Atatürk Cumhuriyeti Dünyayı Değiştirdi

Bugün ulusal bayramımız.

Bugün, yenilenden yenene geçtiğimiz günün bayramı. Bugün, “düvel-i muazzama”yı yendiğimiz günün bayramı. Bugün, ümmetten ulusa geçtiğimiz günün bayramı.

Elbette biz kutlayacağız.

Yurdumuzun her yerinde bayraklarımızla, coşkumuzla kutlayacağız.

Bu bayram bizim bayramımız.

Kutlamayanlar mı? Hak etmeyenlerdir.

Kutlamayanlar mı? Kutlamaya layık olmayanlardır.

Atatürk Cumhuriyeti dünyayı değiştirdi.

Tarihte ilk kez, büyük İngiltere ile güçlü Fransa birlikte yenildiler.

Atatürk’ün başkomutan olduğu Türk orduları tarafından yenildiler.

Asya’da, Afrika’daki sömürgeler ayağa kalktı. Kimisi silaha sarıldı, kimisi silahsız eylemler yaptı. Çünkü, artık sömürenler yenilmişti, gene yenilebilirdi.

Ve dünya değişti.

Çanakkale’de de Mustafa Kemal gene İngiliz ve Fransızları yenmişti. Boğaz’ı geçememişlerdi. Çarlık Rusyası’na yardım edememişlerdi. Rusya’da 1917 Ekim Devrimi oldu ve Rusya barış istedi. Dünya bir kez daha değişmişti.

Atatürk Cumhuriyeti budur ve daha fazlasıdır.

Biz elbette kutlayacağız.

Özgür insandan, özgür akıldan, özgür iradeden yana olan herkes kutlayacaktır. Bugün de, yarın da, sonsuza kadar.

***

Ulus-devletin bayramıdır 29 Ekim.

Ulus-devletin andıdır Öğrenci Andı.

Ulus-devlet artık geride mi kaldı?

Artık “çok kültürlü toplumlar” çağı mı?

Ulus-devleti kaldırınca “küresel uygarlık” mı geldi?

Hayır. Ulus-devleti kaldırınca küresel uygarlık gelmedi.

Ulus-devlet kalkınca kabileler, aşiretler, cemaatlar, tarikatlar geldi.

Ulus-devlet kalkınca “küresel pazarın sömürüsü” geldi.

Atatürk’ün “Türklük vurgusu”, ırkçı, şövenist bir vurgu değildir.

Osmanlı sarayının din kökenli Arapça, “necip kavim” Araplar hayranlığından kurtulma amaçlı vurgudur “Türklük”.

Osmanlı saray edebiyatının farsça hayranlığından kurtulma amaçlı vurgudur “Türklük”.

Osmanlı’nın ezdiği, aşağıladığı, küçümsediği “Türk olma” niteliğinin asıl yerine konması amaçlıdır bu vurgu.

Türk dili, Türk tarihi, Türkçe eğitim, Türkçe ezan, Türkçe Kuran, Türk kültürünü Arap- Fars hegemonyasından kurtarma, asıl yerine koyma amacına yöneliktir.

Türk sözcüğüne yapılan vurgu ortak bir kültürün vurgusudur.

Aslını inkâra değil, geleceğin ortaklığına dayanır.

Bu ülke 1950 yılından beri, sağ iktidarlar eliyle bu gerçeklerin yok edilmesine dayalı bir sürece sokuldu.

İlk Demokrat Parti iktidarından bugünkü AKP iktidarının 16 yılına kadar 68 yıl geçti.

Atatürk’ün 15 yılda (1923 – 1938) yaptıklarını yıkmaya çalışan 68 yıl.

İşte, sonucu görüyorsunuz:

Satıla satıla tüketilmiş vatan toprakları.

Satıla satıla yok edilmiş fabrikalar, üretim kurumları.

Halka dayatılmış Tek Adam rejimi.

Yetkileri daraltılmış Meclis.

Emir altına sokulmuş hukuk.

Tarikatlara bırakılmış eğitim.

Ulus bütünlüğü yerine etnik kökene, mezheplere dayalı bölünme.

Biz bu sonucu kabul etmeyeceğiz.

Biz bu vatanın geleceğinin sahipleriyiz.

Atatürk’ün yolundaki mücadelemizi azimle sürdüreceğiz.

Bayraklarımızla, coşkumuzla yürüyeceğiz.

Bugün bizim bayramımızdır.

Bayramımız kutlu olsun…

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KODA

Gorsel:Karsiyaka.bel.tr

Karşıyaka Oda Orkestrası – KODA, açılış konserini İdil Biret’in solist olarak yer aldığı bir programla sunuyor bu pazartesi akşamında. 15 Ekim 2018.

Orkestra şefi Rengim Gökmen.

Rengim hoca bu orkestranın başından bugününe kadar kurucuyönetici müzik direktörü.

Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar bir orkestra kurma projesi ile Rengim Gökmen’e geliyor, ne yapmak istediğini anlatıyor. Bu görüşmede ben de varım, projeyi öğreniyorum.

O gece Rengim Gökmen de bütünüyle dolu salonda heyecanla dinleyen izleyicilere o günü anlattı. Bir ilçe belediyesinin ‘klasik müzik orkestrası kurmak’ gibi büyük bir işin altından nasıl kalkacağını düşündüğünü açıkladı. Ama genç başkanın kararlı heyecanını gördüğünü, kesin ifadelerini dinlediğini ve kararını verdiğini dinleyicilerle paylaştı.

İşte dört yıl içinde Karşıyaka Belediyesi’nin kadrolu bir orkestrası kurulmuştu ve üst düzeyde başarılı konserler veriyordu.

Orkestra. Bir tasarım harikasıdır. Değişik müzik aletlerini bir araya getirerek, birbirinden ayrı notalarla birleştirerek bir senfoniyi seslendirmek insanlığın yarattığı büyük tasarımlardan birisidir.

Bu hayranlık uyandıracak büyük buluş, insanlık tarihinin dönüm noktalarından birisidir.

İşte bu büyük dönüşümü keşfeden de insanlık tarihinin büyük yaratıcılarından birisi olan Atatürk’tür.

Bu çoksesli evrensel müzik Atatürk devrimlerinin en büyük simgelerinden birisi olmuştur.

Karşıyaka’nın genç, dinamik, bilinçli başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar, konuşmasında Atatürk’ü bu yanıyla da andı.

Rengim Gökmen konuşmasında Atatürk’ü, bu evrensel müzikle ülkemizi buluşturmanın heyecanını yansıttı.

Piyanoda İdil Biret, işte bir Atatürk kızıydı.

Ben Atatürk’ün yenilmezliğini, neden yenilmeyeceğini bir kez daha o gece anladım.

Onun dehasını düşündüm.

***

Atatürk Pera Palas’ta etrafını çevirenlere şunları söylüyor: ‘Bulgarlar elbette Osmanlı ordusunu yenerdi. Çünkü onların operası vardı.’

Savaş ile operanın ne ilgisi olduğunu düşünüp bu sözleri anlamayanlar da olmuştur.

Opera, müzikle dramanın buluştuğu, dekorun, kostümün, sahnenin, ışığın birlikte yapıtı ortaya çıkardığı bir organizasyondur.

Balkan savaşlarında, Osmanlı ordusu yiyecek darlığı çekti, giyecekleri uygun değildi, hastalıklar önlenemiyordu, mühimmat eksikliği vardı. Savaşı kazanmak için gereken organizasyon sağlanamamıştı. İşte, Sofya’da ataşemiliter iken opera izleyen Mustafa Kemal’in yaptığı analiz buydu.

Operası olmayan bir ülke savaşı kazanamazdı.

Balkan savaşları Osmanlı’nın çöküşünde ve Avrupa’nın kuruluşunda rol oynamıştır.

Atatürk’ün dehası, bir ülkenin kuruluşunda bilimin, sanatın, eğitimin, tarımın, endüstrinin, köylerin, kentlerin nasıl bir kompozisyon içinde birbirini destekleyerek rol oynayacağını bilmesidir.

Atatürk, ülkeyi bu bilinçle yönetmiştir.

Bugün ülkemizin içine düşürüldüğü bu perişan durum, bu bilinçten yoksun bir siyasal iktidar tarafından yönetilme talihsizliğindendir.

Şimdi, yerel yönetim seçimleri bu talihsizliği sona erdirmek için ülkenin önüne çıkan son fırsattır.

***

O gece, o tarihi konser gecesinde toplumun ülkeyi kazanma heyecanı doruktaydı.

Biz kazanacağız.

Biz ülkemizi yeniden kazanacağız.

Hep birlikte, yeniden, uygar, aydınlık, ışıklı ülkemizi kazanacağız.

Bütün salon ayaktaydı. Bütün ışıklar parlıyordu. Alkışlar bitmiyordu.

‘İşte’, dedim. ‘Atatürk burada’…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Siyasal İslam Bilinçdışı Eğitimi mi Yapıyor?

Görsel: George Condo

Beş yaşında tesettüre sokulmuş kız çocukları.Başlarına sarık konmuş erkek çocukları. 
Kâbe maketinin çevresinde dolaştırılan yuva çocukları. 
Değerler eğitimi’ başlığı altında inanç telkini yapılan küçük çocuklar. 
Laik eğitimin her düzeyde okullarda kaldırılışını kaygıyla izlemek yetmiyor.
Ülkenin küçük çocuklarına giderek artırılan yaygınlıkta ‘bilinçdışı eğitimi’ yapılıyor. Çünkü bu yaştaki çocuklar henüz hayal ve gerçek ayrımını yapacak bilişsel güce erişmemiştir. O yaşlar söylenen her şeyi kabul edecek, zihnine yerleştirecek, ömür boyu da onu koruyacak bir kayda açık dönemdir. 
Bu nedenle de ‘siyasal İslam’, eğitimi tarikatlara bırakıyor, onlar da ‘söyleneni kabul etme, itaat etme, biat etme eğitimi’ yapıyorlar.
Ömür boyu kul olacak, toplumu ümmet yapacak ‘bilinçdışı eğitimi’ bu nedenle yapılıyor. 
Teolojik eğitim ortaçağda yüzyıllar boyunca beyinleri yıkamış, insanları Papa’ya biat eden, İmparator’a köle eden sistemin temeli olmuştur. 
Ancak Rönesans ve Aydınlanma, insanı yeniden keşfederek dünya hayatını insanların iradesine teslim etmiştir. 
Laik eğitim bu aşamadan sonra ‘bilinç eğitimi’ne dönerek çocukları ‘soru sorma’, ‘aklına yatmayanı kabul etmeme’, ‘tartışma’ ve ‘gerçeği arama’ yöntemine kavuşturmuştur. 
Şimdi Türkiye, yeniden ortaçağa dönmeye çalışıyor. 
Siyasal İslam ‘laik eğitim’den kurtulmaya çalışıyor. Bunu da orasından burasından çekeleyerek, fazla da tepki uyandırmadan devreye sokuyor. 
Telkine en uygun çağ olan çocukluk dönemini hedeflemeleri de bundan. 
Daha olup biteni kavrayamayan küçük yavrular, oyun sandıkları örtünmeyi, Kâbe maketi dönmelerini yapıp dururken, geleceğin itaatli müminleri yetiştiriliyor. 
Toplum da güncel dalgalanmalara kapılmış gidiyor. 
Bugün Katar’ın hediye ettiği uçak. 
Yarın Cemal Kaşıkçı’nın akıbeti. 
Ertesi gün İş Bankası’nın vasiyet edilmiş hisseleri. 
Dahası, rahip Brunson’ın duruşması. 
Günler akıp gidiyor. 
Siz bu yazıyı okurken gündemde kim bilir daha neler olacak. 
Arda Turan’ın bar kavgası bile toplumu daha çok ilgilendiriyor. 
Milli Eğitim Bakanı Prof. Ziya Selçuk ara sıra görünüp yürek soğutan sözler söylerken, öte yandan Saray, ‘Eğitim Kurulu’ başlığı altında eğitimle ilişkisi olmayan zevatı yüksek aylıkla görevlendiriyor. 
Küçük çocuklar da tarikatların elinde ‘bilinçdışı eğitimi’ ile ortaçağa yönlendiriliyor. 
Kız çocuklarını 9 yaşında evlendirin. 
Erkek çocukları da imam hatiplerin yolunda yürüsün. 
Siz de demokrasi hayaliyle avunun durun… 
Okuma Önerisi: Laik Devlet Kuşatma Altında Prof. Dr.Christian Jopkee (Say Yayınları, 2018)

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Asıl derdimiz nedir?

Görsel: Pascal Campion

Bizim asıl derdimiz nedir?

Ekonominin yangını mı?

Toplumda şiddetin yaygınlaşması mı? Eğitimin keşmekeşi mi? Belediye seçimleri mi?

Belki de hepsinin kökeninde yatan derdimiz nedir?

Sorumluluk almayan bireyimiz.

Kayıtsızlığa gömülmüş toplumumuz.

Bence, asıl derdimiz budur.

Erich Fromm, “toplumsal karakter” dediği bir portreyi tanıtıyor. Böyle bir portre her toplum çoğunluğu için var.

Acaba şöyle bir karakteri tanıyor musunuz?

“Hep korunma altında olmak isteyen,

Kendi sorumluluğunu almaktan kaçınan,

Herkesi ve her şeyi sorumlu tutmaktan vazgeçmeyen,

İstediği her şeyi başkasından bekleyen,

Başkasının yaptıklarından faydalanmak isteyen,

Güce bağımlı,

Fırsatçılığı kazanmanın odağı sayan,

Kurallara uymayı güçsüzlük ya da aptallık sayan,

Kendini hiç eleştirmeyen, eleştiriye katlanamayan,

Başkasını eleştirmekten hiç geri kalmayan”
karakteri tanıyor musunuz?

Ben tanıyorum.

Benim en çok tanıdığım karakter ti-pi budur.

Sağımda solumda, yolda, AVM’de, otobüste, araç kullanırken,
orda burda gezerken çok gördüğüm tip budur.

Aynaya da bakıyorum, merak etmeyin, ben de onlardan biri mi oldum diye?

Bu toplumsal karakter bizim asıl derdimizdir dostlarım.

Olup biteni düşünmeyen.

Gördüğünü gören ama kendi sorumluluğunu görmeyen.

Olup biteni bilen ama durumunu zora sokmaktan korkan.

Gören, üzülen ama kendinden başka herkesi suçlayan.

Karakteri tanıyorum ve asıl derdimizin bu olduğunu düşünüyorum.

“Ah bir bilseler”, “keşke gerçekleri görseler” diye yanıp yakılmayın.

Herkes her şeyi görüyor, biliyor. Ama görmezden geliyor, bilmezden geliyor. Sorun burada.

***

Dolar yükseldi, öyle mi?

Çarşı pazar yangın yeri mi?

Elektriğe, doğal gaza zam üstüne zam geliyor mu?

Hapiste yatanları hatırlayan kalmadı mı?

İşten atılanlar unutuldu mu?

Bunların sorumlusu kimlerdir?

İki nokta arasına düz bir çizgi çekin.

Sorumlusu siyasal iktidardır.

İktidardaki AKP’dir. İşbaşındaki hükümettir. Bütün yetkileri elinde toplayan
Cumhurbaşkanı’dır. Nokta.

Dikkat edin, Cumhurbaşkanı eleştirilerin dışında tutuluyor.

O artık “Devlet”tir ve devlet kutsaldır, eleştirilemez.

Hükümet eleştirilebilir ama önemi yoktur, çünkü sorumlu değildir.

Sorumlu içerde aracıdır, stokçudur, dışarda dış güçlerdir, bizi çekemeyen devletlerdir.

Kriz denen şey psikolojiktir, dolar olayı algı operasyonudur.

Yani, size öyle gelmektedir, önemli bir şey yoktur.

Siz bu geçici olaya katlanmaya bakın.

Sorumlular böylece sislenmiş ortamda kaybolur gider.

Vatandaş korkusundan siner, susar, kendi yakınlarına bağırır.

Toplumsal öfke, birbirine bağıran bireylerin şiddetinde boşalır.

Şaşırtılmış bilinç kâh oraya, kâh buraya bakarken her şey olup biter.

Yolsuzluklar, hırsızlıklar, haksızlıklar, tatsızlıklar aile içi kavgalar gibi suskun bir anlayışla seyredilir.

Toplumsal karakter, önünde akıp giden sıradan yaşamı izler.

Günlük hayatını sürdürür, evine gelip dizisine kavuşur, bugün de bir tatsızlık olmadan geçmektedir.

Bizim derdimiz budur.

Sorumluluğumuzu bilinceye kadar da,

Yaşanan hayata müdahale edinceye kadar da,

Derdimiz bu olacaktır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsan Değerinin Yok Edilmesi

Görsel:James NG

Rainer Funk, yapıtı “Ben ve Biz”de postmodern toplumun insan değerini nasıl yok ettiğini anlatıyor. Postmodern toplum, küresel ölçekte piyasa ekonomisiyle yönetilen dünyayı artık insan değerlerinden uzaklaştırıyor. İnsanın yapabilme gücü teknik araçlara devredilmiş durumda.

(Rainer Funk Ben ve BizYapı Kredi yayınları 3. Baskı2013)

R. Funk, Erich Fromm’un son asistanı. Psikanalist.

Günümüzün insanı, dijital teknolojiler ve kitle iletişim araçları (TV’ler, internet) ile kuşatılmış durumda. Artık kendi gücüne değil, bu araçların gücüne güvenir duruma gelmiş.

Bu küresel etkinin yanında ülkemize özgü bir gerileme yaşanıyor. Siyasal iktidar gücünün toplumu dincileştirme baskısı gün geçtikçe artarak bu gerilemenin temeli oluyor.

Akademik özgürlüğün yok edilişi

Akademik özgürlükler siyasal baskılarla ortadan kaldırılıyor. Okulöncesinden başlayarak ortaöğretimde devam eden din eğitiminin artırılması, laikliğin ortadan kaldırılışı, Atatürk ve Cumhuriyetin kurucu değerlerinin unutturulmak istenmesi özgür düşünce ortamını hedef alıyor.

Özgürce bilim üretmesi gereken üniversiteler bu görevlerini yapamaz duruma getiriliyor.

Rektörlerin cumhurbaşkanı tarafından atanması yanında akademisyenlere yönelik suçlanma, soruşturma, görevlerine son verilmesi gibi işlemler akademik görevleri sınırlandırıyor. Hele de üniversitelerin topluma bilgi aktarımı bütünüyle tehdit altına alınmış durumda.

Bu durumun yarattığı düşünme çalışma bilgi üretme işlevinin kaybı uzun yıllar etkisini sürdürecek bir büyük kayıptır.

Laik eğitime yönelik baskılar gün geçtikçe artmakta, sonunda eğitim kurumlarında kız öğrenci erkek öğrenci ayrımına kadar vardırılmaktadır.

Eğitimin özelleştirilmesi de eğitimin piyasa ekonomisine tabi olması, öğrencinin müşteri yapılması gibi bir sonuca ulaşmaktadır.

Bilimsel bilginin tehditaltına girmesi

Bilimsel bilgiye dayalı gerçeklerin küçümsenmesi, önemsizleştirilmesi ortaya hurafelere, söylencelere dayalı bir alan açılması sonucunu doğurmuştur. Tıp biliminin yerine alternatif ya da tamamlayıcı tıp adı altında geleneksel yöntemlerin öne çıkarılışı bu tehditlerden birisidir. Hacamat gibi, etkisi bilinmeyen, ölçülmeyen bitkisel tedaviler gibi işlemler sağlık alanına sokulmakta, sessizce desteklenmektedir.

Medyumlar açıkça çalışmakta, falcılar, gaipten haber verenler, muska yazanlar, hacılar, hocalar rahatça işlerini görmekte, hiçbir denetim görmemektedirler.

Eğitimsizlik, bir yetki belgesi olmamak yeni bir üstünlük rütbesi olmaktadır.

Sanat artık eğlence sanılmaktadır

Sanat olarak bildiğimiz alanlar yavaş yavaş bir azınlığın hobisine dönüşmüş, sanat dendiğinde eğlence anlaşılır olmuştur. ‘Sanatçı’ dendiği zaman halkı eğlendiren, oyalayan, hoşça vakit geçirtenler; resmi davetlerde ise bu alanın şöhretleri akla gelmektedir.

Resim gibi, heykel gibi sanatlar siyasal iktidar tarafından soğuk karşılanmakta, bale opera gibi sanat dalları yok sayılmakta, klasik müzik ise var olan meraklısına salon bulamamaktadır.

Tiyatro sanatı resmi baskıdan kurtulamamaktadır. Sinema zaten kendi sıkıntılarıyla boğuşmakta, ancak güldürü filmleri hoşça vakit geçirme işini rahatça yapmaktadır.

Bilinci köreltme çabaları

Bu gerilemelerin sonucunda bilinci köreltilmiş, inancına hapsedilmiş insanlar topluluğu ile ülkenin ‘uygar dünyaya katılımı’ engellenmiş olmaktadır.

Bilincini koruyan insanlar giderek geleceğe karamsarlıkla bakmaya başlamıştır.

Gençlerin yurtdışına gitme isteklerinin temelinde de bu karamsarlık vardır.

İşte şimdi görevimiz, bu karamsarlığı yenmek için çalışmaktır.

Görevimiz ‘İnsan değerinin yok edilmesi’ne karşı mücadele etmektir.

Muhtaç olduğumuz kudret, Aydınlanma kültürünün bize kalan mirasıdır.

Atatürk’ün de yılların ötesinden bizden beklediği budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Eleştirel Düşünce Olmayınca?

Görsel:Dirk Fowler

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi seçkin bir sanat eğitimi kurumudur.

Kadıköy Acıbadem’de.

1997 yılından beri “kültürel psikoloji” dersi verdiğim bu kurumun karşısında bir okul yer alır: Anadolu Kız İmam Hatip Lisesi. Aynı kumaştan yapıldığı belli türbanla başlarını kapatmış kız öğrenciler, gözleri önlerinde sessizce okullarına girip çıkarlar.

Hep düşünürüm, kızlar imam olamaz. Bu okuldan “kız imamlar” çıkamayacağına göre neden bu okul açılmış?

Okulun açılma nedeni, kızların din eğitimi almalarıdır. İmam-hatip okulları artık meslek liseleri değil, ortaöğretimin dinselleştirilmesidir.

Amaç da bütün öğrencilerin din eğitimi almaları.

Bütün öğrenciler din eğitimi alsınlar da nasıl bir eğitim alsınlar?

Dinler tarihini mi öğrensinler?

Bir kültür olarak inanmanın önemini mi tartışsınlar?

Hiçbiri değil. Bu eğitimin amacı, Sünni İslamın itikat ve ibadetini öğrenmeleri ve benimsemeleridir.

Soru sormadan, tartışmadan, öğretilenden başka bir şey düşünmeden söylenene itaat etmek, söyleyene biat etmek, hiç itiraz etmeden kabul etmek, bu öğretinin temel kurallarıdır.

Öğrencilere öğretilen din eğitiminin amacı da temeli de budur.

Şimdi eğitimin her kademesine dayatılan bu öğreti ile çağımızın eğitim temelleri tam anlamıyla çelişmektedir.

Açıktır ki…

***

Açıktır ki, çağımızın eğitiminin temeli,
eleştirel düşünceye dayanmaktadır.

Nedir eleştirel düşünce eğitimi?

Söyleneni eleştirme, değerlendirme,
“acaba öyle mi” diye düşünme.

Söylenen, bilinen, aktarılan her şeyi sorma, sorgulama, başka seçenekler olup olmadığını araştırma.

“Acaba öyle midir, değil midir? Ne zaman bulunmuştur? Nedenleri nelerdir? Süreç nasıl gelişmiştir? Sonuca nasıl varılmıştır? Koşullar başka olsaydı sonuç nasıl değişirdi?”

Eleştirel düşünce bunları sorar, tartışır, sonuçtan emin olsa da sormayı, tartışmayı sürdürür.

Batı uygarlığı yüzyıllardır bu yolla gelişmiş, bu yolda çatışmış, bu yolla bilimsel bilgiyi sınamıştır.

Astronomi böyle gelişmiştir, astroloji ile çatışarak.

Tıp bilimi böyle gelişmiştir, uydurmalarla çatışarak.

Matematik, fizik, kimya böyle gelişmiştir.

Tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji böyle gelişmiştir.

Ortaçağın dogmalarıyla çatışarak hümanist aydınlanma felsefesi böyle doğmuştur.

Ünlü “Ansiklopedi”, insan bilimlerinin başyapıtı böyle yazılmıştır.

Seçilmiş maddeleri ile “Ansiklopedi” Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Okumanızı ve okutmanızı öneririm.

İnsan aklını, zihinsel ambargolardan kurtarmanın tarihi çok aydınlatıcıdır.

Çağımızın aydınlık eğitimi de işte bu temelde, düşünsel blokajları aşarak, duygusal kaçışları görerek “eleştirel düşünce eğitimi”ne ulaşmıştır.

Çocukluk döneminin Montessori eğitimi, günümüzün Finlandiya modeli hep bu temele dayanır, “eleştirel düşünce eğitimi”.

Şimdi siz bir yandan bu eğitim modellerini bileceksiniz, öte yandan sorunun yasaklandığı, tartışmanın suçlandığı itaat eğitimini çocuklara dayatacaksınız.

Eğitimin temel sorunu bu çelişkidir.

Bu çelişkiyi çözüme bağlamadan, kalabalık sınıfları, sözleşmeli öğretmenliği, akıllı tahtayı, eğitimde yapay zekâyı tartışmak önemini yitirmektedir.

Çocuklarınızı ne için eğitiyorsunuz?

Eğitiminizin amacı nedir?

Önce bu soruyu yanıtlayın.

Önce bu soruyu yanıtlayın ki, yapacağınız eğitimin geçerliliği olsun.

Yoksa gündelik sorunlarla boğuşur durursunuz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Atatürk Cumhuriyet’i Bana Emanet Etti’

Bu sözü ben söylemek isterdim ama Orhan Karaveli benden önce söylemişti. Bir toplantımızda söylediği bu sözler aklıma kazındı.

Şimdi görevden ayrılan Vakıf yönetimi işbaşına geldiğinde Orhan Karaveli bana telefon etmişti. Artık gazeteyi almayacağını, benim de yazmamam gerektiğini, beni de okumayacağını söylemişti.

Değerli bir dostumdu ve beni düşündürmüştü.

Ben de yazmamalı mıydım?

Cumhuriyet gazetesinde yazılarımın çıkış tarihi 1966 yılına kadar gider. Gazetenin ‘Millet
Yapar’ kampanyasındaki yazı yarışmasında ikinci seçilen yazımdan sonra dönemin yazıişleri müdürlerinden Ziya Nebioğlu bana Cumhuriyet gazetesinde yazma teklifi yaptı. Genel Yayın Müdürü Ecved Güresin, diğer yazıişleri müdürü Erol Dallı dönemi. 36 yaşında genç bir tıp doktoru için elbette büyük bir onurdu. Kabul ederek 2. sayfaya yazmaya başladım. Daha sonra dizi yazılarım yayımlandı.

Nadir Nadi’nin ayrıldığı dönemde ve İlhan Selçuk ve arkadaşlarının ayrıldığı dönemde yazılarımı kestim. Onun dışında hep yazdım. 52 yıl olmuş.

Özlem Yüzak doğru bir açıklama yapmış. ‘Cumhuriyet gazetesi bir kaledir, biz de kale bekçileriyiz’ demiş. Ben de hep bir ‘Atatürk Cumhuriyeti nöbetçisi’ duygusu taşımışım.
Yazdım. Yazmayı sürdürdüm. ‘Atatürk Cumhuriyeti’ deyimini hep kullandım. Çünkü, bu
Türkiye Cumhuriyeti, kurucu Ata’sı kabul edilmezse başka bir şey olmak zorunda kalır.
Sonuçta da İslam Cumhuriyeti’ne kadar gider.

Hemen belirtmeliyim ki, hiçbir dönemde yazılarımıza müdahale edilmedi. Ne bir eleştiri, ne bir telkin, ne bir ima.

Düşündüğümüzü yazdık, yazdığımız yayımlandı.

Şimdi, Vakıf yönetimi değişti. Ayrılan yazarların çoğu, sonradan gelenlerdir. Kazanç saydığım, okumaktan zevk aldığım yazarlar da oldu. Gazeteye hiç uymadığını düşündüklerim de. Ama gidenlerin de kalanların da yazılarını okuyorum. Duygusal olanlar da, buruk olanlar da hep belli bir özeni koruyor, Cumhuriyet gazetesinin önemini vurguluyorlar.Önemlidir bu.

***

Tez-antitez çatışması sıcak bir çatışmadır. Taraflar keskin çizgilerle ayrılmıştır. Bu çatışmada siz de seçtiğiniz tarafta kesin bir yer alırsınız.

Ama gözden kaçmamalı, başarılar hep sentezle kazanılmıştır.

Mustafa Kemal bir sentez ustasıdır. Geçmişle geleceği buluşturmuştur. Eski geçmişten yeni gelecek yaratmıştır. Kadrolarında hep bu sentez ustalığını görürsünüz.

İlhan Selçuk da bir sentez ustasıydı. Kendisi gibi düşünmediğini bildiği kişilerle de çalışmıştır.

Elbette ‘ilkeli sentez’den söz ediyorum.

Aynı hedefe yönelmiş enerji kaynaklarının buluşmasından söz ediyorum.

Böyle bir sentez günümüzde ulaşılmaz bir ütopya mı? Olmaması gerekir.

Elbette bir gün ‘tez-antitez’ çatışmasını aşıp ‘ilkeli sentez’ alanında buluşacağız. Bunu umut ediyorum.

***

‘Artık gazeteyi almıyorum’ diyenlere hep söylediğim şu oldu: ‘Siz gazeteyi almamakla kime hizmet etmiş oluyorsunuz? Gazeteyi alacak ve eleştireceksiniz.’

Bu gazete yaşamazsa bir gazete eksilmiş olmayacak, bir Cumhuriyet kurumu yok edilmiş olacaktır.

Ben ayrıca, Cumhuriyet gazetesinin ülkede bir ‘Kültür Merkezi’ olarak toplumla buluşmasının sürekli bir çalışma programı olmasını önerdim ve öneriyorum.

Cumhuriyet gazetesini Mustafa Kemal Atatürk kurmuştur.

İlhan Selçuk da bu gazetenin pusulası olmuştur.

Atatürk Cumhuriyetinin temeli de uygarlığın dayanağı olan Rönesans ve Aydınlanma devrimleridir. Bu devrimler de hümanizma temeline dayanır ki, dünyayı doğadışı güçlerin iktidarından insan iktidarına devreden büyük değişimdir.

Şimdi, bunları geçmişin hikâyeleri sayıp küresel kapitalizmin tüketim toplumu dayatmalarını vitrine çıkarırsanız yanılgıya düşersiniz.

Günümüzün çatışması da, ‘yaşamı ve dünyayı insan aklının ve iradesinin yönetmesi’ ile, ‘yaşamı ve dünyayı insanı kul sayan doğadışı güçlerin yönetmesi’ arasında yaşanmaktadır.

Elbette bu çatışmaya küresel kapitalizmin ‘para ve mal hedefi’ ile ‘insan ve emek’ arasındaki çelişkinin de eklendiğini bilmek gerekiyor.

Cumhuriyet gazetesi bu çatışmanın elbette doğru tarafında olacaktır.

İnsandan yana, emekten yana, akıldan yana, özgür iradeden yana, toplumu daha uygar kılacak bir yaşama ulaştırmanın şaşmaz savunucusu olacaktır.

Güçler ayrılığına dayalı parlamenter sistem. Laik eğitim. Bağımsız adalet. Adil gelir dağılımı. Üretime dayalı ekonomi.

Geleceğin uygar ülkesi için devam…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Uygar Toplum Olamamak

Görsel:Paulo Zerbato

Derdimiz budur.

Bahariye’de (Kadıköy) açtığım ilk muayenehanemin üst katında bir Rum ailesi oturuyordu. Hâlâ da oradalar. Bir gün geçmişin 6-7 Eylül olaylarına ilişkin kısaltılmış anılarında ‘o saldırı gecesinde çocuklarını üst kattaki Türk komşularına vermek istediklerini’ anlattılar. Türk komşuları çocuklarını almamışlardı, çünkü onlar da korkuyorlardı. Şimdi çocukları büyümüştü, o günler geçip gitmişti.

Ben utanmıştım. O günler de geçip gitmemişti, geçip gitmeyecekti.

O nefret, o düşmanlık, o saldırma, yakıp yıkma sürüp gidecekti.

Uygar toplum olamamak. Derdimiz budur. Mustafa Kemal’in derdi de buydu.

Tarihe meraklıydı. Sürekli okuyordu. Tarih boyunca özgür düşüncenin önüne dikilen setin dogmalar olduğunu görüyordu.

‘Milliyetçi muhafazakâr’ etiketi altında gizlenen dogmalara dayalı uygarlık karşıtı toplum modelinin kolay yönetilirliği, günün dinci iktidarlarının dayanağıdır.

Mustafa Kemal’in sürekli dikkat çektiği tehlike budur.

Onun derdi de uygar bir toplum yaratmaktı.

Düşünceden duyguya, dilden sanata, bilimden eğitime, tarımdan endüstriye kadar her alanda akılcı, modern tekniğe dayalı uygar bir toplum kurmak.

Laiklik bu toplumun yaşam rehberidir.

Dinlerin, mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin bir toplumu bölmesini, toplumun çatışmasını önleyecek olan laikliktir.

Laik olmayan uygar olamaz.

Uygarlık hedefinden her sapış, zaman kaybıdır, enerji kaybıdır, insan kaybıdır.

Bizim derdimiz, uygar insan uygar toplum olmaktır.

Ve elbette eğitim.

***

Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk çok olumlu karşılandı.

Kendisini tanımıyorum ama hakkında iyi şeyler duyuyorum.

Okul müfredatına Atatürk bilgileri ve ulusal günler takvimi eklenmiş. Bu da iyi bir gelişme.

Ama Prof. Dr. Ziya Selçuk da iyi bilir ki, Atatürk ve ulusal günler bir anma konusu ve kutlama olgusu değildir.

Eğitimde Atatürk, ‘eleştirel düşüncenin eğitim sürecine egemen olması’ demektir.

Çünkü Atatürk; akıldır, tartışmadır, sorgulamadır, seçenekleri bulmadır ve aklın yolunu seçmedir.

Eğitimde bunları bütün süreçte geçerli bir yöntem olarak kabul edip uygulamazsanız Atatürk’ü geçmişte yapıldığı gibi ezberletmek, onu anlamak değildir.

Şimdi anaokullarından başlayarak, ilköğretimde, ortaöğretimde, yükseköğretimde bu ‘eleştirel düşünce yöntemini’ uygulamaya sokun, biz de sizi alkışlayalım.

Anaokullarına sokulan Kâbe maketlerini başları örtülmüş yavrucuklara döndürtüp duran zihniyeti kaldırın, bu uygulamaları durdurun, yapanları soruşturun.

İnsanın kutsal inanma hakkını sömürüp yarışmalara çeviren zihniyeti ilköğretimden, ortaöğretimden kaldırın, biz de sizi alkışlayalım.

Ulusal günleri kutlamak mı? Çok güzel.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı ulusal egemenliğin yüreği olan Büyük
Millet Meclisi’nin yetkilerini anlatarak kutlayın, ‘çocuk bayramı’nın çocuklara emanet edilmiş laik Cumhuriyet olduğunu anlatın.

19 Mayıs’ın neden 19 Mayıs 1919 olduğunu anlatın.

19 Mayıs 1919’da ne olmuştu? Anlatın.

26 Ağustos 30 Ağustos neden kutlanıyor? Anlatın.

Çanakkale zaferi nedir, nasıldır, ne olmuştur, anlatın.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet nasıl kuruldu, anlatın.

Saltanat ve halifelikten Cumhuriyete neden geçildi, anlatın.

Tarihi yapanları, tarihi yazanları anlatın ki bu ülkenin evlatları tarihi unutturmak isteyenleri de tanısın.

Bunları yapabilir misiniz?

Bunları yapabilirseniz Sayın Bakan, gerçekten iyi şeyler yapmış olursunuz.

Eğer yapamazsanız ülkemizin kayıplarına bu dönem de eklenir.

Uygar olabilmek işte böyle bir şeydir.

Derdimiz de onun için budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sağduyu da Kayıplara mı Karıştı?

Görsel:Robert ve Shana ParkeHarrison

Sağduyu. Karmaşık olaylar yaşanırken akılcı çözüm arayışı.

Öfkeli duygusal çatışmaların içinde sakin soğukkanlılık.

Duygular merkezinin kızgın sıcaklığına karşı,

Akıl merkezinden gelen soğutucu uyarı.

Sağduyu.

Artık kayıplara mı karıştı?

Eskiden aklıselim dediğimiz özellik.

Yani, bir işin sonunu da düşünmek.

Yani, yaptıklarımızı ve yapmadıklarımızı sorgulamak.

İstediklerimizin neden olamadığını düşünmek.

İstemediklerimizin neden olduğuna akıl erdirmek.

Bunları neden şimdi yazıyorum?

Çünkü acil gereksinmemiz bu da ondan.

Sağduyuya acil gereksinmemiz var.

***

“CHP’ye oy vermeyelim” sesleri yükseliyor.

“Oy vermeyelim, akılları başlarına gelsin.”

“CHP iç kavgalarıyla uğraşıyor, artık işlevini yitirdi.”

CHP’nin bir çok yanlışı vardır. Olabilir de.

Ama en kötü CHP, en iyi AKP’den daha iyidir.

Çünkü, CHP her zaman uygarlığı savunuyor.

Parlamenter demokrasiyi savunuyor.

İnsan haklarını savunuyor.

Bağımsız adaleti savunuyor.

Laik eğitimi savunuyor.

İyi savunamıyorsa eleştirelim, daha iyi savunsun.

Ama “oy vermeyelim, akıllansın” demek başka bir şeydir.

Şimdi sağduyu devreye girmeli.

Ne yapalım, AKP’ye mi dolaylı destek olalım?

AKP’de kavga yok, karşı çıkma yok, farklı söylem yok.

Tek adam rejimi var, ayak bağı yok, zaman kaybı yok.

Böyle iyi mi oluyor?

Bu sistem iyi bir rejim demek midir?

Değildir diyorsanız ne yapacaksınız?

Örgütlü mücadeleden başka bir yolunuz var mı?

Sağduyu bu. Düşünelim karar verelim.

Öfkemizin gözümüzü karartmasına izin vermeyelim.

***

Cumartesi Anneleri 701 haftadır kayıplarını arıyor.

Devletin suçu, milletin utancıdır.

İktidar şimdi engellemeye kalkıyor.

Nedeni, terör örgütünün istismarı imiş.

Sen iktidar olarak görevini yapacaksın, kimse istismar edemeyecek.

Ama iktidar artık toplumsal dengesini kaybetti. Bu denge kaybını şiddete başvurarak örtmeye çalışıyor.

İktidarına karşı gördüğü her hareketi suçlayarak ortadan kaldırma yolu engelsiz bir yönteme dönüştü.

Ekonominin günlük hayata yansıyan krizi bu şiddetin daha da artmasının nedenleri arasına girdi.

İktidardan sağduyu beklemek boşunadır.

Bizim sağduyu ile hareket etmemiz ilk koşuldur.

Uygarlık yolunda hepimiz birleşeceğiz.

Parlamenter demokrasinin güçler ayrılığı.

Karar organı olarak hilesiz seçimlerle seçilmiş Meclis.

Her yönüyle denetime açık yönetim.

Bağımsız organlarıyla adaletin emrindeki hukuk.

Baskılardan uzak tutulan laik eğitim.

Devletin görevi olarak herkese sağlanan sağlık ve eğitim.

Herkesin güvenle yaşayacağı eşitlikçi toplum.

Bu ilkelerde birleşen herkesle buluşan birliktelik.

Sağduyunun bize gösterdiği yol bu.

Birbirimize kızarak ayrışmanın kaybımızın temeli olduğunu bilelim.

Amacımız 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni 2023 yılında uygar dünyanın yıldızı yapmaktır.

Atatürk Cumhuriyeti bu ülkenin geçmişi değil, geleceğidir.

O zaman, hep beraber, işbaşına…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Doğanın Çöpü Yoktur

Görssel:bilimvegelecek.com.tr

Evet, doğanın çöpü yoktur. Çöp, insanın atığıdır.

Doğada mevsim değişir, yapraklar sararır, sonra yere düşerler. Toprağa karışan yapraklar içlerindeki minerallerle ağacın köklerini besler. Bunun bilmeyen görevli düşen yaprakları süpürür, bir poşete koyar, atar. Yaprak çöp olmuştur.

Dostoyevski, Karamazof Kardeşler’de, Staretz Zosima’ya şu sözleri söyletir: “Toprağa düşen bir buğday tanesi yok olmazsa, yalnızca bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa o zaman bereketli ürün doğurur.”

Staretz Zosima bu sözleri, Aleksi Karamazof’a manastırdan ayrılıp hayata katılması için söylemiştir.

Doğada hiçbir şey kaybolmaz. Her şey doğanın çevrimine, doğanın dengesine katkıda bulunur.

Yeraltındaki mineraller, yerüstündeki bitkilere, hayvanlara yaşam sağlar. Onlar da yaşamları bitince toprağa karışıp onu zenginleştirirler.

Toprak, hava, su birleşirler, tohuma can verip onu bereketli ürüne dönüştürürler.

Ama insanoğlu, ah açgözlü insanoğlu, toprağı kazar, maden çıkarır, toprağı betonla örter, o güzelim doğasını bozar.

İda Dağları’nı gezerken kutsal topraklarda olduğunuzu duyumsarsınız. Bereketli doğa sizi kucaklar.

Artvin’in eşsiz doğası size neler neler söyler.

Ama siz ağaçların şarkısını iş makinelerinin homurtusu ile boğarsınız. Kuşların seslerini yıktığınız ağaçların iniltileriyle örtersiniz. Suçlusunuz.

Doğayı mahvetme suçunu aslında doğa size ödetiyor.

Kuraklıkla, sellerle, yıkımlarla, toprak kaymalarıyla doğa bu suçu ödetiyor da ne yazık ki hiç suçu olmayanlar zarar görüyor.

Çorlu tren kazasında kayan toprağın bedelini, ne yazık ki yolcular ödedi. Oysa sorumlular işbaşındaydı.

Doğaya verdiğiniz her zararın bedelini ödeyeceksiniz.

Siz orada yaşayanlar da hesap sormayı öğreneceksiniz.

Sormadığınız hesabı siz ödersiniz.

Unutmayın.

***

Birsel Lemke yarasaları anlatıyordu.

Yarasalar. Doğanın bu kanatlı memelileri.

Havran’da mağaralarda yaşıyorlardı.

“O mağaralar onların doğumeviydi” diyordu Birsel Lemke. “Sonra o mağaraları yıktılar.
Altıncılar. Sonra başka yapay yerler yaptılar ama yarasalar gelmedi.” 20 bin yarasa
başka yerlere gitti. Yarasalar zeytin sinekleri ile besleniyordu. Zeytin sinekleri çoğalınca zeytinler zarar görüyor. Doğanın dengesi bu.

Şimdi siz, altıncılar, madenciler, toprağın altını üstüne getiriyorsunuz, toprağı altın çıkarırken kullandığınız siyanürle zehirliyorsunuz. Bu bereketli topraklar sizin açgözlülüğünüz uğruna yağmalanıyor, zehirleniyor.

Elbette bu suçların cezasını ödeyeceksiniz.

Doğa hepimizden hesap soracak.

Eğer biz de sorumlulardan hesap soramazsak o hesabı biz ödeyeceğiz.

Doğaya karşı işlenen suçların hesabı kuşaklar boyunca ödenecek.

Kuşaklar boyunca.

***

Doğanın çöpü yok ama sizin çöpünüz var.

Kullanıp attıklarınızın çöpü.

Yemeden attıklarınızın çöpü.

Açık büfelerden kalanların çöpü.

Nükleer atıklarınızın çöpü.

İsrafınızın çöpü.

Paraya tapa tapa siz de çöpe dönüyorsunuz.

Mala tapa tapa siz de malın çöpüne dönüyorsunuz.

Hırslarınızın çöpü oluyorsunuz.

Açgözlülüğünüzün çöpü oluyorsunuz.

Bunları bilin ve yeniden insan olun.

Doğanın bir parçası olun.

Doğanın insanı olun.

Daha da geç olmadan…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın