azizliğine uğrayarak nazik davetine rağmen orada olamadık. Ama biz bin yıllar boyunca birlikteyiz.

Doğan Kuban yaşı insanlık tarihine uzanan bilgelerden.

İnsan olmayı yazıyor, insan olmayı anlatıyor. Mimarlık sanatının büyük ustası olmakla yetinmiyor. Özgür insan aklını anlatıyor,
özgür insan iradesini vurguluyor.

Kendi yaşamının anlamını dünyaya kattığı değerde buluyor.

İşte, sıradışı insanla sıradan insanın farkı buradadır.

Sıradan insan, yaşamının anlamını sahip olduğu değerde bulur.

Sıradışı insan ise,yaşamının anlamını dünyaya kattığı değerde
bulur.

Her yaşayan canlı oksijen alır, karbondioksit verir.

Her yaşayan canlı, bir şeyler için yaşar, bir şeylere değer verir.

İşte yanıt oradadır.

Ne için yaşıyorsun?

Nelere değer veriyorsun.

Hayatın üreticisi misin?

Hayatın tüketicisi misin?

Üretilmiş değerlere sahip olmaya mı çalışıyorsun?

Hayata ve dünyaya değer katmak için mi yaşıyorsun.

Soru budur.

Yanıt da oradadır.

Doğan Kuban bu yanıtı vermiştir, vermektedir.

Bozkurt Güvenç bu yanıtı vermiştir, vermektedir.

İşte bakın bilim insanlarımıza.

İşte bakın sanat insanlarımıza.

İşte bakın, dürüst insanlarımıza.

Yazarlara, gazetecilere, politikacılara.

Kim anlam üretiyor, kim değer katıyor?

Kim anlam tüketiyor, kim değer azaltıyor.

Görüyorsunuz, görüyoruz.

İşte burada, tam da burada, biz neredeyiz?

Bu anlama katılan da bu değeri arttırandır.

Okuyanlar, dinleyenler, katılanlar, destekleyenler.

Onlar da bu anlamın üreticileridir, bu değerlerin sahipleridir.

Yazanla okuyanın, konuşanla katılanın bütünlüğü.

Dünyayı yaşanılır kılanların beraberliği.

Buluştuğumuz yer burası.

Hepimizin uygarlık dünyasıdır bu.

Paylaştığımız anlamların, değerlerin dünyası.

Ülkemiz için de çabamız, umudumuz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TUTUKLANDIK

images (6)

Tek sözcük söyledi Can Dündar: ‘Tutuklandık’.

Tutuklanmışlardı.

Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanmışlardı.

Abartısız, sakin bir kararlılık vardı duruşlarında.

Haklı olduğunu bilmenin gururunu taşıyorlardı.

Gerçeğin peşindeydiler.

Gerçeği ortaya çıkarmışlardı.

Ve onlarla birlikte ‘gerçek tutuklanmıştı’.

Tutuklandık.

Bu sözcük bir direniş simgesi oldu.

Mete Akyol sandalyesini kaptı, Silivri’ye koştu.

‘Ben de tutuklandım’ demekti bu.

Hepimiz tutuklanmıştık.

Zalimin zulmüne karşı bir mücadeledir bu.

Ülkem artık zalimin zulmüne karşı mücadele etmektedir.

Çıplak gerçek budur.

Ya zalimin arkasındasın, ya zalimin karşısındasın.

Sıvışmak, kıvırtmak yok.

* * *
Karakter.

Karakter işte böyle zamanlarda ortaya çıkar.

Sağlam karakter. Güvenilir karakter. Dayanıklı karakter.

Karaktersizler, arkadan vurucular, yandan gülücüler böyle zamanlarda ortaya çıkar.

Doğru bildiğin yerde dimdik durabiliyor musun?

Tek başına kalsan da mücadeleyi göze alıyor musun?

Karakter işte budur.

Kimi zaman çok güç durumda karakterinle başbaşa kalırsın.

Haksızlık zulüm olmuş, karşına çıkmıştır.

Hayatın dahil her şeyin tehdit altındadır.

İşte o zaman, karakterin ortaya çıkar.

Hayatını da ortaya koyup mücadele eder misin?

Yoksa pısıp, kıytırıp, sinecek bir köşe mi ararsın?

Karakterin belirler bunu.

Cesaretin kaybetmeyi göze aldığın şey kadardır.

Bak memleketine.

Bak sağına soluna.

Hepsini göreceksin.

Kendini de göreceksin.

Kendini görmek hepsinden önemlisi.

* * *

Çocuklara yapılan tacizler, tecavüzler bir toplumun yüzkarasıdır.

Yaşananları görüyor musunuz?

Kaç çocuk, kaç kez tecavüze uğramış.

Olayın üstünü örtme gayretleri daha da utanç verici.

Sırf dinsel bir kurumun adı geçiyor diye koparılan yaygara daha da yüzkarası.

Ne demiş Kılıçdaroğlu?

‘Aile Bakanı birilerinin önüne yattı’ demiş.

Anlamı,’birini kurtarmak için kendini feda etti’ demektir. Cinsel bir ima yok. Muammer Güler’in Reza için söylediği bu.

Şimdi yaygara koparacaksın, şamata yapacaksın ki olayın çirkinliği gözlerden saklansın.

Asıl utanç verici budur.

Asıl utanç verici, kadınların bu olayı protesto için yürümemesidir.

Asıl utanç verici olan, ailelerin isyan etmemesidir.

Zulüm artık bu boyutlara varmıştır.

Ya zalimin arkasındasın, ya zalimin karşısındasın.

İkisinin ortası kalmadı.

Merak da etme.

Doğruluk, adalet, gerçek her zaman kazandı.

Tarihin her döneminde, coğrafyanın her yerinde.

Bizim tarihimizde de, bizim coğrafyamızda da, elbette kazanacak.

Belki yarın, belki yarından da yakın…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

DARBE Mİ BEKLİYORSUNUZ?

35madde_darbe_yasasi_nedir_h13954

Öyle laflar mı duyuluyor?

Silahlı Kuvvetlerde iktidara karşı bir hazırlık mı varmış?

Hiç inanmam, hiç ihtimal vermem.

Hiç de istemem.

Asker darbeleri (27 Mayıs hariç) ülkenin önünü açmamış, tersine kapatmıştır.

Ama farkedilmeyen bir şey olmalı:

Türkiye’de darbe çoktan yapıldı.

Yaşadığımız her alan darbe etkisi altındadır.

Bakın bakalım HUKUK alanına!.

Yargıya yargıçlara, savcılara, tutuklamalara. Bakın bakın.

Can Dündar- Erdem Gül davasına bakın.

Tutuklanmadılar diye seviniyoruz. Evet, seviniyorum.

Ama dava sürüyor. Ne olacağı da belli değil.

Akademiyenler tutuklu. Sayıları artıyor. Bir arada olurlar diye sevinmemiz bekleniyor.

Nedir suç? Bildiri imzalamak. Düşünce açıklamak.

Bu suçlama ancak DARBE DÖNEMİ suçu olabilir. Öyle de.

Hukuk darbesi çoktan yapıldı. Ergenekon davası, Balyoz davası. Casusluk davaları. Neydi bunlar? Cemaat ile AKP’nin hukuk darbesiydi. Şimdi darbe AKP ile sürüyor.

Basın özgürlüğü ortadan kalkmış durumda.

Düşünceleri açıklama özgürlüğü ortadan kalkmış durumda.

Eğer Başkanı ve AKP’yi övecekseniz her şey serbest.

Bakın bakalım EĞİTİM alanına.

Eğitim darbe altında.

Laik eğitim yasaklandı,din eğitimine,ibadete sonsuz özgürlük.

Ana Okulları, İlköğretim, bütün eğitim kademeleri.

Programlar, amaçlar, yapılar dine dönüyor. İnanç ve ibadet.

Ancak darbe ile yapılacak bir zorunluluk.

MEDYA- BASIN- HABER ALMA ÖZGÜRLÜĞÜ. Bakın bakalım.

Darbe döneminin baskısı altında. Davalar. Tutuklamalar.

Darbenin niteliği değiştiği için farkına varmıyorsunuz.

Darbenin niteliği değişti.

* * *

Alışıldık darbe nasıl olurdu?

Askerler, generaller yönetime el koyardı. Sokağa çıkma yasağı konurdu. Sonra da ülkenin çıkarları, geleceği üzerine nutuklar atılırdı. Değil mi?

Böyle olmadı. Olmadığı için de anlaşılamadı.

İktidara bir parti tarafından seçimlerle el kondu.

Bu, demokrasiye uygun olarak böyle oldu.

Ama sonra, yavaş yavaş yasal yapılar zorlanmaya başlandı.

Kimi zaman sokaktan zorlandı, kimi zaman Meclis’ten.

Ama her zaman iktidarın eliyle zorlandı.

Bu arada toplum da KAPİTALİST DARBE ile borçlanmaya zorlandı.

DİN GÖRÜNTÜLÜ İKTİDAR hiç güçlük çekmeden KAPİTALİZM ile anlaştı, elele verdi.

Sesi çıkacakları darbe ile bastırdılar.

Toplumun geri kalanını borç ile susturdular.

Böylece yerli yerinde bir SANDIK DARBESİ sürüp gitti.

Sürüp gidiyor da.

İlk ‘Darbe’ sözünü söyleyeni Ataol Behramoğlu olarak biliyorum. Hakkını verelim.

Sürüp gidecek mi?

HAYIR. SÜRÜP GİTMEYECEK.

Kullanım süresi bitti. Miadı doldu.

Yerine kim mi gelecek?

Siz kimi düşünüyorsunuz acaba?

Biliyorsunuz. DOĞA BOŞLUK BIRAKMAZ.

Gök gürledi mi yağmur yağar, havayı temizler.

Sıfırla çarpılan her sayının sonu SIFIRDIR…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BEN SİZE SORUYORUM

s-88c31cd36c99dea924f4555ad06bddcdd70db9e2

Biz. Ben ve sen, aynı dünyayı mı paylaşıyoruz?

Bilmiyorum. Şaşırıyorum. Ayni Dünya’da mı yaşıyoruz?

Şu Karaman’da ortaya çıkan olay.

Yıllardır sürüp giden erkek çocuklara taciz olayı.

Tek sorumlu bunu yapan kişi mi?

O vakfın, Ensar Vakfının hiç sorumluluğu yok mu?

Yöneticilerinin, denetçilerinin, o çocukların ailelerinin hiç sorumluluğu yok mu?

Olayı kapatmaya çalışmak nasıl bir vicdandır?

Vakfı korumaya çalışırken yapılanlara bakınız.

İlgili Bakan ‘ bir defalık bir şey için vakıf suçlanamaz ‘ diyor.

Başbakan ‘ paralel yapının algı operasyonu’ demiş.

Bu çocuklar defalarca tacize uğramış. 45 çocuk. 10 çocuğun tacizi kesin.

AKP milletvekilleri. Yandaşlar. Oy veren vatandaşlar.

Sizler ne diyorsunuz?

Vicdanınız isyan etmiyor mu?

Görmezden mi geliyorsunuz?

Sizin de çocuklarınız yok mu?

Onlara bakarken içiniz ürpermiyor mu?

‘ Onlar benim çocuğum değil ki ‘ deyip rahatlıyor musunuz?

Onlar, gerçekte sizin de çocuklarınız değil mi?

Ben size soruyorum.

Siz de kendinize sorun.

*. *. *

Can Dündar ve Erdem Gül yargılanıyor.

Anayasa Mahkemesi cezalarını kaldırdı.

Cumhurbaşkanı bu kararı tanımadığını, saygı duymadığını açıkladı.

Cumhurbaşkanı ilk mahkemenin tutuklama kararında ısrar etmesini istedi.

Cumhurbaşkanı emretti.

Şimdi dava yeniden görülüyor.

Siz, Başbakan, bakanlar, AKP milletvekilleri, yandaşlar, oy verenler, sizler, nasıl bir karar
bekliyorsunuz?

Beklediğiniz karar, emrin yerine gelmesi mi, adaletin ortaya çıkması mı?

Güdümlü aklınıza karşı vicdanınızda bir rahatsızlık yok mu?

Bu bir infaz emrinin yerine gelmesi midir, adaletin ortaya çıkması mıdır?

Benim bildiğimi siz de biliyorsunuz.

2 ker 2 dört etmiyor mu? Ben de biliyorum, siz de biliyorsunuz.

Güneş doğudan doğuyor, batıdan batıyor değil mi? Biliyoruz.

Ama neden iş gelip buralara dayanınca dünyalarımız ayrılıyor?

Neden iş Ensar Vakfı’nın yanlışına gelince gözleriniz görmez oluyor?

Neden iş efendinizin emrine gelince kulaklarınız duymaz oluyor?

Ben soruyorum.

Siz de kendinize sorun.

Eğer siz bunları kendinize sormazsanız, bilin ki çocuklarınız soracak bunları size.

*. *. *
Paralel yapıyor öyle mi?

Unutmayın, paralel sizin paraleliniz, bizim değil.

Ne demekti paralel?

Yanyana giden demektir. Yanyana gittiniz yıllarca. Yol ortağınızdı.

Sizin ortağınızdı, bizim değil, unutmayın.

17-25 Yolsuzlukları neydi? Kara para aklamalar. Hırsızlıklar. Rüşvetler.

Paralelin işi dediniz. Peki, bunları kim yapmıştı?

Reza Sarraf’a plaketler verdiniz. Sizdiniz. Şimdi ‘ne alaka?’ diyen de sizsiniz.

Ah benim yazıklar olmuş memleketim.

Amerikan savcısından adalet mi bekliyorsunuz?

Burada kaybettiğinizi oralarda mı arıyorsunuz?

Yazıklar oldu memleketime. İnanın ki yazıklar oldu.

Burada hukuk var sanıyorsunuz. Hayır, yok.

Burada ahlak var sanıyorsunuz. Hayır, yok.

Burada uygarlık var sanıyorsunuz. Hayır yok.

Burada demokrasi var sanıyorsunuz. Hayır, yok.

Burada özgürlük var sanıyorsunuz. Hayır, yok.

Burada akıl var sanıyorsunuz. Hayır, yok.

Burada vicdan var sanıyorsunuz. Hayır, yok.

Burada nefret var.

Burada ayrım var.

Burada kin var.

Burada şiddet var.

Burada kan var.

Biz aynı dünyada mı yaşıyoruz, bilmiyorum.

Artık 2 kere 2 dört müdür, bilmiyorum

Güneş doğudan mı batıdan mı doğuyor, bilmiyorum.

Bildiğim bir şey var.

Memleketime yazık oldu.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

MÜLTECİ SEKTÖRÜ

Oxfam-mülteci-raporu

Mülteci pazarlığı’ diye düşünmüştüm başlığı ama galiba bu başlık daha doğru.

‘Mülteci’ bir ürüne dönüşünce pazarı da oluyor,pazarlığı da.

‘Kayseri pazarlığı’ dedi başbakan. Bilmiyorum nasıldır da kurnazlık falan olmalıdır. Malum Kayserili zekası.

Söz konusu ‘insan’ olmasa kolay da böyle pazarlıktı, ’sen ne verirsin, ben ne isterim’ gibi piyasa ağzına dönünce iş daha da acıklı bir hal alıyor.

‘Mülteci’. Ne demek bu sözcük? Bir felaketten kaçıp bir yere sığınmaya çalışan çaresiz insan demek.

Bir felaketten kaçmak.

Bir zalimin zulmünden.

Bir yıkımın içinden.

Bir çöküntünün dibinden.

Kaçıp canını kurtarmak.

Canını, çoluğunu, çocuğunu alıp yollara düşmek, nereye gideceğini bilmeden kaçmak.

Tarih boyunca yaşanan insan trajedisi.

Şimdi bir sektöre döndü.

İnsan alım satımı.

Köle pazarlığı.

Ben alırım ama sen kaç para verirsin?

Üç milyon ‘mülteci’ için 6 milyar Euro.

Üstüne serbest vize hakkı da vereceksin.

Vermem-verirsin-veririm ama- ben de alırım ama!

Pazarlıklar sürüyor.

Utanç pazarlığı.

İnsanı artık çıplak mala çeviren emperyalist sistem ile onun yardakçıları.

Nereden geliyor bu insanlar.

Bu mal yaptığınız insanlar nerelerden geliyor?

Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan, oralardan.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) var mıydı?

Türkiye bu projenin ortağı mıydı?

Biliyorsunuz değil mi?

* * *

Dünyanın kapitalist egemenleri ortadoğuyu yağmalamak istedi.

Büyük Ortadoğu Projesi budur.

Türkiye bu projenin ortağı oldu.

Bugünkü Cumhurbaşkanı bu projenin eşbaşkanı oldu. Kendi ifadesidir.

Proje gereği ortadoğunun parçalanması gerekiyordu.

Irak parçalandı.

Suriye parçalanıyor.

Afganistan işgal edildi.

Türkiye de parçalanacaktır,uğraşılıyor.

Bunlar İslam ülkeleridir.

İşte bu mülteciler buralardan geliyor.

Savaştan kaçıyorlar.

Ölümden kaçıyorlar.

Erkek, kadın, çocuklar.

Yaşlısı, hastası, sakatı, hamilesi kaçıyor.

Aç susuz, barınaksız, yardımsız.

İşte onların pazarlığı yapılıyor.

Kayseri pazarlığı.

Başbakan övünüyor. Pazarlıkta karlı olduğumuzu kasdediyor.

Ortadoğuda savaş bitse. Herkes yerli yerine dönse.

Herkes kendi ülkesinde kendi hayatını yaşasa.

Doğrusu bu değil mi?

Hadi benim insanım. Bir de bunu düşünsen ne olur?

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

GERÇEĞİN ÖZGÜRLÜĞÜ

art-birds-conceptual-freedom-kid-make-art-not-war-Favim.com-86044

Can Dündar ile Erdem Gül’ün özgür olması aslında gerçeğin özgür olmasıdır.

Onların özgür olmalarına ülkede duyulan büyük sevinç, tanıdık tanımadık herkesin ‘gerçeğin dostları’ olmasından kaynaklanmıştır.

Anayasa Mahkemesinin bu kararından hoşnut olmayanlar da vardır. Onlar da gerçeğin ortaya çıkmasını istemeyenlerdir.

Ama ne çare ki, gerçekler sonsuza dek gizlenemez.

Daha gizlendiği sanılan nice gerçek ortaya çıkacak, onu gizleyenlerin suçlarını yüzlerine vuracaktır.

‘Her şey bitti, artık yapılacak bir şey kalmadı’ sananlar yanılmaktadır. Hiç bir şey bitmedi. Hiç bir şey olduğu yerde kalmaz. Dünya her gün, her saat dönmektedir. Yaşam her dakika değişmektedir.

Yalanlar bir süre gerçekleri örter ama bu süre bir yerde sona erer ve gerçekler pırıl pırıl ortaya çıkar.

Yaygara orada sona ermiştir.

* **
Özgürlük hapiste olup olmamak değildir.

Nice insan hapiste özgür yaşamıştır.

Nice insan dışarda tutsak olmuştur.

Düşünceleri tutsak, iradeleri tutsak nice insan dışarda gezmekte, dahası yetki verilmiş yerlerde oturmakta, kararlar almakta, emirler vermektedir.

Böyle insanların egemen olduğu yerde gerçekler de özgür olamazlar. Onlar da gizlenir, üstleri örtülür, tutuklanırlar.

Asıl özgürlük, insanın bilinçli sorumluluğudur.

İnsanı özgür kılan, bilinçli sorumluluğuna sahip olmasıdır.

Antoine De Saint Exupéry ‘İnsanın mutluluğu özgürlükte değiş, fakat sorumluluğun kabulündedir’ der.

İşte bu sorumluluk gerçekleri ortaya koyarken bundan rahatsız olanların da tepkisini çeker. Bu tepki yetkili kişilerin elinde tehlikeli bir duruma dönüşür. Burada gene devreye sorumluluk girecektir.

Gazetecinin sorumluluğu yerini yargıcın sorumluluğuna bırakır.

Yargıç emirle mi karar verecektir, yoksa kendi vicdanı ve önündeki dosya ile mi? Bu da yargıcın sorumluluğudur.

Yargıç özgür müdür yoksa tutsak mıdır?

O da kendi kararının sorumluluğunu taşıyacaktır.

Vatandaş özgür müdür, tutsak mıdır?

Vatandaş kendi sorumluluğuna sahip çıktığı ölçüde özgürdür, aksi halde o da kendi hapisanesinin tutsağıdır.

Bakınız Doğan Kuban ne diyor?:

‘ Biz cehaletin olanak verdiği bir yalan dünyasında yaşıyoruz. Söylendiği zaman kimsenin reddedemiyeceği insanlık ve ahlak dışı, fakat sorumluların ve aydınların sözünü etmedikleri sayısız olgu var. Söz edildiği zaman ise bunun dile getirilmesinden, yorumundan korkan kör, sağır ve dilsiz bir adam türü yarattı yaşadığımız dünya.

Bütün bunları seyrederek politik yaşamlarını sürdürenler ahlaklı mıdır? Yasadışı mıdır? Çaresiz midir? Bütün bunlara ve daha binlercesine tanık olup sesi çıkmayan gazete sayfalarını dolduran laf ebeleri ahlaklı mıdır? Çaresiz midir? Ekonomik denetimsizliğin ve yasasızlığın hesabını tutmaktan kaçınan ya da tutamayan allameler sorumlu mudur? Çaresiz midir? Ahlaksız mıdır?’
( Doğan Kuban- Türkiye’nin Bağımsızlık Savaşı- Cumhuriyet Kitapları- 2010)

İnsanın özgürlüğü ve sorumluluğu içiçe.

Can Dündar’la Erdem Gül’le bizim tutsaklığımız da kalktı.

Hoş geldin ‘gerçeklik’.

Hoş geldin ‘sorumluluk’.

Daha çok yolumuz var. Hep beraber yürüyeceğimiz yol.

Gene beraber yürüyeceğimiz gerçeğin yolu…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ANNEM SAVAŞ İSTERDİ

315058-3-4-4f2cc

Annemi hatırlıyorum.

2. Dünya Savaşı olmalıydı. Amerikalılar ile Sovyetler arasındaki görüşmelerin uzamasına sinirlenirdi.’Vereceksin bombayı, vereceksin bombayı, bitti gitti’ der, kestirip atardı.

Ben gülerdim, ’Olur mu anne, derdim, bombalar iyiyi kötüyü ayırmaz, böyle olur mu?’ Annem başını sallar ‘olur olur’ diye ısrar ederdi.

Ben güldüğümle kaldım, meğer annem savaş stratejisti imiş de haberim yokmuş. Amerika Japonya’ya iki atom bombası attı savaş bitti. İkinci Dünya Savaşı da kentlerin bombalanmasıyla sona erdi.

Artık öyle ‘çekti tabancayı, iki kurşun sıktı’ gibisinden suikastlar kalmadı. Tabancalar antika oldu. Bombalar iş başında.

Cephe anlayışı da kalmadı. Artık her yer cephe. Uzaktan kumanda çıktı çıkalı ortada düşman da görünmüyor.

Annem haklı çıktı.

Keşke ben de savaş isteseymişim!

Biz barış istedik, başımıza gelmeyen kalmadı.

Ama savaş, öyle uzaktan sanıldığı gibi değildir.

Savaş demek düşman demektir. Savaş istersen düşman da istemiş olursun.

Barış demek, dost demektir. Barış istersen dostların olur.

Savaş, eskiden genç erkeklerin birbirini öldürdükleri cepheler demekti.

Şimdi artık savaş her yerin karıştığı, herkesin içine girdiği ateş çemberidir.

Terör eylemleri denen ‘vur-kaç hamlesi’ günümüzün savaşıdır.

Ve Türkiye savaştadır.

Türkiye savaşa girmiştir.

İçerde kendi vatandaşıyla iç savaş yaşamaktadır.

Dışarda kendi dindaşıyla dış savaş yaşamaktadır.

Geçmişin ‘Irak-İran savaşı’ günümüzde Suriye ile Türkiye-Suudi Arabistan-Katar arasında tekrarlanmaktadır.

Savaşı planlayan ABD ve Batı, bir kez daha Müslümanı Müslümana kırdırmaktadır. Sünnilerle şiiler arasında görünen, aslında petrol ve doğal kaynaklar savaşı.

Türkiye’nin bu oyuna yönetenlerin iç hesaplarıyla alet edilmesi de işin acı yanı. Yönetenlerin ‘Başkanlık-İktidar- Otokrasi’ hesaplarıyla bu oyuna güç kazanmak adına girmeleri ülkenin kan ve ateş hattına sokulması demektir.

Ama işte, toplum hesap soramayınca,

Ortada hesap verecek kimse de olmuyor.

* * *

Hesap sormak, bilinçli cesaret ister.

Hesap vermek ahlaklı sorumluluk ister.

Hesap sorması gereken kişi, topluluk, toplum ürkek, çekinik, korkak olursa elbette hesap soramaz. İtaat kültürüyle aklı ipotekli, iradesi bağlı kişi, topluluk, toplum ise hesap sormayı aklına bile getiremez.

Hesap soran bir avuç bilinçli cesur da yalnızdır, sesini duyuramaz.

Böyle bir ortamda ‘ahlaklı sorumluluk’ da ortada görünmez.

Ankara’da ikinci patlama.

Ülkede kaçıncı patlama.

Yapanlar IŞİD olabilir, PKK olabilir, PYD-YPG olabilir.

Terör örgütleri terör yapacaklardır. Siz bunu biliyorsunuz, söylüyorsunuz.

Peki, bunların önlemini kim alacak?

Önlemini siz alacaksınız. İçişleri Bakanlığı, MİT, Başbakanlık, hatta her işin içinde olan Cumhurbaşkanı, önlemleri sizler alacaksınız.

Çünkü, sizlerin ilk görevi vatandaşlarınızın can güvencesini sağlamak.

Bu önlemi alamıyorsunuz.

Yaptığınız iş, haber vermeyi yasaklamak ve ülkeyi ‘birlik beraberlik olmaya çağırmak’.

Yanlışları kabul etmeye yönelik birlik beraberlik olur mu?

Birlik beraberlik bu sorumlulukları ortadan kaldırır mı?

Öncelikle sorumlu mevkilerde olanların istifa etmeleri gerekir.

Yerlerine bu işleri yapacak olanların gelmesi gereklidir.

Sonra da sorumlular hesap vermelidir.

Eğer akıllar mantıklar çalışıyorsa?

Eğer ülke yönetmenin sorumluluğu varsa?

Eğer toplumda bilinçli cesaret varsa?

Eğer yönetenlerde ahlaklı sorumluluk varsa?

Eğer?..

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KİŞİ MESELESİ DEĞİL

fft5_mf850909

AKP. Adalet ve Kalkınma Partisi.

Kurulduğu temeli: adalet, dürüstlük, dindarlık, yoksulluğu kaldırmak olarak açıkladılar.

‘Davamız’ dediler, ‘ dürüst insanların adaletli, ayrımsız eşitlikçi yeni toplumu olmak’.

Toplum onlara inandı.

Oy verenler bu sözlere oy verdi.

Liberal seçkinler tam inanmasa da ‘bunları destekleyip görelim’ dediler.

Militanları rüzgarlar estirdiler. Başörtüsü protestoları, cuma namazları çıkışları.

İktidara böyle geldiler.

İçlerinde yanlışlarını görenler oldu, ‘davamız’ diye susturdular.

Çekilenler oldu.’davaya ihanet’ diye suçladılar.

DAVA giderek ayrımcılığın paravanı oldu.

DAVA giderek yolsuzlukların üstünü örten perde oldu.

DAVA giderek her türlü haksızlığın gerekçesi yapıldı.

Yaşanan her şey, yapılan her iş AKP yöneticilerinin ortak işidir.

Erdem ise de ortaktır, suç ise de ortaktır.

Iktidar paylaşımında kavga çıktı.

Ortaklar birbirine düştü.

Bir Zaman’ların gözdesi olan ‘Fethullahçılık’ sonranın suçu oldu.

Bir zamanların ‘dürüst insan’lığı baştakilerin ayağına bağ oldu.

Yapanlar yaptı, susanlar sustu, görenler başını çevirdi.

Ortak oldular. Her şeye.

Şimdi bu ortaklık bozuluyor diye sevinenlere şaşmak gerekiyor.

Bu sevinme aczin ifadesidir.

Sen ne yapıyorsun, bana onu söyle.

Onlar ne yapacak diye bekleyip durma, aczini itiraf ediyorsun.

Sen ne yapıyorsun?

Artık konuşma, yap göreyim.

*.* *

Kişi meselesi değil bu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan meselesi değil.

Erdoğan hedefi yanlış bir sapmadır.

Mesele ideoloji meselesidir.

AKP’nin bir ideolojisi var.

Ülkeyi din toplumu yapmak istiyor.

Ideolojik hedefi bu.

Hepsi bu ideolojinin peşindedir.

Gül de, Arınç da, Sadullah Ergin de, Hüseyin Çelik de.

Onlar nerede ayrılır, nerede ayrılabilir?

17-25 Aralık olayında neredeydiler?

Şimdi neyin imasını yapabilirler?

Onlara bel mi bağlıyorsunuz?

Erdoğan başkan olamazsa her şey düzeliyor mu?

Kendinizi aldatmayın.

Bizi zaten aldatamazsınız.

Bakın, Alman faşizmi nasıl gelmişti?

*.*. *

FAŞiSTLER.

Prof. Michael Mann’ın kitabı.

Yazıyor ‘ Naziler iktidarı ele geçirebildiler. Üç temel iktidar kaynağını seferber edebildiler : Nazi militanlarının eylemlilikleri, Alman seçmenlerinin
üçte birinin oyları.Alman seçkinlerinin kararsızlıkları.’

Prof. Mann, Nazilerin iktidarı aslında ülkenin seçkinlerinin yardımıyla ele geçirebildiklerini kaydediyor. ‘Evet ama yetmezciler’in kulakları çınlasın.
Şimdi ‘yanıldık, kaldırıldık’ vızıltıları işe yaramıyor.

Bu ülkeyi kana boğan, ülkeyi felakete sürükleyen gidişe ancak sağlam bir ideoloji ile karşı çıkılır.

AYDINLANMA ideolojisi. Özgür aklın ve özgür insan iradesinin ideolojisi.

CHP neden kaybetmeye mahkum. Çünkü ideolojisi yok. Sahip çıkmıyor.

Bağımsız Türkiye, laik Türkiye, barışçı Türkiye, uygar Türkiye, her şeyde eşit Türkiye idealine sahip çıkmıyor.

Ülkenin bu durumunda ‘Atatürk resmini kim indirmişti?’ tartışması konu mu?

Şu anda her şeyinle ortaya çıkacak ve haykıracaksın:

‘Ülke felakete gidiyor. Suçlusu sizsiniz. Oradan inin ve hesap verin.’

Kendine güveneceksin.

Gücünü göstereceksin.

Silik bir gölge olmayacaksın.

Bir deneme müsveddesi görünmeye razı olmayacaksın.

Kişi meselesi değil bu.

Gerçek bilinçle sahte inanç arasındaki mücadeledir.

‘Dava’ adı altında yapılan her yanlışın, işlenen her suçun ortaya çıkarılmasıdır.

Ya bunu yapmaya gücünüz vardır, ya da itildiğiniz çukurda inler durursunuz.

Seçim sizin seçiminizdir.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

LATİN AMERİKANIN KESİK DAMARLARI

 

eduardo-galeano

Eduardo Galeano’nun ilk okuduğum kitabıdır.

Roman tadında okunan bir tarih kitabı.

Keşfedilen bir kıtanın yağmasının, sömürüsünün kitabı.

Dünya tarihini değiştiren 1492 yılının aynı zamanda altın uğruna, gümüş uğruna uygarlıkların nasıl yağmalandığının, insanların nasıl öldürüldüğünün, köle yapıldığının başlangıcı olduğunu anlatan kitap.

Türkiye Cumhurbaşkanı Latin Amerika’yı gezerken bu kitaptan da söz edilmesini isterdim. O ülkelerin acı geçmişlerinin de bilinmesini isterdim.
Amerika bile sayılmayan güneyin Kuzey Amerika tarafından nasıl sömürüldüğünün bilinmesini isterdim.

Belki o zaman bugünler daha iyi anlaşılırdı. Belki o zaman ortadoğuda bugün yaşananlar daha iyi anlaşılırdı. Petrolün, doğal kaynakların, Akdeniz’in nasıl önem taşıdığı, Irak’ın nasıl yağmalandığı, Suriye’nin başına gelenler daha iyi anlaşılırdı. Türkiye’nin hangi yağma hamlelerinin piyonu olarak öne sürüldüğü belki daha iyi anlaşılırdı.

Latin Amerika yağmalanırken yerlilerin söylediği gibi: ‘Onların elinde kitap (İncil), bizim elimizde ülkemiz vardı. Şimdi kitap bizim elimizde, ülkemiz onların elinde’ oluyordu.

Günümüzde de Ortadoğu parçalanırken bizim ülkemizin başına gelenler de aslında öğretici değil mi?

Neyse, bunlar olup biterken Latin Amerika gezisinde Başkanlık modellerinin de incelenmekte olduğu yazıldı çizildi.

Sahi, bizim öyle bir derdimiz var: Başkanlık.

Ama dünyanın güneyinde de epeyce Başkanlık örneği var.

Neler mi?

* * *
Amerika’nın güneyinde efsane başkanlar var.

Şili Başkanı Pinochet örneğin. Generaldir kendisi. 1973 yılında seçimle gelen Salvador Allende’yi devirip başkan olmuştur. 1973-1990 arasında hüküm sürmüştür.

Astığı astık, kestiği kestiktir. Tam Başkan.

Arjantin Başkanı Juan Peron da efsanedir. Kendisinden sonra ünlü eşi Eva Peron başkanlık yapmıştır.

Avrupa’nın güneyinde, İber yarımadasında da efsane başkanlar vardır.

İspanya’da Fransisco Franko. İspanya iç savaşını kazanarak Başkan koltuğuna oturmuş, 39 yıl hüküm sürmüştür.

Portekiz’de de Salazar 1933-1974 yılları arasında 41 yıl başkanlık yapmıştır. Ünlü sözü, ’Ben Portekiz’i üç F ile yönettim: Fado-Fiesta-Futbol’ yönetimler için aforizma olmuştur.

Bu efsane Başkanlar savaşlarla, darbelerle gelmiştir.

Seçimlerle gelenler de vardır.

İtalya’da Benito Mussolini Faşist parti ile sçimleri kazanarak gelmiştir.

Almanya’da Adolf Hitler, Nasyonal Sosyalist Parti ile seçimleri kazanarak iktidara gelmiştir.

Her ikisi de İkinci Dünya Savaşı içinde ortak olmuşlar, kaybettikleri savaş da sonları olmuştur.

Başkanlık sistemi her zaman büyük riskler taşımıştır.

Yetki gücünün denetlenemez oluşu, güçler ayrılığının ortadan kalkışı,
giderek tek adam yönetinin sorgulanamaz oluşu büyük yanlışların sürmesi ile sonuçlanmış, bu da büyük zararlara yol açmıştır.

Toplumlar bunları yaşamış, nice acılar çekmiş, sonuçta da çözümü güçler ayrılığında bulmuştur.

Yürütme, yasama, yargı güçleri birbirinden ayrı olacak, birbirini denetleyecek, hiç bir güç kontrol dışı kalmayacaktır.

Bunun adı da parlamenter sistemdir.

Eğer Başkanın gücü denetim dışında kalırsa, yürütme, yasama, yargı onun elinde olursa hiç bir yanlış ortaya çıkamaz, hiç bir hata düzeltilemez.

Bu durumun acı sonuçlarını Başkan yaşar, bedelini de onu başkan yapan toplum öder.

Tarih boyunca böyle olmuştur, geleceğin tarihinde de böyle olacaktır.

‘Nedenler değişmeden sonuçların değişmesini bekleyen budaladır’ sözü Albert Einstein’ındır.

Latin Amerikanın Kesik Damarlarını okuyun.

Bir daha göreceksiniz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın