KARPUZ SEÇMEK

 

KARPUZ SEÇMEK

Karpuz seçmeyi bilir misiniz? Ben bilmem. Ama bakın, başımdan geçen bir olayı anlatayım. Bir gün, karpuz reyonunda durmuş, karpuzlara bakıyordum. Elimle yoklayıp seçmeye çalışıyordum. Aslında bildiğim bir şey değil ama duyduklarım var. Karpuzu iki elimle tutup kaldırıyor, biraz sıkıp kulağıma götürüyorum. Kütürtü var mı diye dinliyorum. İşte, sapı kurumuş olacak, yoklayıp şap şap vuruyorum.               Baktım, bir kadın yaklaştı:

- Beyefendi, karpuz mu seçiyorsunuz?
- Yani, pek anlamam da bakıyorum, dedim.

Kadın anlayışla gülümsedi, alçakgönüllülük sanıyor.

- Zahmet olmazsa benim için de seçer misiniz?
- Bakın, kabak çıkarsa karışmam, dedim.
- Olsun efendim. Sağolun, dedi.

Şimdi böyle seçimlerin inandırıcı olması için hemen elinize geleni beğenmeyeceksiniz. Elinize alıp tartar gibi yapıp yüzünüzü buruşturacak, kimine de ‘çık çık’ gibi sesler çıkarıp yerine koyacaksınız. Yavaş yavaş gelenler çoğaldı, rica edenler arttı. Beş altı karpuz seçtikten sonra izin alıp ayrıldım. Birden fark ettim ki, grup tarafından ‘karpuz seçme uzmanı’ kabul edilmişim.

Bu olay üzerinde sonradan çok düşündüm. İşte, popüler davranış böyle bir şeydi. Pırıltılı reklamlar, gösterişli jestler, havalı söylemler sıradan birini ‘uzman’, ’lider’, ’kanaat önderi’, ’pazarlama gurusu’ yapıyordu. Çevrenize bakın, günümüzün kaç uzmanını, kaç yeni meslek sahibini göreceksiniz. Astrologlar, medyumlar, biyoenerji uzmanları gibi pek çok marifetli unvan insanları etkiliyor, çekiyor, inandırıyor.

* * *

Öteki seçimlerimizin de ‘karpuz seçmek’ten pek farkı yokmuş. Prof. İsa Eşme’nin yeni kitabını okuyorum.

‘Türkiye’de Yüksek Öğretime Geçiş Sistemi’ adını taşıyan çok değerli kitabında üniversiteye giriş hakkını sınavla kazanan öğrencilerin seçimlerini nasıl yaptıklarını açıklıyor:
865 482 adayın,

% 15’i, (131 956 aday) ilk tercihine,
% 18’i, (231 305 aday) ilk üç tercihine,
% 35’i, (300 997 aday) ilk beş tercihine,

girebilmiş; geriye kalan

% 65′lik büyük kitle (564 485 aday) ilk beş tercihinde yer vermedikleri alanlara kaydolmuşlardır.

İsteğin, yeteneğin olmadığı alanlarda yapılan verimsiz yüksek eğitim, diplomalı işsizler ordusuna yeni eklemeler yapmaktan öteye gidememektedir.

Gençlerimizin geleceği böyle heba edilmektedir.

Aslında, karpuz sergisinde karpuz seçmekten pek de farklı görünmüyor.

* * *

Cumhurbaş kanlığı seçiminden artık söz etmek istemiyorum.

Ekmel bey’in her şeyi inceden inceye irdeleniyor. Elbette irdelenmelidir.
Geçmişi, yaptıkları, söyledikleri elekten geçiriliyor. Doğrudur, geçirilmelidir.
Ama bunlar yapılırken de nesnel (objektif) olmaya özen gösterilmelidir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise artık biliniyor olmalıdır.

Fakirlikten dünya zenginliğine geçmiştir.
Yandaşlarının her yolsuzlığunu örtmüştür.
Çelişkili beyanlarından hiç rahatsız olmamıştır.
Demokrat söylemden otokrat uygulamalara geçmiştir.
Ülkenin bütün geçmişini inkar etmiştir.
Atatürk’ü doğrudan hedef alamadığı için İsmet İnönü üzerinden veryansın etmektedir.
Aslında ‘iki sarhoş’ dediği de Atatürk ile İnönüdür.
Bütün yolsuzlukları yasa çıkararak, yargıyı, polisi tarumar ederek örtmeye çalışmaktadır.
Kendi yaptıklarının ortağı olan Gülen hareketini şimdi suçlayarak kendini kurtarmaya çalışmaktadır.

Bütün bunlarda bilinmeyen bir şey yok.

Şimdi ne yapacaksınız?

Ekmeleddin bey sizin adayınız değil. Oy vermeyeceksiniz. Erdoğan’a iki oy vermiş olacaksınız.

Selahaddin Demirtaş’a oy vereceksiniz. R.T. Erdoğan kazanacak.

Sonuçta, R.T.Erdoğan sizin yardımızınla birinci turda

Başkan seçilmiş olacak.

Dikkat buyurun, Cumhurbaşkanı değil, kendinin Başkanı.

Siz gerçekten de, ’karpuz seçme uzmanı’ olmuşsunuz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

KİMİ NEDEN SEÇELİM?

 

sandık

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu dinliyoruz.

Bir fakülte dekanının dönemi açış konuşması gibi. Sakin, ciddi, dingin, güven verici.

Sözleri tartılmış, ölçülmüş, biçilmiş, tutarlı.

 

Bilim insanı kimliği, kişiliğini de etkilemiş diye düşünüyorum. Araştırmacı, titiz, çalışkan.

Kişiliğini etkileyen bir geçmişi var. Mehmet Akif kültürü: İslam ülkelerinin yoksulluğundan, sefaletinden acı çeken, Batı ülkelerinin açgözlülüğüne, acımasızlığına öfke duyan. Edward Sait ‘oryantalizm’ eleştirisinin izleri de var. Kişiliğinin bir yanı, Arap ülkesinde yaşamak zorunda kalan Yozgat’lı bir Türk ailesinin çocuğu olmak. Anadil duyarlılı-ğı oradan geliyor. Kürtçe konusunda duyarlı. Yoksulluk çekmiş bir çocukluk. Baba vefat etmiş, ailenin yükü sırtına binmiş. Yoksulluğa karşı duyarlı ve öfkeli:

‘Zengin çok görülür. Yoksul az görülür’ diyor. Doğru.

Uzlaşmacı bir kişilik. Dünyaya bakışı da öyle. Barışçı. Refahı paylaşılır görüyor. Çatışmalar, açgözlülük, birbirinin elinden kapmalar ona göre yanlış.

(Recep Tayyip Erdoğan’ın tam karşıtı. Erdoğan, çatışmacı, rekabetçi, yandaşlarını kesin kollayıcı. Tam zıt karakterler olduğunu düşünüyorum.)

Dünya vizyonu da bilim insanı kimliğini yansıtıyor. Kimya eğitimi almış. Alanının profesörü. Nobel ödülünden söz ediyor. Bir Hintlinin aldığı fizik Nobeli’ni, bir Mısırlının aldığı kimya Nobel’ini anlatıyor.

( Rakibi Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu konuda ne bildiği, ne düşündüğü aklıma geliyor. İlgilenmez de zaten. Nobel nire, bizimki nire. Nobel zaten monşerlerin işi)

Hukuk konusunda üstü örtülü konuşuyor Ekmel bey. Anayasa mahkemesini öne çıkarıyor. Adalete siyasetin müdahale etmemesi gerektiğini söylüyor. Ama yeterli vurguyu yapmıyor. Bunca adaletsizliğin yaşandığı davaların adını söylemiyor. Ergenekon, Balyoz davaları Anayasa Mahkemesi ile –çok sonra, yıllar sonra, nice acılardan sonra- bir ölçüde hukuk yoluna giriyor. Ekmel beyin bu konularda açık vurgular yapması, cesur konuşması gerekli.
* * *

Von Clausewitz’in önemli bir sözü var:

‘Savaş, silahlı siyasettir.

Siyaset, silahsız savaş.’

Siyaset de bir savaştır. Araçları da, duruma göre, döneme göre, gücüne göre, rakibe göre değişir.

R.T.Erdoğan, ’öfke de bir siyasettir’ der. Bununla kazanır. Bununla kazanmaya da alıştı.

Ekmel İhsanoğlu, ’sakin kalmak da bir siyasettir’ diyorsa bununla kazanabilir.

Ancak, sakin olmak, güvenilir ve cesur olmakla birleşirse başarı kazanır. Sakin olmakla pısırık olmak arasında çok ciddi farklar vardır.

Siyasette yüksek enerji yaymak, bu enerjiyi kitlesel heyecana dönüştürmek, bu heyecanı da geleceğin programı yapmak başarıyı getirir.

Enerjisi düşük, heyecan yaratmayan program çerçeveleri akla hitap eder, bilinçli insanların dikkatini çeker ama kitleleri sürükleyemez.

Buna karşılık, yüksek enerjili, heyecan yaratan tutarsız demagoglar, kitleleri sürükler ve ülkelerin başına olmadık işler açarlar.

Seçim kampanyalarında buna çok dikkat etmek gerekir. Gerekirse, akla seslenen adayın yanında heyecan yaratacak konuşmacılarla platform zenginleştirilmelidir.
* * *

Benim için en önemli yan; adayların Anayasa’ya nasıl baktıkları oldu.

Ekmel bey, açıkça varolan Anayasa’nın koruyucusu olacağını, parlamenter sistemin devamının zorunlu olduğunu belirtti. Bu anayasa ile Başkanlık uygulamalarının Anayasaya aykırı olacağını vurguladı.

R.T.Erdoğan ise, açıkça Cumhurbaşkanı olursa icracı olacağını, yapılan her işe karışacağını söyleyerek Başkan olacağını vurguladı. Eğer bunları söyleyerek seçilirse, kendisini seçenlerin onayıyla Başkan olduğunu söyleyecek ve Başkanlık yapacaktır.

Onun için de bu seçim sadece Cumhurbaşkanlık seçimi değildir.

Bu seçim, bir Anayasa seçimidir, bir REJİM seçimidir.

Bu seçim, DEMOKRASİ ile OTOKRASİ arasında yapılacak bir seçimdir.

Ekmel bey, Anayasayı, Rejimi, Demokrasiyi koruyacaktır. Buna söz vermiştir.

R.T.Erdoğan, Anayasayı istediği gibi yorumlayacak, Başkanlık yapacak, Otokrasiyi her alanda uygulayacaktır. Buna karar vermiştir. Alanlarda söyledikleri budur.

Siz de karar vereceksiniz.

Oyunuzla bunlardan birini seçeceksiniz.

Ülkenin geleceği böyle belirlenecektir…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

CUMHURUN NEYSE BAŞKANIN O(MU?)DUR

 

Çankaya-Köşkü

Doğrusu.’Cumhurun neyse Başkanın odur’ olmalıydı.

‘Her toplum layık olduğu biçimde yönetilir’ sözü ünlü Disrael’e maledilir. Tarih pek çok dönemde, pek çok coğrafyada bu sözün doğru olduğunu göstermiştir. Ama her zaman öyle olmaz. Kimi zaman olagandışı bir lider çıkar, toplumunun hak ettiğinden çok daha iyi bir yönetimi gerçekleştirir. Mustafa Kemal’in liderliği böyle bir örnektir. Ama o koşullar da, mucizevi bir Kurtuluş Savaşı, yoktan varolma denecek bir ayağa kalkış, sonrasında geleceğin yeni bir ufuk olarak çizilmesidir.

Atatürk, ülkenin geleceğini gençlere emanet ederek, eski alışkanlıkların yaptığı devrimleri duraksatmasını, engellemesini aşmayı amaçlamıştır.

Türkiye o gençlerin gençlerini, onların da gençlerini yaşayan bir dönemindedir. 1930’un çocukları yaşlandı. 1950’nin çocukları emekli oldu. 1970’in çocukları 44 yaşına girdi. 1990 doğumlular 24 yaşına girdi.

Daha gençler, 17-18 yaşındalar. Bu yıl LYS’ (Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı)na girdiler.
1 423 127 aday bu sınava girdi. Ne sonuç aldılar? Şimdi bu sonuçları görelim:

725 bin aday, seçtikleri geometri sınavında 30 sorudan 5.47’sine doğru yanıt verebildiler.

Fizikte 30 sorudan 5.28 doğru yanıt,

Tarihte 44 sorudan 12.78 doğru yanıt,

İngilizce 80 sorudan 21.48 doğru yanıt.

Bu sonuçlar, bir önceki sınavda seçilmiş öğrencilerin durumunu gösteriyor. Liseyi bitirmiş öğrencilerimizin durumu hiç de iyi değil.

Matematiksel düşünme, matematik kurallarının ezberlenmesi değildir. Bu ‘rasyonel düşünce’ demektir ki, akılla düşünmek, neden-sonuç ilişkisi kurabilmek, safsatalara kapılmamak, ’özgür akıl, özgür irade’ ile yaşamını biçimlendirmek demektir.

Bunu yapabilmek de, matematiksel düşünme, fen bilgisiyle akıl yürütme, tarih bilinci ile dünyayı kavrama, coğrafya ile de olan biteni anlama yetisi gerektirir.

Böyle yetişenler kendilerine söylenenleri ölçebilir, kimlerin söylediğini kavrayabilir, duygularını yönetebilir, kendi geleceklerini de biçimlendirirler.

Böyle yetişenler erişkin oldukları zaman da gerek kişisel, gerekse genel seçimlerini ‘özgür akıl, özgür irade’ ile yapabilirler.

Böyle olmadığı zaman, ülkenin çocukları kolay yolları seçer, hep sırtlarını dayayacakları destekler arar, genç olduklarında çaba harcamak yerine önüne çıkanlarla yetinir, seçimlerini de güvenmek istedikleri kişilerin yönlendirmelerine bırakırlar.

Böylece ‘emanete verilmiş akıllar ile ipotek altındaki iradeler’ topluma egemen olur, kararları da onlar verdiği için,

‘Her toplum layık olduğu yönetime kavuşur’.

Durum böyle olunca buna teslim olmak mı gerekir?

* * *
Hiç de öyle değildir.

Eğer Alman toplumu içindeki özgür akıllı, özgür iradeli kişiler daha başta gerçekleri gördükleri zaman, Münih Birahanesi toplantısında Hitler’i gördükleri zaman harekete geçselerdi III: Reich Almanya’ya egemen olamazdı. Savaş sonrasında her türlü çileye mahkum olan Almanlar bu gerçeği utanarak kabul etmişlerdir.

Rönesansı başlatan ülke olarak İtalya, kendi gelişme ilkelerine sahip çıksaydı, Mussolini faşizmi bu ülkede egemen olamazdı.. O yılları İtalyanlar utanarak unutmak istemekteler.

Şimdi Türkiye seçimlerin kavşağındadır.

Önce, Cumhurbaşkanlığı seçimi.

Arkadan da genel seçimler yapılacaktır.

Türkiye, ülkeyi Ortadoğu bataklığına sürükleme eğiliminde olan, o kaosa silah gönderen, mezhep ayrımcılığı yapan, kendi yanlışlarını pervasızca çıkardıkları yasaların arkasına saklayan bir kadroyu yeniden başına geçirecek midir?

Yoksa, geçmişte yaşananları doğru okuyup, artık ‘gene aldandık’ demek yerine, aldanmamayı seçip, sağduyu sahibi olarak kendi geleceğini kendi ellerine alacak mıdır?

Önümüzdeki sınav budur.

Bu seçimlerin kararı ülkenin gelecek onyıllarını belirleyecektir.

Herkse, kendini bu seçimlerde görevli saymalıdır.

Sorumluluk, bütün geleceğin sorumluluğudur.

ÖNEMLİ NOT:
Başbakan Erdoğanı seçmek, tek adama bağlı Başkanlık sistemine ‘evet’ demektir.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu seçmek, bilim tarihini bilen, uygarlığı kavramış, olgun bir kişiliğe yetki vermektir.

Kararımızı buna göre verelim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

İNSANLAR GERÇEĞİ NEDEN GÖREMEZ?

by_denisserkov

 

İnsanların gözlerinin önünde duran gerçeği neden göremedikleri çok merak edilmiştir.

Bu konuda ‘bilinçdışı araştırmaları’ yapılmış, bilinç eşiği tartışmaları sürüp gitmiş, reklamlar incelenmiş, kuramlar üretilmiştir.

Çocuğunun açık yanlışlarını göremeyen anne baba.

Eşi ile ilişkileri bozuk giden kişi.

İşleri bozulduğu halde nedenlerini göremeyen iş adamı.

Neden başaramadığını anlamayan öğrenci.

Yanlışını göre göre sürdüren, ona mazeretler üreten kişi.

Gündemde olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de bu listeye ekleyebiliriz.

Önümüzde duran gerçekleri neden göremiyoruz?

Elbette birkaç yanıtı var bunun.

Gerçeği görmek istemiyor olabiliriz.

İyi de, ’gerçek nedir?’ diye sorabiliriz.

Senin gerçeğin sana, benim gerçeğim bana diyebiliriz.

Ama gerçekleri neden görmek istemeyiz?

* * *
Bu nedenler:

Önyargılarımızdır,
Kişisel komplekslerimizdir,
Yetersizliklerimizdir,
Yerleşik korkularımızdır,
Kabul edilmiş baskılardır,
Şartlanmalardır,
Başarısızlıklarımızdır.

Bu etkenler, değişik kişilerde, değişik etkilerle ‘bilişsel körleşme’ yaratarak gerçeği görmemizi engeller.

Gözümüzün önünde duran gerçeği inkar da edemediğimiz için başka nedenler bulmaya çalışırız. Duruma uyan çeşitli mazeretler üretiriz.

Onun için de, nesnel (objektif) olmak bu etkenlerden kurtulamayanlar için son derece zordur.

Cumhurbaşkanlığı seçimini alalım.

Adaylar hakkında karar veren birisi şu zihinsel işlem süreçlerini kullanacaktır:

Aday konusundaki bilişsel süreç. Mantıksal çıkarım.
Duygusal süreç. Duygusal eğilim.
Sosyal süreç. İçinde olduğu grubun eğilimi.

Kişi, kararını bu süreçlerin ucunda verecektir.

Her üç sürecin buluştuğu karar, kişinin rahatlıkla ve kesin olarak verdiği karar olacaktır.

Ama bu süreçleri çelişik yaşayan birisi duraksayacaktır. Eğer mantıksal çıkarım ağır basarsa adaya oy verecek ama içi rahat etmeyecektir. Duygusal eğilimine göre karar verirse onu şiddetle savunması gerekecektir. Grubunu da kendisine katılmaya zorlayacaktır.

Bu durumda AKP’nin adayı görece rahat olacaktır. Çünkü oy verecek kişilerde her üç süreç te buluşacaktır. Mantıksal olarak zorlansa da, duygusal ve grup eğilimleri onu yönlendirmeye yetecektir.

CHP-MHP Çatı adayı ise mantıksal çıkarıma dayanan bir oy katılımı bekleyecektir. Çünkü duygusal eğilimler karışık olacak, kimilerinde karşıt duygular uyandıracaktır. Eğer, mantıksal çıkarım ağır basarsa Çatı Adayı yüksek oy alabilir.

Buradaki ‘duygusal eğilim’ noktası, Çatı Adayının kişiliğinin neyi ifade ettiği olacaktır.

Eğer, Ekmeleddin İhsanoğlu, partiler karşısında tarafsız, laik tutumunda içten, adalet duygusunda kararlı olacağı konusunda toplumu ikna ederse rahatlıkla desteklenecektir.

Ama bu adayın seçimi, artık ülkenin geleceğinin politik alanda İslam inancının etkisinin süreceğine işaret ediyorsa laik kesimde büyük bir rahatsızlık doğacaktır.

‘Erdoğan seçilmesin de kim olursa olsun’ yaklaşımı çok yanlış bir çaresizlik teslimiyeti olur ki bu zeminde hiçbir adım başarı sayılamaz.

Onun için, bireyler de, siyasal gruplar da, siyasal partiler de bu üç sürecin içlerinde nasıl çalıştığını bilmelidir.

Mantıksal olarak bu konudaki doğru nedir?

Duygusal eğilimim hangi nedenlerden etkileniyor?

Sosyal grubumun eğilimini neler belirliyor?

İçtenlikle yapılacak doğrusal analizler gerçekten bilinçli karar verilmesi için yeterli olacaktır.

Her kararımız, geçmişten etkilenir.

Her kararımız geleceğimizi belirler.

Bilmemiz gereken de budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

SATRANÇ OYUNUNDA VEZİR HAMLESİ

6

 

CHP-MHP’nin ortak çatı adayı beklenmedik bir hamleydi.

Adı geçmeyen, akla gelmeyen, toplumun genelinde tanınmayan Ekmeleddin İhsanoğlu kimdi? Nerden bulunmuş, kim(ler)in aklına gelmişti? Elbette AKP’nin lider kadrosu onu tanıyordu. İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliğine onu büyük çabayla getirmişler, Mısır ve Suriye politikalarında ters düşünce de yollarını ayırmışlardı.

Ama CHP bu adayı nasıl karşılıyor, onun adaylığını nasıl benimsiyordu? Utku Çakırözer’in yazısı kimi konulara açıklık getiriyor, adayın Atatürk’e ilişkin, laikliğe ilişkin görüşlerini açıklıyordu. Erol Manisalı’nın belirttiği gibi, özünde Arap kültürünü iyi bilen, İslam kültürünü anlamış bir araştırmacı bilim insanı aranan nitelikleri karşılıyor muydu?

Politik alanda oynanan satranç oyununda alışılmışın dışındaki bu hamle vezir hamlesidir.

Piyonlar ikişer birer ilerlerken, atlar, filler kendi yerlerini alırken hesaplar oyun sonundaki yarım piyona dayanırken birden sürpriz bir hamleyle vezir oyunu değiştirir.

Vezir hamlesi riskli bir hamledir, ustalık ister, iyi hazırlanmışsa oyunu kazanır, aksi halde oyun kaybedilir.

Gördüğümüz bu hamle nedir?

* * *
Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığına CHP kadroları şaşırmıştır, tepkiler de gecikmemiştir.

Ama kanımca çok daha fazla şaşıran Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. Bu aday nereden çıkmıştır? Kendi sert, aşağılayıcı, rahatça hedef yapacağı bir aday yerine bunların hiçbirisini yapamayacağı bu kişi nereden karşısına çıkarılmıştır?

Osmanlı kültürünü bilen, İslamı çok iyi bilen, kişiliği saygın, bilim insanı kimliği taşıyan, adı hiçbir kirli işe bulaşmamış, sakin, temiz, olgun, ağırbaşlı şahsiyetin Cumhurbaşkanı adaylığı bütün hesapları bozmuştur.

Dahası daha da önemlidir. Dahasının birincisi, bu adaylık AKP içinde nasıl karşılanmaktadır? Erdoğan’dan yorulan AKP kadrosunda bu adaylıkla ilişkili olanlar olabilir mi? Bu soru kanımca doğru sorudur, yanıtı da olmalıdır.

Dahasının ikincisi de çok önemlidir. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ötesinde Ekmeleddin İhsanoğlu bundan sonra politik satrançta nasıl bir yer alacak, nasıl bir rol üstlenecektir?

Cumhurbaşkanlığının yeni adayı olan şahsiyet, bugüne kadar İslami siyaseti yürüten Recep Tayyip Erdoğan’n ‘antitez’i gibi görünmektedir.

Öfkeye karşı sakinlik

Saldırganlığa karşı anlayış

Kural tanımazlığa karşı kurallara saygı

İntikamcılığa karşı hoşgörü

Kuşkulu yanlış işlere karşı açık doğruluk

İnkarcılığa karşı doğruları kabul etme

Bu tez-antitez karşıtlığı, bir anlamda ülkenin içine sürüklendiği bunalımı aşacak bir ortamın yaratılmasının anahtarı olabilir mi?

Önümüzdeki günler bu soruların yanıtı daha iyi verilecektir.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, ’Erdoğan olmasın da kim olursa olsun’ diye kabul edilmemelidir.

Elbette, bizim düşündüğümüz aday seçilmiş değildir. Ama seçim orantısında 70/30, 60/40, 55/45 hesaplarını aşmanın ötesinde ‘dindarlık’ eksesini ‘dindarlar-dindar olmayanlar’ ikileminden çıkarıp ‘dindarlığı politik araç yapanlar-dindarlığı politik araç yapmayanlar’ eksenine oturtmak akıllıcadır.

Önümüzdeki dönemin, Cumhurbaşkanı seçimiyle anayasal çizgisine oturtulması, kişi tahakkümünden kurtulup ilkelerin dengesinin kurulması geleceğin anahtarıdır.

Biz sürece nasıl bakmalıyız?
* * *
Algısal bilincimiz ‘hayır’ refleksini vermiştir.

Duygusal bilincimiz uzak durmuştur.

Ama,

Düşünsel bilincimiz ‘evet’ diyecektir.

Geleceğin kurtuluşu politik satrancı iyi okuyup doğru hamleleri yapmaktan geçecektir.

Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu kendi konumunu da riske ederek cesur bir karar vermiş, vezir hamlesini yapmıştır.

Doğru bir karardır.

Biz destekleriz. Kararlılıkla desteklemeliyiz.

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

İNANCIN GÜCÜ NEREDEN GELİYOR?

untitled

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Stefan Zweig’ın yeni yayımlanan kitabını okuyorum:

‘Vicdan Zorbalığa Karşı- Ya da Castellio Calvin’e’. (Can Yayınları-Mayıs 2014).

Yıl 1536. Cenevre halkı Calvin tarafından din adına yönetilmeyi kabul etmiştir. Calvin,protestanlık adına karar verecek tek adamdır. Katı dinsel kuralları uygulamaya sokar. Kendi kararları dışına çıkan herkes ceza tehdidi altındadır. Bir din adamı olan Serveto farklı bir tez öne sürünce öldürülmesine karar verir ve infazı gerçekleştirir. İşte o zaman kendi halinde bir teolog olan Sebastiano Castellio kendini ortaya atar ve bunun bir cinayet olduğunu söyler.

Kitap bu olayı anlatan,Stefan Zweig’ın yorumlarıyla da bütün zalimlere karşı çıkan insanın öyküsünü ölümsüz kılan bir yapıt.

Şimdi ortadoğuda yaşananlara bakın. Irak’ta,Suriye’de,İran’da, Mısırda ve Türkiye’de yaşananlara bakın. Din savaşları,mezhep savaşları,tarikat savaşları. En kanlı savaşlar,hiç bitmeyen kanlı mücadeleler.

Türkiye’de iktidarı elinde tutan din temelli siyasal iktidar laiklik ilkesinden uzaklaştıkça bu savaşların içine girdi,taraf oldu,şimdi de bu savaşların ortasında kaldı.

IŞİD,yani Irak Şam İslam Devleti,Suriye’de Esad rejimine nuhalif diye AKP iktidarı tarafından desteklenmedi mi? Onlara TIR’larla silah gönderilmedi mi? Bu durumun sorumluları bugünün siyasal iktidarı değil mi? Esad rejimine karşı çıkılması Şii diye değil mi?

Türkiye’de Alevi topluluğuna karşı ‘sünni’ karşıtlığı gene dinsel kökenli bir tutum değil mi?

Madımak’ta 37 aydın insanın yakılışını gözü dönmüş fanatik dinciler gerçekleştirmedi mi?

Tarih boyunca din temelli cezalar; işkenceler,odun ateşinde yakmalar,boyun kesmeler,her biçimde öldürmeler olmadı mı?

Katolik kilisesinin Engizisyon mahkemeleri,aforozları insanları acıdan acıya sürüklemedi mi?

Canlı canlı taşa tutarak öldürme (recm) nasıl bir cezadır?

Osmanlı’nın ‘müslüman kanı akıtmak caiz değildir’ diye uyguladığı adam boğdurmak,canlı canlı suya atarak boğmak yüzyıllar boyunca nasıl uygulanmıştır?

Kurban geleneği olmayan tek din Budizmdir. Ama Aztekler’den başlayarak günümüze kadar bütün dinlerde ‘kurban’ geleneği vardır. Ve kurban demek,keserek öldürmek,kanını akıtmak ve bu kanı kutsal saymak vardır.

İnanç böyle bir güçtür.

Peki,inancın gücü nereden gelir?

* * *
İnancın gücü,temelde insan korkusunu yatıştırmasından gelir.

İnsan ölümden korkar,yokolmaktan korkar. İnanç ona öbür dünyayı vadeder. Kurallara uyarsa cennet,uymazsa cehennem onu beklemektedir.

İnsan yalnız bırakılmaktan korkar,dışlanmaktan korkar. İnanç onu bir cemaatin koruyuculuğu içine alır,yalnızlıktan korur.

İnsan özgürlükten korkar. Çünkü özgürlük,kendi iradesiyle karar vermek demektir,bu kararın sorumluluğunu üstüne almak demektir,bu sorumluluğun gerektirdiği mücadeleye cesaret etmek demektir. İnanç bunların hepsini bireyin üzerinden kaldırır,Tanrı’nın buyruklarıne ve cemaatin kabul ettiği kurallara yükler.

İnanç,bunlardan dolayı çok güçlüdür ve kitleleri peşinden sürükler.

Korku temelli inanç,din kaynaklı olabilir,gelenek kaynaklı olabilir,önyargı kaynaklı olabilir. Bu inanca sahip olan birisinin bu etkinin dışına çıkabilmesi çok güçtür. Çünkü bu inancı kaybetmek,bilmediği bir yerde kaybolmak gibidir.

Birbirinden farklı inançların birarada yaşayabilmesinin tek koşulu ‘seküler anlamda laiklik’tir. Böyle bir yaşama biçimi,kimsenin inancına karışmaz,hiçbir inancın toplumu kendi iradesi altına almasına izin vermez. Hiç kimsenin doğrudan ya da dolaylı olarak bir inanç sistemine itaat etmesine yol açmaz. Bu nedenlerle de ‘laiklik’,dogmatikler tarafından dinsizlik olarak algılanır.

Oysa,laiklik dinsizlik değildir ama bunu söyleyenler dogmatik fanatiklerdir.

Bilinç temelli inanç da vardır. Haftaya görelim.

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

MONTAJ

light_bulb_by_croatian_artist_girl-d4p5kec

Montaj. Şantaj. Dublaj.

Dilimize girmiş bu yabancı sözcükler AKP iktidarının son döneminde sık kullanılan sözcükler oldu.

Başbakan’ın oğluyla yaptığı konuşmalar inkar edilmedi, ‘montaj’ olduğu söylendi. TÜBİTAK da epeyce gecikmeden sonra ‘montaj’ diye bir rapor verdi. Kim inanır bilemem? Bizim bu rapora inanmamız beklenmesin. Çünkü, bu rapordan önce TÜBİTAK da bir çok yönetici ve uzman görevden alındı. Neden acaba? Belli ki istenen raporları vermeyecek olanların yeri değiştirildi, sonradan da durumu örtecek raporlar alındı.

MONTAJ…

Raporlara uymuyor ama AKP iktidarına bu sözcük çok uyuyor. Bu iktidar tam bir ‘MONTAJ İKTİDARI’ olmuştur. Milli Görüş cephesinden (Necmettin Erbakan’dan) ayrılıp ‘biz Milli Görüş gömleğini çıkardık’ diye yeni bir parti kuran AKP kurucuları, tarikat ve cemaatlarla tam bir montaj cephesi kurdular. Bugün birbirinden ayrılmış görünen Gülen cemaati başta olmak üzere T.C.ye karşıt kim varsa hepsiyle buluşarak iktidara geldiler.

İktidar dönemlerinde kullandıkları yöntemlerin başında her zaman,

ŞANTAJ yer aldı.

Ekonomi dünyasını, medyayı bu yolla ya ele geçirdiler ya da yandaşları yaptılar. İhale vermeyerek, vergi baskısını hiç duraksa-madan tehdit olarak kullanarak iş dünyasını kendilerine bağlı duruma soktular.

Medyayı doğrudan tehdit ederek, satın alarak, beğenmedikleri gazetecileri açıkça yerlerinden kovdurarak susturdular. Basın organlarını ekonomik darboğaza sokarak, dava açarak, her türlü baskıyı yaparak etkisiz kılmaya çalıştılar. Bu yolla ya kendi yandaşlarına satın aldırarak ya da kendi yandaşları yaparak medyayı destek organları yaptılar.

İktidarlarını sürdürmek için bu da yetmedi.

DUBLAJ yaratmaları gerekiyordu.

Kendileri adına konuşan, yazan, yapan kişilere gerek vardı. Basının dışında da hedefleri vardı. Üniversiteler her zaman hareketli yerlerdi. Rektör atamalarını kendi iktidarları adına kullandılar. Yeni üniversiteler, yeni ünvanlar hep bu hedef gözetilerek kullanıldı. Üniversite öğrencilerini yandaş yapamayınca, tehditler, davalar, hapse attırmalar devreye girdi. Ama üniversite öğrencileri onların ‘dublör’leri olmadı. Bu dertlerine bir çözüm bulamadılar. Elbette, onlara boyun eğmeyen dürüst, cesur pek çok akademisyen de var.

KAMUFLAJ.

AKP iktidarının işi gücü budur. Kamuflaj. Örtme. Saklama. Gizleme. Başkasını suçlama. Hedef şaşırtma. Sürekli kendi yanlışlarını kapatmak için yaptıkları bu oldu.

Gezi olaylarını faiz lobisine yüklemek, rüşvet ve yolsuzluk olaylarını paralel devlete ihale ederek ‘kamuflaj’ yapmak hep uyguladıkları yöntemler oldu. Öyle ki, bir Bakanın kolundaki saatin rüşvet olmadığını kanıtlamak için birbirini tutmayan acemi açıklamalar bile yapıldı.

AKP iktidarını en iyi açıklayan sözcükler bunlardır:

MONTAJ
ŞANTAJ
DUBLAJ
KAMUFLAJ

İktidarları bunlara dayalıdır.

Şimdi, söz konusu konuşma tapeleri montaj olsa ne olur, olmasa ne olur? İktidarlarının özü görüntüdür, görüntü.

İMAJ.

Cilayı kazıyın, altından AKP’nin başından beri sürdürdüğü politikanın gerçekleri çıkacaktır.

ABD’nin ortadoğu politikasının taşeronluğunu yapmak.

İslami bir cephe yaratmak adına Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini yıkmak (bağımsızlık, laiklik, bütünlük), din eksenli kutuplaşmayı gerçekleştirmek.

Türkiye’yi bölerek küresel pazarın eline teslim etmek.

SON VİRAJ.

Türkiye önümüzdeki dönemde son viraja girmiştir.

Bu dönemeçte ya kendi asıl benliğine sahip çıkarak bu MONTAJ İKTİDARI’ndan kurtulacak,

ya da planlanan tuzakta çırpınarak uluslararası güçlere AKP iktidarı eliyle teslim edilecektir.

Seçim de senin. Karar da senin.

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

TÜRKİYE’NİN RUH SAĞLIĞI

tumblr_mh4kgidO941rm3w99o1_500

Öfkeli bir lider.

Sadık ve tam itaat içinde yakın çevre.

Olan biteni bu çerçeveye oturtan destek kitlesi.

Karşı çıkanları bekleyen tehditler, cezalandırmalar.

Giderek bütün toplumu saran ‘çatışma kültürü’.

Uzlaşmayı, anlaşmayı aşağılayan bir ‘şiddet ekseni’.

Böyle bir toplumda ‘ruh sağlığı’ nasıl olabilir?

* * *
İktidar ‘korku-öfke çıkmazı’nda her alanda şiddet uyguluyor.

Her alanı, herkesi kendi kontroluna almanın peşinde.

Ekonomi, medya, hukuk, eğitim, siyaset, her etkin sosyal alan iktidarın kontroluna sokuluyor.

Şiddet uygulamaları toplumu ikilem karşısında bırakıyor: Ya tam itaat ederek kendini korumak ya da her tehdidi, her cezayı göze alarak karşı çıkmak.

Böylece, iktidar bu tutumuyla ‘çatışma ortamı’nı yaratıyor, bu ortamda kendi gücüne dayalı egemenliğini kuruyor.

Bu tutum ‘yüksek stres sonuçları’nı yaratıyor.

Toplumun her tarafında yükselen şiddet olaylarına bakınız. Artık kimse sorununu çözmek için hukuk yoluna başvurmuyor.

Şiddet, bir çözüm yolu oldu.

Her gün işlenen cinayetler, ateşli silahlar, bıçaklar, palalar bu yayılan şiddet kültürünün göstergeleridir.

İktidar, narsisistik bir öfke ile saldırganlığı bir siyaset yöntemi olarak benimsiyor. Bu tutum, yandaşlarında ‘öfkeli saldırganlık’ yaratıyor, karşıtlarında önce ‘kaygı ve korku’, sonra da ‘karşı koyma’ refleksi yaratıyor.

Toplumda karşılıklı ‘nefret ortamı’ ve ‘nefret söylemi’ doğuyor. Bu da, karşılıklı ‘kitlesel çatışma’ tehlikesi yaratıyor ki bunu da çeşitli yerlerde görüyoruz.

İktidar-muhalefet karşıtlığı.
Sünni-Şii karşıtlığı.
Dindar-Dindar olmayan karşıtlığı.
Türk-Kürt karşıtlığı.
Sivil-Asker karşıtlığı (güneydoğuda).
Bu kitlesel karşıtlıklar artarak sürme tehlikesi taşıyor. Giderek daha büyük kitleler arasında çatışmalara dönüşebilir.
Kaygı bozukluğu.
Kitlesel depresyon.

Bir süre sonra depresif bir suskunluktan agresif bir şiddet atağına dönüşür ki bunu önlemek de kolay olmayabilir.

Toplumu aşırı germek (strese sokmak) bir süre iktidarın istediği etkiyi yaratabilir ama sonrasında çok büyük toplumsal olaylara yol açar ki bunu hiç kimse isteyemez ve tahmin de edemez.

Türkiye tehlikeli bir yola sokulmuştur.

* * *
Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu tehlikeli yoldan dönülmesi için bir büyük fırsat sayılmalıdır.

Çatışma siyaseti uzlaşma siyasetine dönüşmelidir.

Otokratik baskı siyaseti, demokratik anlaşma siyasetine dönüşmelidir.

Düşman yaratma tutumu, toplumu kucaklamaya dönüşmelidir.

Suçluların yaygarası, adaletin sesini bastıramamalıdır.

Toplumsal güvensizlik toplumsal güvene dönüşmelidir.

Yalanlar, yerini doğrulara bırakmalıdır.

Herkesin yaşamını güvenle, adaletle, hakkını alacağından emin olarak sürdürme isteği güvence altına alınmalıdır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi çok önemlidir.

Toplumun ruh sağlığını düzeltecek nitelikte bir Cumhurbaşkanı ülkenin geleceği için zorunludur.

Bu gerçeği de unutmayalım…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

TİRAN VE GÖNÜLLÜ KULLUK

modern-slave

‘ Benim burada üzerinde durmak istediğim sorun, bu kadar insanın, bu kadar köy, kent ve bu kadar ulusun nasıl olup da, erkini yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alan tek bir tirana katlanabilmeleridir. Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı; eğer ona karşı koymak yerine onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı, tiranın onlara en küçük bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.
Boyunduruk altında bir milyon insanın kendinden daha üstün bir gücün zorlamasıyla değil de sanki tek bir kişinin adıyla büyülenerek sefilce hizmet etmesini görmek öylesine olağan bir şey ki buna şaşırmaktan çok üzülmek gerekir.’

Etienne de La Boétie (1530-1563), daha 33 yaşına basmadan bu dünyadan ayrılan Aydınlanma Düşünürü, ‘Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de bunları yazmış, insanların düşünmesini istemiştir. 450 yıl önce ortaya atılan bu düşünceler günümüz insanı için daha da geçerlidir.

Bilimsel-Teknolojik devrimlerin yapıldığını biliyoruz. En yeni teknoloji ürünlerini kullanıyoruz. Akıllı telefonlarımız var. Akıllı arabalara biniyoruz. Akıllı evler yapıyoruz.
Ama insanların ‘tiran’ yaratıp başlarına geçirme huyları neden değişmiyor?

‘Otokrat’ dediğimiz, ‘diktatör’ dediğimiz kişi içimizden biri değil mi? Onu oraya çıkaran, ona o yetkileri veren, onun buyruğu altına giren insanlar olmasa o da kendi halinde biri kalacaktır.

O zaman, bakılması gereken yer, toplumun kendisi olmuyor mu?

Çağımızın bir başka düşünürü Noam Chomsky bakınız ne diyor:

‘ Her ülkede gerçek iktidarı elinde tutan bir grup vardır. ABD’de iktidarın nerede olduğu bir sır değil.Esasen yatırım kararlarını -neyin üretilip dağıtılacağını- belirleyen kişilerin elinde bulunuyor. Hükümet kadrosu genelde onlardan oluşuyor, planlamacıları onlar seçiyor, öğretisel sistemin genel koşullarını onlar ortaya koyuyor.

İstedikleri şeylerden biri de edilgen ve uyuşuk bir halk. Yani hayatı onlar için rahatsız kılmanın yollarından biri,

‘EDİLGİN VE UYUŞUK OLMAMAK.’

Sadece soru sormanın bile önemli bir etkisi olabilir.

Gösteriler yapmak, mektup yazmak, oy kullanmak yerine göre hep anlamlı olabilir. Fakat asıl mesele bunların DEVAMLI VE ÖRGÜTLÜ YAPILMASIDIR.

Gösteriye katılıp sonra eve döndüğünüzde yine bir şeyler yapmış olursunuz ama iktidardakiler buna dayanabilir. Dayanamıyacakları şey ise artarak devam eden (iktidar karşıtı) baskı, devamlı bir şeyler yapan örgütler, son yaşananlardan hep ders alıp gelecek sefer daha iyisini yapan insanlardan oluşur.

… Eğer seçimler nüfusun bir bölümünün birkaç yılda bir gidip bazı düğmelere basmasından ibaretse hiç bir önem taşımaz. Ama vatandaşlar belli bir tutumda ısrar etmek için örgütlenir ve bu konuda kendi temsilcilerine baskı yaparlarsa seçimlerin bir önemi olabilir.’

(Noam Chomsky- Dünyayı Kim Yönetiyor- İnkilap Kitabevi, 2014)

Bu sözlerden çıkaracağımız çok önemli sonuçlar var:

Tiranı yaratan edilgen, itaat toplumudur. Burada küçüklü, büyüklü çıkarların önemini de gözardı etmemek gerekir.

Günümüzüm tiranları seçimle gelmektedir. Seçim de gene edilgen, itaate dayalı, küçük çıkarların oyları demekse önemi olmayacaktır.

Noam Chomsky şunları öneriyor:

İlkelere dayalı olarak örgütlenmek.
Mücadelede devamlılık.
Edilgenlikle, uyuşuklukla mücadele etmek.

450 yıl önce Fransa’dan yükselen Aydınlanmanın sesi, günümüzün Amerika’sından yükselen bir sistem muhalifinin sesi Türkiye’ye ulaşır mı, bilmiyoruz.

Ama yolsuzluklardan, rüşvetlerden, imar yağmasından SOMA kömür madenleri felaketine kadar uzanan bir olaylar zinciri de içinden HAYIR diyen gür bir ses çıkaramıyorsa bir kez daha değil, bin kez daha düşünmek gerekiyor.

HAYIR.

Gevşemeden, yorulmadan, örgütlenerek HAYIR demek.

Bu karanlıktan çıkış yolu bu.

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın

ÖFKE

by abduzeedo

SOMA’da yaşanan kömür madeni felaketini tartışıyorduk. Dönemin son dersinde – Marmara üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık öğrencileri ile – ‘felaket karşısında bilişsel ve duygusal süreçleri konuşuyorduk.

Soru,’ne hissettikleri ve ne düşündükleri?’ olarak sorulmuştu,her öğrenci kendi yanıtını veriyordu.

Bir öğrenci,’öfke’ dedi,’sadece öfke duyuyorum’.

O anda aklıma hemen Stéphane Hessel’in ‘Öfkelenin’ başlıklı önemli çağrısı geldi. Bunu sınıfla paylaşmadım ama öğrencilerin duyguları,düşünceleri,ihmallere duydukları tepkileri,o insanlara yardım etmek,destek olmak istekleri,toplumu bilinçlendirmek için gösterdikleri katılım çok anlamlıydı.

Elisabeth Kübler-Ross,özellikle ölümcül kayıplarla ilgili çalışmalar yapmıştır ve insanların tepkilerini şu sıra ile yaşadıklarını bulmuştur:

• İnkar etme. Olayı kabul etmeme,edememe.
• Öfke duyma. Herkese ve herşeye karşı duyulan yoğun öfke.
• Ödeşme isteği. Bu olayın neden başına geldiğini düşünme.
• Depresyon dönemi. Her şeyden uzaklaşma. Umutsuzluk.
• Kabul etme. Gerçekle yüzleşme ve yaşama dönme.

Bu aşamalar,büyük kayıplarda,geriye dönüşsüz kayıplarda yaşanan,bu ağır yükle yaşamaya çalışmanın basamaklarıdır.

Öfke; genellikle yenmeye çalıştığımız,olumsuz anlam yüklediğimiz bir duygudur. Ancak,altı evrensel duygu profili içinde yer alır,büyük bir enerji kaynağıdır.

Doğru ve haklı öfke,bütün büyük mücadelelerin odağında yer alan,kişilerin ve kitlelerin büyük kabarışıdır.

Pablo Neruda ‘sabırlı öfke’ demiştir. Bu öfke,anlık bir öfke değildir. Kişinin egemen olamadığı dürtüsel öfke değildir. Tam tersine adalet düşüncesinden kaynaklanan,haksızlıklara karşı çıkmanın yarattığı,ezilenlerin yanında yer alan insanların bilince dayalı öfkesidir.

Büyük devrimleri yaratan bu öfkedir.

Tarih boyunca ezilenlerin ezenlere karşı duyduğu sınıfsal öfke böyle bir öfkedir.

Tarihi değiştiren öfke böyle bilişsel öfkedir.

İnsanlık felsefesinden kaynağını alan,tarihin akışını insanlık açısından,insan hakları açısından yorumlayan büyük hümanist düşüncelerin öfkesidir.

Aydınlanmanın öfkesidir bu.

Bilişsel öfke budur.

Bu öfkenin depresyonu yoktur,sabrı vardır.
Bu öfkenin inkarı yoktur,tam tersine gerçeklerle yüzleşmesi vardır.
Bu öfkenin ödeşmesi tarihsel ve nesneldir.
Bu öfke toplumsal öfkedir ve bütün büyük değişimlerin merkezidir.

Ya duygusal öfke?

* * *
Duygusal öfke,olayın sıcak zamanında kaçınılmaz olarak duyulacaktır. Sıcak ve kaynayan bir öfkedir. Yapısı bilişsel olmadığı için kolayca yanlış hedeflere yönelebilir. Çoğu kez doğru hedeflere yönelemez. Önünde ve yanında duranlara yönelebilir. Bir sonuca varmaktan çok,boşalmaya,rahatlamaya yönelir,bu da öfke yatıştıktan sonra çaresizlik duygusuna evrilir,depresif sürece yol alır.

Duygusal öfkenin bilişsel sürece yönelmesi ya kişinin ve toplumun bilinçli olmasına ya da bilinçli önderlerin,bilinçli rehberlerin öncülüklerine kulak vermelerine bağlıdır.

Bilinçli öfkeye dönüşemeyen hiçbir duygusal öfke gerçeklerin ortaya çıkmasına hizmet etmez,tersine kolayca şaşırtılarak gerçeklerin üstünün örtülmesine seyirci kalır.

SOMA felaketinde duygusal öfkeyi inanç temelinde rahatlatma çalışmaları ya da salt sakinleştirmeyi amaçlayan terapiler sadece varolan bozuk düzenin sürmesine destek olacaktır.

Bugüne kadar yaşanan hiçbir felaketten ders alınamaması,yaşanan acıların bilişsel öfkeye dönüşememesinin yarattığı sonuçlardır.

Ya dürtüsel öfke?

* * *
Dürtüsel öfke,bilişsel ya da duygusal temeli olmayan,anlık şiddet duygusuna bağlı saldırgan öfkedir. Saldırma,küfürler,vurmalar,zarar verme girişimleri içgüdüsel tepkilerdir ki,kontrol dışı kalmış dürtülerin sonucudur.

Bu durum,dürtü kontrolü yetersizlikleri içinde yer alır,kişinin egosunu tatmin etmekten başka hiçbir işe yaramaz. Böyle davranışlar kişiye de,,çevresine de zarar vermekten başka bir sonuca ulaşmaz.

SOMA felaketi bize öfkenin her türlüsünü çeşitli olaylarda gösterdi.
* * *
SOMA felaketi eğer,gerçek sorumlular olan,maden yöneticileri,kamusal denetim yetkilileri ve siyasal iktidar yetkilileri yerine birkaç görevliyi suçlayıp kapatılırsa hiçbir ders alınmamış olur.

Gerçek görev,bu büyük felaketin toplumun bilişsel öfkesine dönüştürülmesi,böylece ülkenin güvenilir yöneticilere teslim edilebilmesidir.

İnsanlık Aydınlanmasının Cumhuriyeti,ülkenin gerçek Demokrasisi ancak o zaman geleceğin ışığı olacaktır.

Gerisi dinlediğimiz masallarla,ninniler olur.

Genel içinde yayınlandı | Yorum yapın