Lider mi? Örgüt mü?

Nishant Choksi

Referandumu HAYIR kazandı. Bilinen oran yüzde 57’dir. Sonuç çalındı. Herkes biliyor.

Bu başarıyı bir lider mi kazandı? Elbette hayır.

Tam tersine bir lidere karşı toplumdaki “kendiliğinden örgütlenen insanlar” kazandı.

Ortak Yaşam Örgütlenmesi.

Bu başarı bir lidere karşı kazanılmıştır.

Kaybeden lider, kendi kesiminin mutlak reisi olan Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Bunu en iyi bilen de odur.

AKP artık bir parti değildir. Bir liderin boyun eğen figürleridir, o kadar.

Şimdi CHP de bir lider partisi olmaya mı çalışıyor?

Bir lider tartışmasıdır gidiyor.

Öyleyse önce lider olgusunu anlayalım.

***

Öncelikle lider olarak Recep Tayyip Erdoğan kimdir?

Otoriter, itiraz kabul etmeyen, kendi bildiğini okuyan, zekâsını kurnazlıkla kullanan, her fırsattan yararlanmasını bilen, risk alan, gözü pek bir liderlik anlayışına sahiptir.

Başarıya ulaşmak için her şeyi göze alır. Kırar, döker, vurur, yıkar, asla bilançoya bakmaz.

Sonuç istediği gibi olmazsa taktik değiştirir, ekip değiştirir ama kendi gücünü mutlak olarak korur.

Demokratik lider olmadığı gibi, iyi bir lider de kabul edilemez. Çünkü ulaştığı noktada verdiği hasar çok büyüktür ve yarattığı durum her tehlikeye açıktır.

Bugün Türkiye onun liderliğiyle çok büyük zararlara uğramıştır ve her tehlikeye açık duruma gelmiştir.

Böyle bir lider istememeniz gerekir.

Deniz Baykal ancak klik lideri olmuştur. Bir partiye de bir ülkeye de lider olma niteliği yoktur.

Kemal Kılıçdaroğlu ise “Yönetici” olabilir ama lider değildir.

Liderin temel özellikleri olan, kitlesini “umutlandırıcı”, “heyecanlandırıcı”, “güçlendirici” olma özellikleri sayın Kılıçdaroğlu’nda yoktur.

CHP’de lider özellikleri olan insanlar vardır. Bunlar ortaya çıkar, mücadele eder ve yerini bulur.

Uzun yıllar liderlik yapmış birisi olarak bilirim ki; lider izin istemez.

Lider ortaya çıkar, kendini ortaya koyar, hayatını yapacaklarına adar ve kazanır.

Öyle kapı ağzı fısıldaşmalarıyla, ayak oyunlarıyla, dirsek teması ile lider olunmaz.

Ama lider mi önemlidir, örgüt mü?

CHP öncelikle buna karar vermelidir.

ÖRGÜT tarihin her aşamasında liderden çok daha önemli olmuştur.

Başarının gücü her zaman “toplumdan gelen ÖRGÜT”ün gücü olmuştur.

Mustafa Kemal en büyük örnektir.

Onun örgütü başlangıçta halk değildi, silahlı kuvvetleri idi.

Mustafa Kemal muzaffer bir komutandı.

Gücünü de ordudan alıyordu.

Ama o hiçbir zaman silahlı kuvvetlerine dayanmadı.

Her zaman bütün kararlarını Bütük Millet Meclisi ile beraber aldı.

Zaman zaman zorlandı. Ama Meclis’ten hiç vazgeçmedi.

Meclis’i, yargıyı ayak bağı görmedi.

Masasında kendisine karşı çıkan Reşit Galip’i Maarif Vekili yapmıştır.

Atatürk gücünü silahlı kuvvetlerden değil, halkının Meclisi’nden almıştır.

Büyük derstir.

Kazanacak olan halkın örgütlenmesidir.

İşte, referandum böyle kazanılmıştır.

O, çalınan halkın büyük zaferi.

Bunu asla kabul etmeyeceğiz.

Halkın kabul etmediğini hiç kimse zorla kabul ettiremez.

CHP içinde 2019 yılına Başkan adayı aramak bugünü kabul etmektir.

Deniz Baykal’ı kınıyorum. Hedef saptırma yanlışını yapıyor. Her kritik anda yaptıkları kalıcı hatalarıdır.

Şimdi bir muhalefet partisine düşen “kendiliğinden örgütlenen toplum”a akıllıca önderlik yapabilmektir.

Gezi olayı bundan yoksun kaldığı için politik alana yansımayan bir güç olarak kaldı.

Referandumun HAYIR’ı çok değerli bir kazanımdır.

Şimdi görev, bu kazanımı sürekli başarıya dönüştürmektir.

Görev herkesindir.

Partili partisiz, geleceği düşünen herkes kendini görevli saymalıdır.

Anahtar sözcükler şunlardır:

Ben Dün Ne Yaptım?

Ben Bugün Ne Yapabilirim?

Ben Yarın Ne Yapmalıyım?

Her gün ya kazanılan ya kaybedilen bir gündür.

Ortak yaşamı örgütlemeliyiz.

Dürüst insan.

Temiz toplum.

Uygar yaşam.

Kim böyle yaşamak istiyorsa benzerleri ile bir araya gelmelidir.

2019 çok uzak bir hedeftir.

Yakın hedef “yarın”dır.

Bugün, 8 Mayıs 2017 mi?

Yakın hedef, 9 Mayıs 2017’dir.

Bugün ne yaptıysan dostum.

Yarın seni o karşılayacaktır.

Unutma.

Lider arayıp zaman da kaybetme.

Kendi liderin kendin ol.

Bu hayat senin hayatın.

Ülken senden bu görevi bekliyor.

Onu bunu eleştirme, harekete geç.

Bugün. Şimdi.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Günün Görevi Ortak Yaşamı Örgütlemektir

Referandumu HAYIR kazandı ve biliyorsunuz, kazanılan sonuç çalındı.

Sürece yapılan baskılarla, kollanan saldırılarla, hukuksuz usullerle seçimin sonucu çalındı.

Şimdi ne yapmamız bekleniyor?

İktidarın beklentisi, ortalığın yatışıp sonucun kabullenilmesidir.

HAYIR. Asıl, bu durumun kabullenişine büyük bir HAYIR.

Artık, ortak yaşamımız tehlikededir.

Artık, uygar yaşamımız tehdit altındadır.

Bizi biz yapan her şey tehdit altındadır.

Bu tehdide yanıtımız “Uygar Yaşam Örgütlenmemiz” olmalıdır.

“Uygar Yaşam”. Bundan ne anlıyoruz?

“Adalet için hukuk” istiyoruz. İktidarın buyruğunda hukuk değil.

“İnsan için ekonomi” istiyoruz. Daha fazla kâr için ekonomi değil.

“Yaşam için eğitim” istiyoruz. İşsiz diplomalar için değil.

“Uygarlık için bilim” istiyoruz. Hurafeler için öğreti değil.

“Özgürlük için sanat” istiyoruz. Leblebi çekirdek eğlencesi için değil.

“Geleceğin dünyası için çocuk” istiyoruz. Beynini kinle şartlandırmak için değil.

“Bizim ortak yaşamımız olsun” istiyoruz. Biz ve Onlar ayrımcılığı değil.

“Ülkemiz için eşit yurttaş olsun” istiyoruz. İktidar için kullar, köleler değil.

Ortak Uygar yaşamımız.

Bunun için referandumda HAYIR dedik.

Tek Adam Diktasına sonuna kadar da “Hayır” diyeceğiz.

Bunu başarmanın yolu da,

Kalıcılık ve sürekliliktir.

Kalıcı ve sürekli olmayan hiçbir mücadele başarıya ulaşamaz.

Kalıcılık ve süreklilik de, örgütlenmeyi zorunlu kılar.

***

Öncelikle, görev bilinci misyona dönüşmelidir.

Bildiri yayımladık, tamamdır.

İlan verdik, görevimizi yaptık.

Bir toplantı düşünüyoruz.

Bunlar ve benzerleri görevdir, misyon değildir.

Misyon, “Daha ne yapabilirim?”, “Bugün ne yaptım, hemen yarın ne yapacağım” kaygısını duymaktır. Bu kaygıyı eyleme dönüştürüp paylaşmaktır.

“Elinden geleni” değil, “elinden gelebilecek her şeyi” yapmaktır.

Yaptığını asla yeterli görmemektir.

Başkasını eleştirmekten vazgeçip kendi yaptığına bakmaktır.

CHP büyük bir mücadele vermiştir, vermektedir. Genç lider kadroları ortaya çıkmıştır. Bize düşen onları eleştirmek, başkanlarını değiştirmek değildir. Biz onları destekleriz ama bizim örgütlenmemiz siyasal partilerin destek kuruluşları değildir.

İşçi sendikaları olağanüstü önemlidir. DİSK elbette çok önemlidir

Eğitim ve memur sendikaları çok önemlidir.

Meslek kuruluşları olağanüstü önemlidir, Barolar Birliği ve uygarlıktan yana hukukçular çok büyük bir mücadele verdiler.

Türk Tabipleri Birliği, tıp doktorları ve sağlık personeli ülkenin kaderini etkileyecek önemdedir… Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk
Veteriner Hekimleri Birliği ülkenin sağlık alanında büyük etki sahibidir.

Türkiye Mühendis ve Mimarlar Birliği çok önemlidir.

Bu kuruluşlarımız ve üyeleri misyon sahibi olarak uygar yaşamın koruyucularıdır.

Koordinasyon için bir “Çatı örgüt” ya kabul edilmeli ya kurulmalıdır.

Ülke çapında halkın her kesimiyle yakın iletişim kurmanın yolları bulunmalı ve harekete geçirilmelidir.

Hiçbir kesim hiçbir nedenle dışlanmamalıdır.

Hiç kimse hiçbir nedenle dışarıda bırakılmamalıdır.

Dürüst insan,

Temiz toplum,

Uygar yaşam.

İsteyen herkes bu hareketin içinde kendi yerini almalıdır.

Referandumdaki HAYIR,

Ortak uygar yaşamımızın EVET’i olmalıdır.

Bunu yapabiliriz.

Bunu yapmalıyız.

Bunu bugün yapmalıyız.

Bunu bugün söylemeliyiz.

Bugün, yapılan bütün haksızlıklara “Hayır” diyerek karşı çıkmalıyız.

Bugün,

Ülkemizde yetişen domatesi 10 liradan almaya “Hayır” demeliyiz.

Pazarda kilosu 15 liradan satılan fasulyenin hesabını sormalıyız.

Ürününü sokağa döküp protesto eden çiftçinin emeğine sahip çıkmalıyız.

Köylünün mazotundan alınan vergiye karşı çıkmalıyız.

Benzin üzerinden yapılan soyguna “Hayır” demeliyiz.

Adaletsiz uygulamalara,

Haksız vergi soygununa,

Akademisyenlerin cüppelerinin çiğnenenmesini aynı kararlılıkla, aynı süreklilikle karşı çıkmalıyız.

Hep birlikte,

Ortak Uygar Yaşam istiyoruz.

Şimdi…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hayır kazandı. Çok Açık…

3 Nisan 2017 artık ‘HAYIR’ kutlamaları ile anılacak. HAYIR kazandı. Çok açık. ‘Hayır’ diyenlerden çok ‘evet’ diye çırpınanlar biliyor bunu.

Onca baskıya, onca suçlamaya, uğradıkları saldırıya dayanıp da ‘hayır’ diyenler, kazandıklarına inanmakta zorlanıyor.

Ama ‘evet’ diye yırtınanlar, oy çalıp sandık kaçıranlar, korkutup sindirenler, para verip kandıranlar neden kaybettiklerini biliyorlar.

‘Hayır’ların yükselip kazanacağı anlaşıldığı anda YSK’nin karar değiştirip yasalara aykırı karar almak zorunda bırakılması da bunun açık kanıtı.

HAYIR kazandı. Çok açık.

Ülkenin bu büyük kazancı da çalındı.

Ülkenin bölünmesi için eyalet sistemine gerek yok.

Ülke bölündü. Çok açık.

Ülke, Cumhurbaşkanı, Başbakan, iktidar partisi tarafından bölündü.

Ülke, ‘bizimkiler’ ve ‘onlar’ diye bölündü.

Bu bölünmeyi destekleyenler artık yüzde 50 bile değil. Her gün daha da azalacak.

‘Bizimkiler’ dedikleri, giderek bir avuç ‘bağnaz dogmacı’nın küçük çevresi olarak kalacak.

‘Onlar’ dedikleri bizler, giderek artacağız.

Bizler;

Barışçı, paylaşımcı, kardeşçe uygar yaşamak isteyen, üretici, bilimle, sanatla çoğalan, eşitlik içinde kadınıyla, erkeğiyle ülkesiyle el ele yaşamak isteyenler çoğalacağız.

Bugünün ‘Hayır’ı, yarının Çağdaş Uygar Türkiye’sini yaratacak.

Bunu bugünden görmemiz gerekiyor.

***

Neden mi böyle oldu? Ah, zamanında göremediniz ki?

Oysa, büyük Atatürk 90 yıl öncesinden söylemişti.

‘Birinci vazifen’ demişti: ‘Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.’

Ve eklemişti: ‘Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur’.

Dikkat etmemişsin. Atatürk, senin varoluşunu anlatmış.

‘Bağımsızlığın ve Cumhuriyetin’ demiş. Bunlar varsa varsın.

Bağımsızlık mı? Ata’nın kaybından sonra önce Amerika’ya yanaşmışsın. 15 yıldır da İslam Dünyası’na yanaşıp Arap kültürüyle buluşmaya çalışıyorsun. Yani, iktidara getirdiklerinin hedefi bu.

‘Cumhuriyetin varoluşundur’ demiş Atatürk.

Cumhuriyet, Atatürk için ‘halkın iradesidir’. Saltanatın tek adamlığına karşı halkın iradesini anlatıyor büyük adam.

Şimdi işbaşındaki iktidar ne yapıyor?

Halkın iradesini ‘Tek Adam Rejimi’ne teslim etmeye çalışıyor.

Toplumdan ‘evet’ istemesinin amacı bu.

Ama bunu allayıp pullayıp yutturmak da kolay değil.

Kabul etmeyip ‘hayır’ diyenleri terörist, hain, suçlu, günahkâr ilan ediyorsun. Muhaliflere salon vermiyorsun, sandıklara mühürsüz oyları dolduruyorsun.

Atatürk 90 yıl öncesinden bunu da söylemiş:

‘Cebren ve hile ile’ demişti.

Cebren ve hile ile. Cebir de var, hile de.

‘Cebren ve hile ile’ referandumda ‘evet’ kampanyası yürütüldü.

‘Cebren ve hile ile’ oylar çalındı.

‘Cebren ve hile ile’ hukuk ayaklar altına alındı.

Ülke ‘hayırlılar’ ve ‘hayırsızlar’ diye ikiye bölündü.

Atatürk gençliğe hitabesini şöyle bitiriyor:

‘İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur’.

Biz ‘damarlardaki asil kan’ın, ‘zihinlerdeki uygarlık bilinci’ olduğunu biliyoruz.

Atatürk hep bunu söylemiştir: Akla dayalı bilimin, sanatın öncülüğünde çağdaş uygarlığa ulaşmış bir Türkiye.

Şimdi ne mi yapılacak?

Çok açıktır yapılacaklar.

Hiçbir oldu-bitti kabul edilmeyecektir.

Referandum hiç yapılmamış gibi çalışmalar sürdürülecektir.

Bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, savsaklamadan, kent kent, ilçe ilçe, ev ev, kişi kişi doğrular anlatılacaktır.

Gene, bu doğrularda yer alan partiler, meslek kuruluşları, vicdan sahipleri, dürüst yurttaşlar birleşerek güçlerini bu hedefte birleştirerek çalışmalarını sürdüreceklerdir.

Yaşayacaksak böyle yaşayacağız.

Öleceksek böyle öleceğiz.

Tertemiz bir vicdanla. İnsan gibi…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Birden Köy Enstitülerini Hatırladım

Birden aklıma geldi.

Köy Enstitüleri.

17 Nisan, kuruluş tarihidir. 1940 yılı.

Köy çocuklarını eğitip köye öğretmen yapma projesiydi.

Eğitimde ilk yerli, ilk milli.

Atatürk çok beğenmişti.

İsmet İnönü heyecanla destekledi.

Hasan Âli Yücel Milli Eğitim bakanıydı.

Oğlu Can Yücel sonra şair olacaktı.

İsmail Hakkı Tonguç eğitimci, uygulamanın babası.

Köy çocukları, kızlı, erkekli öğreniyorlardı.

Toprağı ekmeyi, biçmeyi. Hayvancılığı, arıcılığı.

Marangozluğu öğreniyorlardı. Demirciliği. Yapı yapmayı.

Tolstoy’u okuyorlardı. Klasik romanları. Her yıl 25 roman.

Klasik müzik dinliyorlardı.

Âşık Veysel’den türkü söylemeyi.

Geleceğin ışıkları parlıyordu.

Güneşin ışıkları pırıl pırıl beyinleri aydınlatıyordu.

Korktular. Toprak ağaları korktular.

Sonraki yıllarda itirafları vardır.

“Bunlar gelecek, köylüyü uyandıracaklar” diye korktular.

Doğruydu, öyle olacaktı.

Eğer öyle olsaydı belki de bugünler başka günler olacaktı.

Bırakmadılar.

Sömürücüler.

Emek hırsızları. Özgürlük hırsızları. İnsanlık hırsızları.

Bırakmadılar.

“Komünist yuvaları” diye suçladılar.

“Dinsizlik öğretiliyor” diye suçladılar.

Köy Enstitüleri kapatıldı. 1954 yılıydı.
* * *

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Köy Enstitülerini geziyordu.

Öğrencileri görmeye oralara gidiyordu.

Son Cumhurbaşkanı muhtarları sarayına çağırıyor.

Son cumhurbaşkanı kendine büyük bir saray yaptırdı.

Oraya muhtarları çağırıyor, ağırlıyor.

Köy öğretmeninin yerini köy muhtarı aldı.

Eğitimin yerini yönetim aldı.

Onun işaretidir bu değişim.

Eğitim itaat eğitimidir.

Yönetim, çobanın sürüyü gütmesi.

Eğitimden anlaşılan artık budur.

Yönetimden anlaşılacak olan da bu.
* * *

Köy Enstitüleri sadece bir sembol değildir, bir işlevdir.

Bir işlevdir.

Toprağı işlerken kendini de işleyeceksin.

Tohumu serperken kendini de geleceğe hazırlayacaksın.

Ürünü toplarken kendini de göreceksin.

Tahtaları birbirine eklerken kendi anlamını da düşüneceksin.

Bir yapının temelini kazarken ülkenin çatısını da bileceksin.

Bir yaşam bir işlevdir.

Yaşarken bileceksin ki,
yaşamının bir anlamı olmalıdır.

Yaşarken bileceksin ki,
dünyaya bir değer katmalısın.

İşte, Enstitülü öğrenci, öğreniyorsun ki;
ellerinle harç kararken dünyayı değiştiriyorsun.

Sürdüğün her karış toprak ürün verirken,
salladığın her çekiç bir çiviyi çakarken,
okuduğun her satır aklına yerleşirken,
dinlediğin her ezgi içine işlerken,
yaşamına anlam kazandırıyorsun,
dünyaya değer katıyorsun.

Aldığını çoğaltıp veriyorsun.

Bildiğini arttırıp paylaşıyorsun.

Biz, hepimiz, Köy Enstitülü öğrencileriz.

Böyle bildik. Böyle öğrendik. Böyle yaşıyoruz.
* * *

Dünkü referandum mu?

Doğrulara, sadece doğrulara EVET diyerek yaşıyorsan,

Yanlışlara, hep yanlışlara HAYIR diyerek yaşıyorsan,

Bütün referandumları SEN KAZANIYORSUN.

Bilmen gereken de budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Cennet ve Cehennem

 

tasarimtarihi.wordpress.com/ Anilemmiler

Cennet ödüldür. Cehennem ceza.

Bütün inanç sistemleri bu ‘ödül- ceza’ ikilemini insanların başına asmıştır.

Ölüm korkusu da bu eşiğin üstüne yerleştirilmiştir.

Ölümden sonra ya cennet ya da cehennem.

İrvin Yalom (psikiyatrist ve yazar), insanın dört korkusunu şöyle tanımlar:

Ölüm korkusu

Özgürlük korkusu

Yalnızlık korkusu

Yaşamın anlamı.

Korkular. Ödüller ve cezalar.

İnsanı bilinmeyen güçlerin elinden kurtararak bilinen güçlerin dünyasına getiren Aydınlanma ve
Rönesans devrimi, cenneti ve cehennemi de yeniden tanımladı.

Cennet; insan aklına dayalı bir dünya düzeni ile, insanın kendi sorumluluğunu bilerek adaletli, refahı paylaşan, herkesin yararlı olacağı, mutlu olacağı bir yaşamdı.

Cehennem; insanların bir bölümünün ezen, bir bölümünün ezilen olduğu, adaletsiz, yalancıların, hırsızların refah içinde olduğu, dürüst insanların sıkıntı çektiği, mutsuz bir yaşamdı.

Cennet de cehennem de bu dünyada yaşanıyordu.

Cenneti yaşamak da insanların yapacağı bir şeydi.

Cehennemi yaşamak da insanların birbirine zulmü idi.

Kim neye inanır, nasıl düşünür bilmiyorum ama,
ben ülkemde cenneti de, cehennemi de görüyorum.

Cennet de burada, cehennem de.

* * *

Cennet gibiydi benim ülkem.

Buğday tarlaları uzanırdı. Hayvanları otlaklarda beslenirdi. Tertemiz yeraltı suları toprağı besler, insanlar birbirine sevgiyle seslenir, saygıyla selamlaşırdı. Çocuklar mutluluk içinde oynar, sevgiyle büyürlerdi.

Ülkem yoksuldu ama dürüstlük içindeydi. Yalan dolan bilmezdi. Okullar çocukların neşesiyle çınlardı.

Bir büyük savaştan yeni çıkmıştı ülkem. Kurtuluş savaşını vermiş, yeni bir devlet kurmuştu.
Başındaki Mustafa Kemal’e güveniyordu. O da bütün varlığını halkına adamıştı.

Ülkem yoksul ama gururlu bir yeryüzü cennetiydi.

Daha güzel bir cennet olma yolundaydı.

Ama sonra başka şeyler oldu.

Zaman ilerledi.

O güzel insanlar güzel atlara bindiler.

Gittiler.

* * *

Şimdi ülkem bir cehennem.

Adalet isteyenin dayak yediği bir cehennem.

Zorbanın haklı sayıldığı bir cehennem.

Yalancının zengin olduğu bir cehennem.

Emekçinin ezildiği bir cehennem.

Artık ülkemi tanıyamıyorum.

Korku her yanda kol geziyor.

Meleklerin yerini zebaniler almış.

Güçsüzün sesi duyulmaz olmuş.

Haksızlığı, zulmü örtmek için,
bir yaygara, bir şamata sürüp gidiyor.

Ağzını açana tokat.

Doğruyu söyleyene zindan.

Doğrudan yana olana ceza,
Eğriden yana olana ödül verilir olmuş.

Artık ülkemi tanıyamıyorum.

Cennetim cehennem mi olmuş?

* * *

HAYIR diyorum, bin kez HAYIR.

Benim ülkem bizim cennetimiz olacak gene.

Ve kötülerin cehennemi olacak.

Mutlaka…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Karar mı? Kader mi?

Referandum diyorum. Karar mı? Kader mi?

Toplumun nabzını tutun, “Hayır” diyor. Oran mı? Yüzde 60 bandında.

Nedenini en iyi AKP kurmayları biliyor.

Toplum belli bir “bilme doyumu”na ulaştı.

Bilme doyumu.

Aldanmanın, kanmanın; aldanmış, kanmış görünmenin de bir sınırı var.

İşte, AKP yandaşı da o sınıra ulaştı.

17-25 olayını yalayıp yutmuş gibi yaptı.

Ülkenin her yanındaki yolsuzlukları görmezden geldi.

Adaletsiz uygulamalara başını çevirdi.

Yukarılarda oynanan oyunları görüp de görmezden geldi.

Kullanılıp atılan önemli figürleri bilip de bilmezden geldi.

FETÖ olayında kol kola yaşananların sonradan nasıl suç sayıldığını gördü.

Bunları yıllardır yapanların nasıl sıyrıldığına tanık oldu.

PKK olayında yaşanan zikzakların nasıl inkâr edildiğini gördü.

Görmezden gelmenin de bir sınırı var.

Bilmezden gelmenin de bir sıkıntısı var.

Tanıklık bir yerden sonra suç ortaklığına dönüşür.

AKP seçmeni işte bu sınıra ulaştı.

Eli Evet’e gitse de içi HAYIR’da.

AKP yöneticilerini rahatsız eden de bu.

Onun için artık her şeyi yapıyorlar.

HAYIR diyecekleri terörist ilan ediyorlar.

Hedeflerine CHP’yi oturtuyorlar.

Her türlü baskıyı uyguluyorlar.

Her şeyi kendi amaçları için kullanıyorlar.

Tehdit, şantaj, tutuklama, baskı, zulüm.

Ödül olarak da devlet kadroları, ekonomik rüşvetler ellerinde.

Ama öyle bir süreç yaratıyorlar ki,

Ulaşmak istedikleri hedef meşruiyet sınırının altına düşüyor.

Eğer bu yolla kazanırlarsa, meşru bir kazanım olmayacak.

Amaçladıkları gibi kazanırlarsa eğer,

17 Nisan’dan başlayacak süreçte, HAYIR demiş olanlar Evet’e razı olacaklar mı?

Elbette ki HAYIR.

Ama Evet demiş olanlar “Hayır” diyen iç seslerini hep duyacaklar.

Bu durumda çoğunluğu HAYIR diyen bir toplum nasıl yönetilecek?

Kaçınılmaz olarak, zorbalıkla ve rüşvetle.

Her ikisi de bir toplum yönetiminin meşru yolları değildir.

Onun için de HAYIR’ın kazanması AKP’nin de yararınadır.

Elbette Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da yararınadır.

HAYIR seçeneği, görece meşru kalabilmenin tek olasılığıdır.

***

Ülke şimdiye kadar hiçbir seçimde bu denli büyük bir çabaya tanık olmadı.

HAYIR tarafında buluşan yurtseverler bütün yurdu dolaşıyor.

CHP hiçbir seçimde bu denli aktif olmamıştı.

Barolar Birliği, başkanlarıyla bütün yurdu dolaşıyor.

Ümit Kocasakal her zamanki coşkusunu sürece katıyor.

Meslek Kuruluşları, TMMOB, Türk Tabipleri Birliği ve diğerleri aktif olarak HAYIR diyor.

DİSK, memur ve eğitim sendikaları HAYIR tarafında yer alıyor.

Ülkede büyük bir “uygarlık ve demokrasi” mücadelesi yapılıyor.

AKP yöneticileri bir ölçüde beklemedikleri bir durumun yaşandığını görüyorlar.

Ölçüsüz saldırganlıkları bundan.

Son kozlarını oynayan savunmacılar gibiler.

Adeta ölüm-kalım savaşı veriyorlar.

Yıllardır sürdürdükleri zulüm sanki ayaklarına dolaşıyor.

Yıllardır pervasızca yaptıkları yolsuzluklar hesap olup karşılarına dikilmiş.

İnançsız bağırışlarına kendileri de inanmıyor.

Satın aldıkları tanıklar artık suç ortağı olmak istemiyor.

Laik kesimin “öğrenilmiş çaresizliği” üstündeki ağdan kurtuluyor.

Bu kesimin “örtük teslimiyetçiliği” üstündeki tozları silkeliyor.

Ülkenin her köşesi İzmir Marşı’yla çınlıyor.

CHP’nin seçim marşı aramasına gerek yok.

Türkiye’nin marşı İzmir Marşı’dır.

Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Türkiye’nin yolu Atatürk yoludur.

CHP artık kesin olarak bunu görmelidir.

İktidarın yörüngesinde muhalefet yapmaktan vazgeçmeli,

Atatürk’ün uygarlık yörüngesinde geleceğin yolunu göstermelidir.

İşte bu referandum bu nedenle kazanılmıştır.

Referandum, gerçekten de yeni bir uyanışın başlangıcıdır.

AKP yönetimi pek de farkında olmadan kendi kuyusunu kazmıştır.

Yılların haksızlığı.

Yılların yolsuzluğu.

Yılların adaletsizliği.

Yılların zulmü.

Bu kutuda onları bekleyen, bütün bunların hesabıdır.

Bu hesabı vereceklerdir.

Kendi vicdanlarında da vereceklerdir.

Toplumun karşısında da vereceklerdir.

Mahşer gününe kalmayacak.

Zafer doğruların olacaktır.

Her zaman…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Siz Kaybettiniz

http://www.letsdrawpeople.com

Jack Pearce

Biliyorum, daha referanduma zaman var.

Ama ‘siz kaybettiniz’. Bunu açıklamak istedim.

Neden kaybettiniz, biliyor musunuz?

Yapmadıklarınızdan değil. Yaptıklarınızdan kaybettiniz.

Ne yasa dinlediniz, ne kural tanıdınız.

Her şeyi çiğneyip geçtiniz.

Her türlü zulmü yaptınız.

Aklınıza geleni yaptınız.

Ağzınıza geleni söylediniz.

Suç sayılacak her şeyi yaptınız.

Size ‘suçlusun’ diyecek kimseyi bırakmadınız.

Gücünüzü böyle kanıtlamak istediniz.

Ve kaybettiniz.

İşte bu nedenlerle kaybettiniz.

Referandum sonucu ne olursa olsun,

Siz şimdiden kaybettiniz.

Bakın nerelerde kaybettiniz?

* * *

Bizim sizi gördüğümüz her yerde kaybettiniz.

Biz sizi, 17-25 Aralık’ta gördük.

Biz sizi, ‘çözüm süreci’nde gördük.

Biz sizi, PKK militanlarını ülkede ağırlarken gördük.

Biz sizi, Dolmabahçe görüşmelerinde gördük.

Biz sizi, bütün bunları inkâr ederken gene gördük.

Biz sizi, FETÖ ile kol kola yürürken gördük.

Biz sizi, Ergenekon savcısı iken gördük.

Biz sizi, FETÖ’yü yıllarca savunurken gördük.

Biz sizi, sonra ‘aldatılmışız’ dediğiniz zaman gördük.

Biz sizi, önce kafa tuttuğunuz, sonra da el ele tutuştuğunuz her yerde gördük.

İsrail’le ‘Van Minüt’ sürecinde gördük.

İsrail’le Mavi Marmara olayında gördük.

İsrail’le kol kola girdiğinizi de gördük.

Rusya’ ya, ‘eyyy Putin’ dediğiniz zaman da gördük.

Rusya ile dostluk aradığınız zaman da gördük.

Biz sizi, Avrupa ile de gördük.

Avrupa’ya kızıyor musunuz?

Neden Mercedes’lerinizden inmiyorsunuz?

Avrupa’ya kızıyor musunuz?

Neden ticaretinize toz kondurmuyorsunuz

Biz sizi, Asya ile de gördük.

Biz sizi dün de gördük.

Biz sizi bugün de görüyoruz.

Biz sizi her yerde gördük.

Ve siz kaybettiniz.

Siz başka nerelerde mi kaybettiniz?

* * *

Siz kendi vicdanınızda da kaybettiniz.

Siz kendi içinizde de kaybettiniz.

Siz kendi haklılık duygunuzda da kaybettiniz.

Siz kendi ahlak değerlerinizde de kaybettiniz.

Siz kendi inancınızda da kaybettiniz.

Çünkü vicdanınızda, sizin vicdanınız da,

Çünkü haklılık duygunuzda, sizinki de,

Çünkü inancınız da, ortak inancımız da,

Yalan söylemeyi yasaklamıştır.

Kul hakkı yemeyi yasaklamıştır.

İftira etmeyi yasaklamıştır.

Hırsızlığı yasaklamıştır.

Bunları korumayı da yasaklamıştır.

Bize hesap vermeyi bir yana bırakın.

Kendinize nasıl hesap vereceksiniz?

Kendinizden nasıl kaçacaksınız?

Kendinizden nereye kaçacaksınız.

* * *

Hiç kimse kendisinden kaçamaz.

Hiç kimse kendi vicdanından kaçamaz.

Siz kaybettiniz.

Yazık ki, bize de kaybettirdiniz.

Yazık ki…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Eğer Senden … İsteniyorsa

Görsel | Posted on by | Yorum bırakın

ATATÜRK ‘HAYIR’ DEMİŞTİ

Atatürk’e ‘hilafetin kaldırılmaması’ isteminde bulunanlar arasında yakın arkadaşları da vardı. Onlar, hilafetin bir güç olduğunu düşünüyorlar, bunu elde tutmanın doğru olduğunu öne sürüyorlardı.

Atatürk ‘HAYIR’ demişti. Halifelik siyasal bir makamdı. Güç ise artık halkın elindeydi, halkı da Büyük Millet Meclisi temsil ediyordu.

Atatürk’e, ‘siz halife olun’ dediler.

Atatürk gene ‘HAYIR’ dedi.

Güç kaynağı olarak BÜYÜK MECLİS’i gösterdi, onun seçtiği Cumhurbaşkanı ve denetleyeceği Hükümeti temsil göreviyle yükümledi.

Mustafa Kemal zafer kazanmış bir Başkomutandı.

İstediğini kabul ettirecek gücü vardı.

Ama ‘O’ her işte ulusuna açıklama yaptı, halkının nabzını yokladı, temsil görevine sorumluluk verdi.

İktidar kesiminin bilinen kalemi Abdurrahman Dilipak şunu yazmıştı:

‘Cumhurbaşkanı Erdoğan önce başkan, sonra da halife olacak’.

Cumhurbaşkanlığından bir yalanlama ya da açıklama geldi mi?

HAYIR, hiç bir yorum gelmedi. Dikkat! Önemli kalem. Önemli konu.

Dikkat edilirse, Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri birer birer ortadan kaldırılıyor. Artık inkar da edilmiyor,

3 Mart 1924 tarihinde ‘Üç Devrim Yasası’ kabul edilmişti.

Birisi, din ve devletin ayrılmasıdır.

Birisi, eğitimin birleştirilmesi yasasıdır (Tevhid-i tedrisat).

Birisi de hilafetin kaldırılmasıdır.

Din her yerde her vesile ile devletin içine sokulmaktadır.

Eğitim, laik temelinden uzaklaştırılıp imam hatipleştirilmektedir.

Hilafet de konuşulup tartışılma aşamasındadır.

Sonra da ‘konuşalım bakalım’ aşamasına taşınacak, arkasından

‘istemeyen dinsizdir’ kampanyası açılacaktır. Biline.

İktidar sözcüleri bunlara karşı çıkacak mıdır? HAYIR.

Hukuk ‘bağımsız adalet’ temelinden koparılmıştır.

Yeni anayasa taslağında ‘Başkanın adaleti’ durumuna sokulmuştur. Bu duruma ‘bağımsız adalet’ denebilir mi? HAYIR.

Yeni taslak, hiç bir yolla denetlenemeyecek bir TEK ADAM İKTİDARI öneriyor. Bu öneri demokrasi ile bağdaşıyor mu? HAYIR.

Demokrasinin temeli toplumsal güçlerin ayrılığıdır.

Bu güç ayrılığı, birbirine ayak bağı olması için değil, bir gücün denetlenemez oluşunun önlenmesi için zorunludur.

Yönetme gücü, yargı gücü ile yasama gücü tarafından denetlenmelidir.

Yargı gücünün yönetimden bağımsızlığı mutlaka sağlanmalıdır.

Yasama gücü bütün güçlerin temeli olmalıdır. Halkın gücünü temsil etmelidir.

Bu güç ayrımını ortadan kaldıran her tasarı demokrasinin yerine otokrasiyi getirme sonucuna varır.

Bu olasılık inkar edilebilir mi?

Olasılık değil, kesinlikle böyle olacak olana HAYIR.

* * *
Değerli toplumbilimci yazarımız Prof. Dr. Emre Kongar, bu durumda yapılması gerekenler için;

‘DİREN’ diyor.

‘Demokrasi istiyorsanız, demokrasiye layık olduğunuzu göstereceksiniz’.

Her zaman sakin, durumu analiz eden, akılcı önerilerde bulunan Emre Kongar, ‘uçurumun kenarında’ olduğumuzu söylüyor.

‘Demokrasi İçin Manifesto’ olan bu yeni yapıtını okuyunuz ve okutunuz.

Bu ‘demokratik direniş’ artık kesin bir yükümlülüktür.

Değerli avukat Ece Güner Toprak da ‘Çare Başkanlık mı?’ adlı yapıtında tasarıyı açık bir dille anlatıyor.

Bugün ülkemizin sürüklenmek istenen baskıcı otokratik TEK ADAM İKTİDARI’na karşı çıkmak mutlak bir zorunluluktur.

Daha şimdiden ‘HAYIR’ diyecek yurttaşların nelerle suçlandığı görülmelidir.

HAYIR diyeceklerin toplantılarının nasıl engellendiği, basıldığı, tehdit edildiği yarınların nasıl olacağını anlatmalıdır.

Almanya’nın tutumuna faşizm diyenlerin, nazi uygulamaları diyenlerin kendi ülkelerinde yaptıklarını nasıl görmedikleri unutulmamalıdır.

Kendi ülkemizde tutsak edilmeye HAYIR diyeceğiz.

Kendi ülkemizde ağzımızın kapatılmasına HAYIR diyeceğiz.

Kendi ülkemizde ellerimizin bağlanmasına HAYIR diyeceğiz.

Kendi ülkemizde ayaklarımıza pranga vurulmasına HAYIR diyeceğiz.

ATATÜRK o gün HAYIR demişti.

Biz de bugün HAYIR diyoruz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çiğdem Kağıtçıbaşı

Yetkin bir bilim insanı. Bir sosyal psikoloji profesörü. Azmiyle alçakgönüllülüğü birleştirmiş bir öğretmen.

Uluslararası değere ulaşırken ülkesini yücelten.

Aramızdan ayrılırken yüreğimize yerleşti.

‘O’ artık aramızda değil, içimizdedir.

Öğretmenim, düşün arkadaşım, yoldaşımdır.

Bugün, onunla Leyla Tavşanoğlu tarafından Cumhuriyet için yapılmış röportajından bazı sözlerini aktaracağım.

Bu görüşmenin tamamı, kendisinin izniyle ‘Tehlikeli Cehalet’ adlı kitabımda yer almıştır.

Soru: AKP’nin toplumu değiştirme ve dönüştürmeyi amaçladığı söyleniyor. Bir toplum nasıl değiştirilip dönüştürülür?

Yanıt: AKP’nin toplumu değiştirmeye çalıştığı fikrine katılıyorum. Bu süreç 1950’li yıllarda başladı. İnsanların dini duyguları istismar edilmiştir. Tarikatlar oy deposu olarak görülmüştür. Hep de ‘önceleri din bastırılmıştı, bu bir liberalleşme hareketidir, demokratikleşmedir’ dendi. Oysa, DP’den önce Cumhuriyet hiçbir zaman dini baskı altına almamıştı. Sadece laik düzen getirildi. Böylece dinin toplum düzenini kontrol etmesi durduruldu. Ama bu, insanların dini inançlarının baskı altına alındığı anlamına kesinlikle gelmez. Kimi sosyal bilimcilerimiz bunu böyle söylüyor. Ben bunu büyük bir haksızlık ve yanlış olarak görüyorum.

Prof. Kağıtçıbaşı, Atatürk dönemini eleştiren kişilere karşı bu görüşlerini açıklıyor.

Soru: Bu işler AKP ile başlamadı ama AKP hepsinin üzerine tüy dikmedi mi?

Yanıt: Evet, dikti. Bakın, Erbakan bu ülkeye çok zararlar vermiştir. Bunları da Milli Görüş çizgisinde yetiştiren odur. Tabii unutmamak gerekir ki 12 Eylül 1980 darbesinden sonra bu imam hatipler ve Kuran kursları daha fazla arttı. Bir taraftan imam hatipler, öbür taraftan Kuran kursları Türkiye’de kültürü değiştirmekte en önemli rolü oynadılar.

Soru: İyi de kadından imam olamayacağına göre neden bu kızlar imam hatiplere gönderiliyor?

Yanıt: Bunlar tam anomali. Daha doğrusu anormallikler. O kızlar daha sonra anne olunca kültürü değiştiriyorlar. Bir taraftan imam hatipler bir taraftan Kuran kursları bu etkiyi yaptılar. Zorunlu din dersleri fazla olmamakla birlikte etkili oldular.

Eğitimi ele geçirmek kaleyi içten fethetmektir. Daha çocukluktan o dünya görüşü oluşturuluyor. Dini formasyon verdiğinizde dünyaya o şekilde bakmayı öğreniyorlar.

Her iki kişiden biri son seçimlerde AKP’ye oy vermişse toplumda epeyce bir değişim olmuş demektir. Bu da son 30- 40 yılın ürünüdür.

Bazı dostlarımız hiç böyle düşünmediler. Bunun bir liberalleşme olduğunu savundular. Pek çok sosyal bilimcimiz, aydınımız olacakları göremedi. Bir de
Cumhuriyeti suçlamak moda haline gelince, bu akım daha da arttı. ‘Bunlar dini özgürlüklerdir’ görüşü ön plana çıktı.

Bu açıklamaları Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın AKP’yi destekleyen liberal aydınlara karşı bir tutumunu ortaya koyuyor.

“Yetmez ama evet”çilerin aymazlığı daha o zamandan bu büyük bilim insanı tarafından açıkça eleştiriliyor.

Şimdi onların “yanılmışız” demelerinin boşluğu da bu söyleşi ile ortaya konmuş oluyor.

Prof. Dr. Kağıtçıbaşı devam ediyor ve kehanet gibi bir bir şey söylüyor:

“Ataerkil toplumun değerleri bunlar. Bunlar din tarafından da meşrulaştırılıyor. Aydınlarımız bunu göremedi. ‘Toplum baskı altındaydı, liberalleşiyor’ diye düşünüyor hâlâ. Oysa, dinin ne kadar baskıcı bir unsur olduğunu, özellikle de din kurumunun baskıcılığını görmezden geliyorlar.

AKP iki kişiden birinin oyunu almış olarak bunu giderek daha çok uygulayacak. ANAYASAYI ONA GÖRE DEĞİŞTİRECEK. Toplum zaten değişti. Bu iyice pekiştirilecek. Toplumun değiştirilmesi bu şekilde oluyor.”

Söyleşide yer alan kehanet gibi sözleri büyük harflerle ben yazdım ki, değerli dostumuzun zamanında neleri apaçık gördüğü daha iyi anlaşılsın.

Çiğdem Kağıtçıbaşı ölümlü idi.

Herkes gibi, hepimiz gibi.

Ama ‘O’ artık ölümsüzdür.

Gerçekler dünyası var oldukça ‘O’ da yaşayacaktır.

Büyük ATATÜRK gibi.

Atatürk’ün oğulları ve kızları gibi.

Bu gerçeği inkâr edenlere yanıtımız açıktır:

HAYIR. HAYIR. HAYIR…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın