SİMİT SARAYI

tumblr_static_bg

İlk ‘Simit Sarayı’ açılımını görünce çok gülmüştüm.

‘Eh, artık simit de saraylı olduysa, sırtımız yere gelmez’ diye düşümüştüm. Öyle ya, ’simit’ dediğimiz ünlü buluşumuz alçakgönüllü bir dosttu. Sabahları, çocukların başındaki tablalarda ‘sıcak simit, yeni çıktı’ diye satılır, ’simitçi’ çocuklar da başındaki tablayı indirir, isteyene simidini verirdi.

‘Simit-çay’ ikilisi, memurun sabah kahvaltısıydı.

Daha sonra, ünlü simidimiz camekanlı seyyar arabalara terfi etti, satıcılara beyaz gömlek giydirildi. Simit de böylece sınıf atladı.

Ama ‘Simit Sarayı’? İşte bunu kimsecikler tahmin edemezdi. Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, eh işte, padişah sarayları, tarihsel miras olarak gzler önündeydi.

Ama alçakgönüllü ‘SİMİT’ buluşumuzun, -çünkü gerçek bir ulusal buluşumuzdur- böyle basamak basamak yükselip de saraya çıkacağı aklımıza gelir miydi?

Elbette gelmezdi ama demokrasi dedilen sistemin işte böyle akla gelmeyenleri başa getirme gibi bir özelliği vardır.

Şimdi, seçilmiş Cumhurbaşkanımızın da halkımızın oylarıyla adım adım yükselip Kasımpaşa’dan çıkıp da Ak-Saray’a yükselmesi de demokrasinin nimetlerinden değil midir?

Bu demokrasi güzel şey canım.

İşte, yükselen yükseldi. Gözünü açan açtı. Bize pek yaramadı ama burada kusur bizde. Gözümüzü açıp da yükselecek bir merdiven bulamadık. Beceriksiziz, durum ortada.

Simit kadar olamadık desem yeridir.

Ama sıcak sıcak, fırından yeni çıkmış simide de can dayanmaz. Tavşan kanı çay yanında. Şimdi, simidin peynirlisi var, kaşarlısı var, kahvaltı tabağının ortasına kurulmuşu var. Var oğlu var.

Ama hakkını yemeyelim. Simit saraya çıktı diye halktan uzaklaşmadı.

Simit saraya çıktı ama ‘Saraylı’ olmadı, olamadı.

Saray kültürü ayrı bir alemin kültürüdür.

Sarayın sahibi vardır, efendileri vardır, kulları köleleri vardır, hafiyeleri vardır, dalkavukları vardır, kadınları vardır, entrikaları vardır. Vardır da vardır. İşte Osmanlı saraylarının öykülerini okuyoruz. Versay sarayı da öyledir. Elisée sarayı da, Schönburg da. Hepsinin benzer öyküleri vardır. Sırayla.

* * *

Çankaya Köşkü’nü gezmiştim. Ata’nın alçakgönüllü yatak odası, çalışma odası, küçük konuk odası, kitapları. Okunmuş, çizilmiş, kenarına notlar alınmış kitapları. Türkçe, Fransızca.

Pembe Köşk’ü sayın Özden Toker gezdirmişti. Büyük bir zerafetle gezdirirken, Atatürk’ün gelişinde ‘bir yemek odası yapınız Paşam’ diye İsmet Paşa’dan istemini anlatmıştı.

Yemek odası, Atatürk için Akademi idi. Elbette rakı da vardı ama keyfetmek için değil, eğlenmek için değil. Sofra, konuşmak, düşünceleri paylaşmak, yenilikleri hayata geçirmek içindi. ‘Atatürk’ün Sofrası’ akademik bir buluşma yeriydi.

Cumhuriyetin kurucuları için Köşk yeterliydi, uygundu.

Saray sözcüğü saltanatı çağrıştırıyordu. Halkın tepesinde yaşayan egemenlerin saltanat sürdüğü yer. Taşra eşrafı ‘konak’ta otururdu.

Cumhuriyet tarihi, kuruluşundaki KÖŞK’ten, 90 yıl sonrasında SARAY’a geri dönen bir hikayeyi elbette anlatacaktır.

* * *
Ama SİMİT halkına ihanet etmedi.

Halka hiç yalan söylemedi. Neyse o oldu. Çalıp çırpmadı.

‘Ben SİMİT, artık Saraylı oldum’ deyip de açmayı, poğaçayı saf dışı bırakmadı.

Ben şahsen, saraylılar arasında SİMİT’i tercih ediyorum.

Saraylar arasında da, SİMİT SARAYI’nı…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

UYGARLIK UYUŞMAZLIĞI

uygarlik-16
Dünya Uygarlığının Öncülerinden, Büyük Türk Lideri MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, Asla Unutulmayacaktır.

Tıp fakültesinde öğrenciyim. Çapa kliniğinde staj yapıyoruz. Prof. Dr. Tevfik Sağlam hocamız ile bir grup, asansör bekliyoruz. Asansör bozukmuş. Bir teknisyen ezile büzüle hocaya tamir için uğraştıklarını söyledi. Hoca bize döndü:

- Bizim milletin makinelerle bir uyuşmazlığı var, dedi.

Daha sonra bu sözü çok düşündüm. Hayatımıza daha çok makine girdikçe bu sözün daha da doğrulandığını görüyorum. Çünkü, makine dediğimiz gereç, bir işi yapmak amacıyla kurgulanmış, birbirini tamamlayan, başından sonuna kadar işleyişi düzenlenmiş teknik bir donanımdır. Nasıl çalıştığı, nasıl işlediği, bakımının nasıl yapılacağı düşünülüp tasarlanmıştır. Makine, endüstri toplumunun kültürünün ürünüdür. Endüstri toplumunun kültürüne ulaşmamış toplumun insanları ‘makine ile uyuşmazlık’ yaşarlar.

Makine olan her yerde yaşanan kazalara bakın. Maden kazaları, asansör kazaları, trafik kazaları, silahla yaşanan kazalar, makine olan her yerde ‘kaza dediğimiz’ olaylara bakın. Ne görüyoruz?

İhmal, dikkatsizlik, aldırmazlık, kayıtsızlık değil mi?

Böyle görünüyor ama aslı ‘makine ile uyuşmazlık’tır.

Bir makineyi, ’bas çalıştır, bas durdur’ ötesinde tanımayan insanın o donanım ile uyuşmazlığıdır sorun.

Kaderci bir toplum makine ile uyuşamaz. Sorun bu.
* * *
Coğrafya ile de uyuşmazlığımız var. Şu binyılların tarihsel mirası olan güzel İstanbul’a bakın. Yeşile düşman olmuş bir yapılaşma şehvetiyle yükselen kulelerin boğduğu güzelim kente bakın.

Nerede park varsa imara açın, nerede bir tutam yeşil varsa kazın, bir temel atın. Bu 20 milyonun yaşadığı tarihsel kentte ne bir hayvanat bahçeniz var, ne bir botanik bahçeniz. Neden. Bunlar uygarlık simgeleri de ondan.

Uygarlar, doğa ile barışık yaşarlar.

Barbarlar, doğayı yağmalarlar.

Coğrafya ile uyuşmazlığı olanlar, doğayı görmezler. Doğanın yaşilini, ağaçlarını, hayvanlarını, denizi görmezler. Onların gördüğü, sadece parsellenip satılacak topraklardır.

Validebağ korusu çatışması da aslında ‘uygarlarla barbarların çatışması’dır. Gezi olaylarında yaşanan da buydu.

Coğrafya ile de uyuşmazlığınız var.
* * *
Adalet var mı ülkenizde ? Adalet, haklının güçlü olmasıdır, kısaca. Sizde ise, güçlü olan haklıdır, değil mi?

Yani, adaletin tam tersini, adaletsizliği yaşıyorsunuz hayatın her alanında. Yalanlar söyleniyor, içinizden homurdanıyorsunuz. Gözünüzün önünde büyük hırsızlıklar yapılıyor. ‘Olsun, çalıyor ama çalışıyor’ diyorsunuz, öyle değil mi?

Adaletle, doğrulukla, dürüstlükle uyuşmazlığınız var sizin. Dindarlık örtüsüyle örtülmesi de işin başka bir yanı.
* * *
Uygarlıkla uyuşmazlığınız var sizin.

Onun için sizin derdiniz yok.

Onun için bizim derdimiz var…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AKILCILIKTAN KADERCİLİĞE GEÇERSEN

dikkaat-bu-ülkede-kader-var_187433

Türkiye’nin ilerde tarihini yazacak dürüst tarihçiler bu geriye gidişi yazacaklardır: ‘Türkiye, Cumhuriyeti kurarken girdiği ‘akılcılık’ yolundan ‘kadercilik’ yoluna dönmüştür.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilerek, isteyerek seçtiği ‘akılcılık’ yolu, uygarlığa giden Aydınlanma Yolu’dur.

Aydınlanma Yolu; düşünen, tartışan, tabuları olmayan, önyargılardan arınmış, dürüst insanların yoludur. Aydınlanma Yolu; bilimin rehberliğinde, sanatın ışığında yürüdüğün yoldur.

Felsefesi bu olan politika, elbette ulus olarak bağımsızlığı seçti, inançlar karşısında eşitlik demek olan laikliği seçti, eğitimi akılcılık yönünde düzenledi, toplumda yasaları egemen kıldı.

1980 sonrasında emperyalist kapitalist sistemin yeni buluşu olan ‘küresel piyasa ekonomisi’ kendisine yeni hedefler buldu. Artık ulus-devlet ortadan kalkmalıydı, ülkeler din temelli, etnik köken temelli bölünmelerle kolay pazarlar olmalıydı. Uluslar arası sermaye her şeyi yönetmeliydi. Sınırlar yeniden çizilmeliydi. Petrol başta olarak bütün yer altı ve yerüstü servetleri paranın emrine verilmeliydi. Elbette bunu insanlara kabul ettirmek zordu ama yolu bulundu.

Bu işleri akıl edip karşı çıkacak kesimleri, dünyayı para kazanıp mal edinilecek yer olarak görecek, yaşamı rekabet ve üstünlük olarak kabul edecek tüketim kültürü ile donatıp şaşırtmak. Bu gidişi anlaması güç eğitimsiz, ezik, ekonomisi düşük kesimleri de kaderciliğe yönlendirmek.

Böylece, toplumun görece eğitimli, akıl erdirecek kesimlerinin gözü mal ve para hırsıyla karartılmış, geri kalan kesimleri de kaderciliğin boyun eğiciliği ile teslim alınmıştır.

Artık her şey olabilir, her şey yapılabilir durumdadır.
* * *
İşçiler maden kazalarında ölebilir. Kader böyleymiş dersiniz.

İşçiler asansör çakılır, ölürler. Yazıları böyle yazılmış dersiniz.

İşçiler kamyonlara doldurulup kazaya uğrar, ölebilirler. Şimdiye kadar hiç böyle olmamıştı der, geçersiniz.

Akıllıları kendi çıkarına bakan fırsatçılar yapılmış, daha az akıllıları başlarına gelen her şeyi kaderlerine bağlamış bir toplumda yaptığınız her şeyi kabul ettirebilirsiniz.

‘Bu dünya zenginlerin dünyası’ diye dövünen madenci eşi elbette gerçeği söylemektedir ama hayatı boyunca ‘ama neden?’ diye düşünmemiştir.

‘Fakirliğin gözü kör olsun’ diyen akmyon kazasında ölen işçinin eşi doğruyu dile getirmektedir ama ‘neden hep biz?’ sorusuna yanıt aramamaktadır.

Orada öyle üzüntülü duran yetkililer, sonuçta ‘kader böyle istedi’ diyecek, dinleyenler de duada saf tutacaklardır.

Hesap sormak, sorumlu bulmak, neden araştırmak ‘akıl işidir’.

Bakın hiçbir şeyin hesabını soramıyorsunuz.

Deniz Feneri yolsuzluğu ne oldu? Kader.

Dört Bakan olayı ne oldu? Kısmet.

Ölen işçiler? Sizlere ömür.

Kaçak inşaatlar. Babana rahmet.
* * *

Ölen her işçide iktidar suçludur, vatandaş sorumludur.

Çiğnenen her kuralda, iktidar suçludur, vatandaş sorumludur.

Yapılan her yanlışta iktidar suçludur, vatandaş sorumludur.

Bunu bilirsen bilirsin, bilmezsen katlanırsın.

Kader dediğin, sadece senin yaptıklarındır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ÇANKAYA

fft18_mf6233136

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun, dünyada yeni bir çağın açılışının simgesi.

Yenilmiş, işgal edilmiş, dağılmış, parçalanmış Osmanlı İmparatorluğundan dünya emperyalizmine kafa tutan, savaşan, onu yenen ve yeni bir Cumhuriyet kuran ilk örnek.

Çankaya, bu ilk örneğin simgesi.

Çankaya yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yüreği, ruhu, kayası.

Çankaya, bu mucizeyi gerçekleştiren muzaffer komutanın, kurucu büyük dehanın, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yeri.

Çankaya, ATATÜRK’ün evi.

Ondan sonra gelenler, -İsmet İnönü dahil- orada ne hissetmişlerdir, bilemem. Onlar, birer misafir gibi gelip gitmiş olmalılardır.

Yeni Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan orada oturmamakla çok doğru bir iş yapmıştır. Orası onların yeri değildir. Abdullah Gül orada otururken gelip gidişlerinde nasıl eğreti kaldıklarını hissetmiş olmalıdır R.T. Erdoğan.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesini ortadan kaldırmaya yeminli bir siyasal anlayışın iktidar olunca kendinden öncesini reddetmesinde şaşılacak bir şey yok.

Cumhuriyet döneminde yapılan her şeyi inkar ederek her şeyin kendileriyle başladığını öne sürmek bu siyasal iktidar için kaçınılmaz olmalıdır. Onlar da bunu yapmışlardır.

Ama bunu yaparken toplumu da bölüp parçalamış, kendinden olan ve olmayan ayrımcılığını kin ve nefretle doldurmuşlardır.

Öfke-kin-nefret-şiddet.

Bugün ülkenin günlük hayatında böylesine artan kavga, öldürme, yaralama, çarpma rastlantı değildir. Toplumda yaratılan ‘öfke-kin-nefret-şiddet’ zincirinin sonuçlarıdır.

Bu sonuçlardan siyasal iktidar ve onun başı sorumludur.

Burada da kalmayacaktır. Halkın artan tepkisi, toplumun kabul edemeyeceği uygulamalara karşı çıkması, polis şiddetiyle de önlenemeyecektir. Daha çok şiddet, daha çok tepkiyi doğuracaktır.
‘Makul şüphe’ den ‘mutlak suçlu’ya giden yolu kısaltmak siyasal iktidarın yanlışlarını örtmeye yetmeyecektir.

Suça kadar uzanmış olan yanlışlar, ortaya çıkmış suçlar, yolsuzluklar, saklanmış paralar, alınıp verilen rüşvetler üstleri nasıl örtülürse örtülsün ortadan kaldırılamıyacaktır.

Borçla yaşamaya alıştırılmış kitlelerin, inançla hipnotize edilmiş kesimlerin otomatlaşmış desteğiyle, olan biteni düşünebilecek olanların da ev, araba, konfor telaşına düşürülmesiyle oluşan bir ortam kimseyi yanıltmasın.

Bu apati (duyuların körleşmesi), bu refleks kaybı geçicidir. Hiç kimse hayatının böyle anlamını kaybetmesine sürgit razı olamaz.

Çankaya oradadır.

* * *
Çankaya oradadır ve şimdi artık asıl sahibiyle baş başadır.

Çankaya aydınlanmadır. Çankaya rönesanstır.

Çankaya uygarlaşmadır.

Çankaya, dünyada aşağılanmış, yenilmeye mahkum sayılmış, bir halkın, bütün dünyanın gözleri önünde ayağa kalkmasıdır.

Çankaya, bir toplumun bütün dünyada saygınlık kazanmasıdır.

Çankaya, bir toplumun kayıp geçmişinden kazanılmış geleceğine uzanmasıdır.

Çankaya, bir dünya mucizesinin ışığıdır.

* * *
Elbette bu siyasal iktidarın Çankaya ile ilgili niyetleri de vardır. Henüz bilmiyoruz ama orayı da değiştirmek, kendileri için tehdit olan Çankaya’yı kimliğini değiştirerek katlanılır kılmak niyetleri vardır.

Böyle bir şey olabilir mi, göreceğiz.

Ama bildiğim bir şey var.

Türkiye, 1923 yılında Çankaya’ya güveniyordu.

Türkiye, gene Çankaya’ya güvenecektir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı gene Çankaya’da oturacaktır.

Bunu biz göreceğiz. Çocuklarımıza kalmayacak…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

CUMHURİYET BAYRAMINI KUTLAMAK

demiraglar

1923-2014. Cumhuriyet Bayramı’nın 91. yılını kutlayacağız.

Şeref tribününde Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, parti başkanları,

Genelkurmay başkanı, yüksek yargının başkanları, protokolda yer alan kişiler yerlerini alacaklar. Önlerinden Türkiye’nin gücünü ifade eden semboller, gruplar halinde geçecekler. Tören tribününde yer alan ülkenin en yetkili kişileri bu grupları selamlayacaklar.

Ülke, kurtuluş heyecanını bir kez daha coşkuyla yaşayacak. Kurtuluşun güç günlerinden nereye geldiğini görecek. İnsanlar, ülkesiyle gurur duyacak, geleceğe güvenle bakacak, göğsü kabararak mutlu olacaklar.

Geçmişte böyle yaşanan kutlamalar olmuştu.
* * *
O şeref tribününde Atatürk vardı. Yanında çalışma arkadaşlarıyla.

Kahraman muzaffer ordusu önünden geçerken yer gök inlerdi. Aynı anda uçaklar gökyüzünde uçarlar, ordunun üç gücü, kara gücü, hava gücü, deniz gücü, ölümü göze almış inançlarıyla Başkomutanlarını selamlarlardı. Toplumun çeşitli kesimleri, öğretmenler, öğrenciler, halkevleri temsilcileri, çeşitli bölgelerin folklor grupları, iş aletleriyle zanaatkarlar, baretleriyle madenciler, yabalarıyla çiftçiler, ürünleriyle köylüler geçerlerdi. Ülkenin üreten gücü, çalışan gücü, birbiriyle bütünleşmiş toplumu o büyük günde gözler önünde yürürlerdi.

Geçmişte Cumhuriyet Bayramında böyle kutlamalar yaşanırdı.
* * *
Günümüzde mi? 29 ekim 2014 gününde mi?

Ah, inanın, yazmak bile istemiyorum. Görmek bile istemiyorum.

Geçmişe özlem duyduğum için değil, geçmişe özlem duymam.

Geçmişte kaldığım için değil, geçmişte kalmam.

Onura özlem duyduğum için.

Dürüstlüğe özlem duyduğum için.

Dünyaya meydan okuyan şerefli duruşa özlem duyduğum için.

Doğru insanlık değerlerine özlem duyduğum için.

Halkını aldatmayan yöneticilere özlem duyduğum için.

Yalan söylemeyen yöneticilere özlem duyduğum için.

Yabancı egemenlerin taşeronluğunu yapmayanlara özlem duyduğum için.

91. yılında Cumhuriyet Bayramı bana hüzün veriyor.

Kendimi suçlu hissediyorum.

Ülkemin bu hale gelişinde yapmam gerekenleri yapmadığım duygusunu yaşıyorum.

O törende yer alıp o tribünün önünden geçmesi gerekenleri düşünüyorum.
* * *
Kortejin başında ‘Mehter marşı’nı çalan Osmanlı kıyafetleriyle iki ileri beş geri gidişiyle Mehter takımı yerini almalı.

Adaletsiz hukuku temsil eden, gözleri bağlı, ağzı bantlanmış, kulakları tıkanmış siyah elbiseli bir kadın, elinde kırılmış terazisi, kılıç yerine eline verilmiş beyzbol sopasıyla mutlaka kortejde yer almalı.

Okulları İmam-Hatip okuluna çevrilmiş öğretmenler, başları örtülmüş, gözlerini yere dikmiş ilköğretim çağı kız öğrencileri ile geçişte yerlerini almalı. Erkek öğrencilere takke giydirilmesi yerinde olur.

Eski mektebe başlama törenlerini temsilen ‘amin alayı’ da sembolik olarak yer alırsa Yeni Türkiye konseptine tam uyar.

Kortejde ‘kredi kartları’nı temsil eden figürler uygun renklerle, uygun giysilerle mutlaka yer almalı. Ekonominin bu yeni hızlandırıcı araçları bu bayramda unutulmamalı.

AVM’leri temsil eden maketler, içlerindeki renkli giysili mankenleriyle mutlaka geçişte hak ettikleri yeri almalı.

Gökdelenler, büyük konut projeleri tören geçişinde temsil edilirlerse çok anlamlı olur. Ünlü müteahhitler de ya geçişte yer almalı ya da tribüne çıkmalılar.

Sivil güvenlik güçlerini temsilen AK gömlekli eli palalılar, eli sopalılar da geçit töreninde yer alsalar günün mana ve ehemmiyetine uygun düşer.

Gerçek bir tören böyle olurdu.

Ama böyle olmayacak, biliyorsunuz.

Bir Cumhuriyet Bayramı taklidi yaşanacak.

Bağımsızlılıktan bağımlılığa düşürülmüş bir ülkede, laik yapıdan din sömürücülüğüne döndürülmüş bir ülkede, her türlü kötülüğe alıştırılmak istenen topluma klişe sözler söylenecek.

Cumhuriyetin gerçekten kutlanacak bayramı mı?

O bayram, hak edildiği zaman kutlanacak…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ORTADOĞU’DA ORTAÇAĞI YAŞARKEN

guernica_22

Türkiye, ortadoğu ülkesi olmayı, ortaçağı yaşamayı seçti.

Bu durum bir seçimdir. Siz seçtiniz, farkında mısınız?

On iki yıl tek başına iktidar olan siyasal anlayış, ülkenin rotasını değiştirdi, yolunu kendi hedefleri yönünde değiştirdi. Bunu yapabilmek için de toplumsal yapıyı, toplumsal güç merkezlerini kendi kararı doğrultusunda yeniden yapılandırdı.

Bugün yaşananlar bu seçimin sonuçlarıdır. Bu seçimin daha yaşanacak başka sonuçları da olacaktır.

Ortadoğu, yerel kültürlerin bölgesidir.

Yerel kültürler, din kökenli, etnik kökenli, gelenek kökenli kültürlerdir. Musevilik, Hıristiyanlık, İslam dinleri, çeşitli mezhepleri, Araplar, Türkler, Kürtler başta olmak üzere Yahudiler, Ermeniler bu bölgede kendi kültürleriyle yaşarlar. Evrensel kültür ise, Avrupa merkezli kültür olarak ‘aydınlanma ilkeleri’ olarak bilinen kültürdür.

Ortaçağ kültürü, dogmaların kültürüdür. Dinler, gelenekler, törelerden gelen dogmaların toplum yaşamına egemen olduğu kültürdür. Özellikleri, sorgulamayan, tartışılmayan, kesin kabule dayalı inanç kültürü olmasıdır. Bu dogmalara inanmayan ya da inanmadığı öne sürülen kişilere, kurumlara en ağır cezaların verildiği bir çağdır ortaçağ. Engizisyon mahkemeleri, aforoz cezaları, diri diri yakmalar, en ağır işkencelerle öldürmeler bu çağda yaşanmıştır. Günümüzün ortaçağı elbette böyle yaşanamaz.

Evrensel kültür ise, dogmaları kabul etmeyen, özgür insan aklına dayanan, özgür insan iradesine dayanan kararlarla yaşayan yeni bir toplum yapılanmasıdır. Bu yapıda her şey sorgulanır, her şey tartışılır, eğitim din temelli değil, bilim temellidir. Toplumda kuvvetler ayrımı vardır. Yasama, yargılama, yürütme ayrıdır ve birbirini denetler. İnsan özgürlükleri, yaşama hakkı, kendi düşüncelerini sözlü ve yazılı ifade hakkı kutsal sayılır. İnsan hakları devletin ve toplumun güvencesi altındadır.

Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından 1923 yılında ‘evrensel kültür ilkeleri’ne göre kuruldu. Bu doğrultuda hukuk, eğitim, yasama, toplum yaşamının temel yapıları bu ilkelere göre düzenlendi. Çocuklar, gençler eğitim kurumlarında laik eğitimle eğitildiler, bilim temelli özgür insan aklının ve iradesinin egemenliğini öğrendiler. Köyden başlayan kalkınma hamleleri yapıldı. Halkevleri, halkın kültür ocakları oldu. Okuma yazma, kitaplar, tiyatro gibi kültür çalışmaları yaygınlaştı. Köy Enstitüleri kuruldu. Toprak reformu ile toprakların ağaların elinden köylülere devri planlandı.

Bugün, 2014 yılında bunların hiçbirisinin kalmadığını görüyoruz. Laiklik ne yazık ki dinsizlik sayılarak ağızlara bile alınamıyor. Oysa toplumları din ve mezhep kavgalarından kurtaracak can simididir laiklik. Bakın ortadoğuya. Bakın Irak’a. Bakın Suriye’ye. Bakın Mısır’a. Kim islamı temsil ediyor. IŞİD, ’İslam biziz’ diyor, kendi dışındakileri kafir diye kesiyor. El Nusra’ya göre İslam onlardır. El Kaide, Müslüman kardeşler her biri islamı kendilerinin temsil ettiğini söylüyor. Kim müslüman? Hangisi islamı temsil ediyor? Burada da kalmaz. Arkadan, ’sen nekadar dindarsın?’ sorgusu gelir. İşte din kavgaları budur, mezhep kavgaları budur.

Ve ortadoğunun ortaçağı gelir sizin kapınıza dayanır.

Sizin de seçip başınıza iktidar yaptığınız siyaset kesimi, Sünni İslam’ı önce kendi ülkesinde, sonra çevresinde egemen kılmak için her türlü yola başvurunca geleceğiniz nokta budur. Bu noktada da kalamazsınız. Olaylar sizi sürükler. Savaşa da girersiniz, ülkeniz bölünür de, kardeş kardeşe düşman da olur.

Artık iradeniz sizin elinizden çıkmıştır. İradeniz ipotek altına alınmıştır, aklınıza da kimsenin ihtiyacı kalmamıştır.

Eğer bir şey yapacaksanız, 90 yılı gözden geçirmeniz gerekir.

Osmanlı neden yıkıldı, bilmeniz gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti nereden nereye geldi. Düşünmeniz gerekir.

Bugün yaşananlara ‘bunlar neden bizim başımıza geliyor?’ diye sormak aymazlığın ta kendisidir. Hiçbir şey birdenbire olmaz. Yavaş yavaş gelişir. Adım adım ilerler. Görenler, bilenler söyleseler de bakarkörler aldırmazlar. Aranızda bunlar, görüyor olmalısınız. Bugün yaşananlar (ve daha yaşanacaklar) yıllardan beri gelişen tutumların sonuçlarıdır.

Einstein ne demiştir: ‘aynı şeyleri tekrar tekrar yaşayıp da sonuçlarına şaşmak ahmaklığın işaretidir.’

Bizim durumumuz bu.

Eğer bir şey yapacaksanız? Osmanlı’yı bileceksiniz. Balkan’ların nasıl kaybedildiğini anlayacaksınız. Kafkasya’da olup bitenleri öğreneceksiniz. Cumhuriyet’in başına gelenleri göreceksiniz. Sonra da ne yapacağınıza karar vereceksiniz.

Elbette gücünüz varsa, ki fark ederseniz var.

Elbette niyetiniz varsa, ki o belli değil.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KURBAN!

1379589921_kurban11

Kurban, eski inanç sistemlerinden dünümüzün tek-tanrılı dinlerine kadar gelen bir törensel uygulamadır. Tanrıya adanan bir canlının yaşamını sonlandırarak O’na olan bağlılık kanıtlanır. Tanrı adına yapıldığı için de herhangi bir vicdan azabı duyulmaz. Bu anlamda ‘kurban seçilen kişi’ ya da ‘kendini kurban eden kişi’, kendisini ‘onurlandırılmış, ödüllendirilmiş kişi’ sayar. Almanya’da makine mühendisi olan arap asıllı Muhammet Atta, bu duygularla kaçırdığı uçakla İkiz kuleleri vurmuştu.

‘Kendini adama’, ’adak adama’ hep kurban ritüelinin uygulamalarıdır. Elbette, dinsel uygulamaların da, inanca dayalı kurban etme töreninin de dönemler içinde, ülkelere göre değişimleri olmuştur. Ama ‘kurban etme’nin, ’kurban olma’nın temel dogması değişmemiştir.

Aztekler insan kurban ederlerdi. Seçilen kurbanlar ‘bakire kızlar’ olurdu. Sunak üzerine yatırılan seçilmiş kurban bakire kız törenle kurban edilirdi. Bu kurbanla Tanrı’nın hoşnut olacağına, toplumu belalardan koruyacağına inanılırdı. Azteklerden birinin bile bir genç kızı öldürerek Tanrı’yı nasıl hoşnut ettiklerinden kuşku duyduğu sanılmamaktadır. İnanç her zaman çok güçlü bir ikna edicidir.

Kadın kurban etme geleneği günümüzde de sürüyor.

Kadın cinayetleri, bir anlamda ‘kadının kurban edilebileceği’ içsel inancı ile ilişkilidir. ‘İçsel inanç’ dışa vurulmayan bilinçdışı yaşayan bir içkabuldür.

‘Boşanmak istiyor öyle mi?’,

‘Başkasıyla ilişki mi kuracak?’,

‘Herhalde bir niyeti vardı’,

‘ Kadın değil mi, güvenilmez işte’,
gibi ‘içsel inanç’ ürünü olan ‘içkabul’ler, kendisinden ayrılmak isteyen eşi ya da sevgiliyi ‘kurban sunağı’na yatırıverir. Bu olay artık bir ‘öldürme’ değildir, ’haklı bir kurban etme’dir. Toplumdaki erkekleri çoğu arasında yapılacak dürüst bir anket durumu ortaya koyabilir. Daha şaşırtıcı olanın kadınların bir bölümünün bile ‘kadının ayrılma hakkı’na karşı çıkabilmesidir. Bu da ‘kadının zihinde kurban edilmesi’ gerçeğini düşündürtür.

‘Kadının zihinde kurban edilmesi’, kadının cinsiyeti nedeniyle kendini ‘değersiz, geri planda kalması gereken, erkeğe itaat etmesi gereken, hep başkası tarafından kontrol edilmesi gereken’ kişi kabul etmesine dayanır. Dinsel inançlar, geleneksel tutumlar, töresel uygulamalar hep bu ‘cinsiyet ayrımcılığı’nı işler. TV dizilerindeki güneydoğu hikayelerinde çok net görülen bu gerçekler, günümüzde giderek daha etkin biçimde yaygınlaşmaktadır.

İlköğretim çağındaki (10-15 yaşlarında olan) kız çocuklarının tesettüre (örtünme, kaçınma, gizlenme) girmesi aynı biçimde ‘kadının zihinde kurban edilmesi’ olgusunun güçlü bir uygulamasıdır. Bu kız çocuklarımız daha o yaşlardan başlayarak ‘kendilerini saklaması, gizlemesi gereken’, ’hep korunmaya muhtaç’, ’erkeklerle eşit olmayan’, ’kapanan, kaçınan, eksik, kusurlu cins’ olarak kabul edeceklerdir.

Prof. Bahar Gökler, ’Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği’ başkanı olarak ‘küçük çocuklarda baş bağlamanın çocuğu dinsel-sosyal sınırlamalarla kendini açamama, sessiz, edilgen, sorgulamadan kabul eden, meraklarından uzak kalan bir kişiliğe koşullandıracağını’ açıklamaktadır.

Laik toplum yapısından uzaklaşmaya dönük her adım çok büyük bedeller ödetecek uygulamalardır.

Bu toplumun ‘Kurban Bayramı’nı kutlarken kendi kız çocuklarını, kendi kadınlarını ‘kurban sunağı’na nasıl yatırdığını düşünmeye gereksinmesi var.

‘Kadın-erkek eşitliği’ kurban edilirken ne uygarlıktan söz edebilirsiniz ne de demokrasiden.

İnsan kurban edenlerin değil, insan olanların bayramını kutluyorum.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BU TÜRKİYE SİZİN SEÇİMİNİZDİR!

 

odatv görsel

Tesettür (kapanma-gizlenme) on yaşında kız öğrencilere indi. Burada kalmayacaktır. Erkek ve kız okulları da ayrılacaktır. Sonra da sıra kamu taşıtlarında ‘kadın-erkek ayrımı’na gelecektir. Özel araçlarda kadın-erkek beraberliği de sorgulanacaktır.

 

Sırası var.

Zamanı var.

Bu Türkiye’yi siz seçtiniz.

Belki bu iktidara oy vermediniz ama gene de düşünürseniz, bu sonuca gelmede sizin de payınız olduğunu göreceksiniz.

On yıllar boyunca, bu iktidar yıllarından çok önceden başlayan Kuran Kursları adı altında milyonlarca çocuğun beyni yıkandı. Bu süreçte çocuklara ‘Kuran öğretme’ adı altında laiklik karşıtı, Cumhuriyet karşıtı telkinler yapıldı. Bu yaş çocuklarına yapılan öğretim değil, telkindir. Siz başınızı iki yana sallayıp geçtiniz. Aklınıza bu çocuklara yaz okulları açıp çağa uygun programla yaz aylarını değerlendirmek gelmedi. Düşünmediniz. Üşendiniz. Size söylendiği zaman da ilgilenmediniz. Kuran Kursları’nda beyni yıkanan milyonlarca çocuk büyüdü. Eğitim gördüler. Fakülte kapılarına dayandılar. Kızlar ‘kapanma özgürlüğü’ istediler. Erkekler mescit istedi, Cuma namazına gitmek istediler. İnançları doğrultusunda yaşama hakkı istediler. Siz on yıllar boyunca bakıp durdunuz, şaşıp geçtiniz. ‘Çağa aykırı şeyler bunlar’ dediniz. ‘Devlet izin vermez böyle şeylere’ dediniz. İçinizde ‘ordu böyle şeylere izin vermez’ deyip rahatlayanlarınız vardı. Siz hep kendi yanınızda gördüklerinize kızdınız:’Neden bir şey yapmıyorsun? Bak
oralarda neler oluyor?’ diye söylenip durdunuz. Ama siz bir şey yapmadınız. Sizin göreviniz değildi ki. Siz seçimden seçime oyunuzu verdiniz, o kadar. Bazen kızıp oyunuzu da vermediniz.

Sonuçta; bu on yıllar boyu din adı altında dogma eğitimi almış milyonlarca çocuk büyüdü, seçmen oldu. Sandıktan onların kurup desteklediği parti kazanarak çıktı, iktidar oldu. Üniversitelere indirilmiş puvanlarla girdiler, yargıç oldular, savcı oldular, kaymakam oldular, vali oldular. Sizin şaşkın bakışlarınız arasında erkek hastaya bakmayan kadın doktorlar, erkek eli sıkmayan kadın idareciler oldu. Bu arada kadın eli sıkmayan erkekler de yöneticiler arasındaki yerini aldı.

Siz, ’aman benim çocuğum özgüvenli olsun, kendi kararlarını versin, kendi sorumluluğunu üstlensin, geleceğin dünyasında kendi yerini alsın’ diye elinizden geleni yaparken altınızdaki zemin kaydı.

Çocuğunuzun okulunu imam-hatip okulu yapıverdiler. ‘Aman bu nasıl iş, çocuğum oraya mı gidecek?’ diye sızlanınca da size 80 km. uzaktaki okulu gösterdiler. İmza toplayıp başvurular, toplanıp şikayet etmeler sonuç verir mi diye bekliyorsunuz.

Bakın, size ‘su yolunu buluyor’ denildi. Siz, ’hangi su hangi yolu buluyor?’ demediniz. ‘Durmak yok, yola devam’ denildi. Siz, ’hangi yola devam?’ diye sormadınız.

Su sizdiniz, yol da onların istediği yoldu.

Bunları söyleyenleri yıllarca Bakan, Başbakan yaptınız.

Sonra da Cumhurbaşkanı seçtiniz.

Şimdi, ülkeniz kanlı Ortadoğu savaşına girmek üzere. Elbette sizin savaşınız değil. Elbette sizin kararınız değil. Ama artık karar verme iradesi de sizin değil. Bu irade sizde olduğu zaman gereken işlerin hiç birini yapmadınız.

Sadece sızlandınız. Hep başkalarının bir şeyler yapmasını beklediniz.

Onlar sızlanmadı, çalıştı. Hiç kimseden beklemeden kendileri gereken her şeyi yaptılar. Bıkmadan, usanmadan, yıllar boyu kendileri için gereken her şeyi yaptılar.

Onlar kazandı, siz kaybettiniz.

‘Ama Amerika?’ demeyin sakın. Amerika işine geleni destekler.

‘Ama aydınlar?’ demeyin sakın. Aydın sizdiniz ve farkına varmadınız.

‘Ama ordu? Demeyin sakın. Ordunun işi değildi, sizin işinizdi.

Bugünkü Türkiye mi?

Bu Türkiye sizin seçiminizdir.

Eğer bir şey düşünüyorsanız şimdi başlayacaksınız.

Gün gün, saat saat, dakika dakika.

Ya da ‘akan suyun nereye gittiğini seyredeceksiniz’…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

LADY GAGA VE GENÇLERİMİZ

images

Prof Dr. Nazife Güngör’ün ‘Lady Gaga Sahnede, Mutsuz Gençlik Sahada’ başlıklı önemli bir yazısı yayımlandı (17 eylül 2014-Cumhuriyet) Sayın Prof. Güngör bu yazısında, büyük bir gençlik kitlesinin popüler kültürün büyüsüne kapılarak bir sahne ikonunun, Lady Gaga’nın önünde bağırarak ağlayarak, yerlere yatarak kendilerini varetmeye çalıştıklarını çok çarpıcı biçimde analiz ediyordu.

Günümüz gençliğini nesnel (objektif) olarak görebilmemiz elbette kolay değildir. Çünkü, hepimiz olaylara da, kitle hareketlerine de kendi yaşam değerlerimiz ve yaşama yüklediğimiz anlamlarla bakıyoruz. Bu nedenle de, nesnel olmaktan çok ‘yargısal bakışla’ olumlu ya da olumsuz bakıyoruz. Elbette gençlerimiz Lady Gaga’yı karşılayanlardan ibaret değil. Bu gençler de bir süre sonra bu olayı gülerek karşılayacakları anılarımdan biri sayabilirler. Ama konu şu açıdan önemlidir: Günümüz genci kendi varoluşunu nerede görmek-tedir?

Her insanın yaşama katılımı ‘kendi varoluşunu gerçekleştirmek için’ gösterdiği çabalardan oluşur. Bu konuda toplumsal güdüler ne yönde etkiler yapmaktadır?

İşte burada ‘popüler kültür’ büyük oranda dijital araçları (TV’ler, bilgisayarlar, tabletler, cep telefonları vb.) yoluyla, internet üzerinden şu mesajı yaymaktadır: Olabildiğince GÖRÜN, on-line İLETİŞİM KUR, ne yolla olursa olsun ÇOK PARA KAZAN, bir biçimde ÜNLÜ OL. Bu yolla ‘varolmak’, kişinin kendi benliğini yok ederek imaj kültürünün kurbanı olarak yaşamaktır. Beş yaşındaki çocuğun elinde tabletle oynaması onu böyle bir geleceğe hazırlayacaktır. Bir giyim firmasının küçük çocukları ‘tarzı olan çocuklar’ adı altında moda dünyasının sevimli üyeleri yapmaya çalışması böyle bir sonuca atılan adımlardır.

Toplumsal güdülerin bir bölümü, klasik aile kültürümüzün mesajını çocuğa iletir: Bu mesaj, ’Okuluna git, EĞİTİMİNİ BİTİR, İYİ BİR MESLEĞİN OLSUN, DOĞRU BİR EŞ SEÇ, MUTLU BİR AİLEN, MUTLU ÇOCUKLARIN OLSUN’ der. Bu mesajda standart bir orta sınıf çerçevesi vardır. Önerdiği varoluş, aile odaklı ve aile sınırlı bir çerçevedir. Eksik yanları, kişisel yaratıcılığa yer vermemesi ve sosyal sorumluluğu aile ile sınırlandırmasıdır. Oysa, günümüzün ‘varoluşu’ bu iki eksiği de çok önemser. Hem kişisel yaratıcılık çok önemlidir hem de sosyal sorumluluk dünya ölçeğinde ve gelecek ölçeğinde genişlemiştir.

Bir başka toplumsal güdü ‘inanç’ odaklı bir varoluşa yönelmiştir. Bu güdüye göre, gerçek varoluş inançla olanaklıdır. Temel inanç sistemine TAM İTAAT, bu inancı temsil eden YETKELERE BİAT (kayıtsız şartsız teslim olma), bu inanç çerçevinde oluşan CEMAATE KATILARAK VAROLMA. Bu toplumsal güdü, cemaat içinde olana korunma vaat ederek ona güvence vermektedir. Kendi dışına ise ‘öteki’ olarak bakması kaçınılmazdır. Bireyin ilerde karşılaşacağı sorunlar ise, özgür düşüncesinden, özgür iradesinden vazgeçmenin yaratacağı sorunlardır. Bu çerçevede kişi kendi varoluşundan vazgeçer, büyük kitlenin içinde kendini varetmeye çalışır.

Ülkemiz bu karmaşık eksenler içinde gençlerini yetiştirmeye çalışıyor. Siyasal iktidar, Sünni inanç eksenini çocukların ve gençlerin yetişmesinde temel olarak görüyor ve bunu zorluyor. Okulların İmam-Hatip okulları olmasını dayatması bu amaçladır. Ancak Sünni İslam dışında kalan din grupları, aleviler, Hıristiyan ve Museviler bu sisteme karşı çıkmaktadır. Daha da önemlisi, ülkenin laik kesimi –ki sayıları ve güçleri sanıldığından fazladır- bu sisteme bütünüyle karşıdır. Zorunlu din derslerinin kaldırılmasıyla ilgili AHİM kararı bu açıdan önemlidir.

Peki, nasıl bir gençlik dünyanın geleceğinde etkili olacak ve kendini nasıl var edecektir? Devam edeceğiz.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

GÜNÜMÜZÜN KÖLELERİ

modern-kolelik

Köleliğin yasaklandığı tarihin bir yalanıdır. Kölelik yasaklanmamıştır, sadece biçim değiştirmiştir.

SOMA’daki maden işçileri köledir. Asansörün düşmesiyle ölen işçilerin ölümü köle ölümleridir. Bu yılın altı ayında ölen 1200’den fazla işçi, kölelerin durumunu açıklamaktadır.

Yaşama zorunluluğu onları köle yapmıştır.

Onlar, sadece emeklerini değil, hayatlarını da pazara sürmüşlerdir. Emekleri pazarda satılmış, hayatları ise çalınmıştır. Hayatları, yani iyi yaşamak umutları, yani çocuklarının daha iyi koşullarda yaşama istekleri, eşleriyle mutlu olma istekleri çalınmıştır. Hayalleri çalınmıştır, düşünceleri çalınmıştır, duyguları çalınmıştır. Çalıntı bir yaşam sürmek zorunda bırakılmışlardır.

Onlar, günümüzün köleleridir.

Elbette sadece onlar değil, kamuda çalışan emekçiler de köle olmaya zorlanmışlardır, onların da bunu kabul etmekten başka çıkar yolları yoktur. Köledirler. Tek umutları, yeni yılın bayramlarının hangi günlere geldiğine bakıp tatillere sevinmektir. Bir de emekli olup sürünecekleri zamanın başka hayallerini kurmaktan medet umarlar.

Aslında köledirler ama onlar kendilerine ‘emekli’ diye verilen ünvanla bunu örtmeye çalışırlar.

Özel şirketlerde çalışanların köle olmadığı sanılmasın, onlar da köledirler. Ama bunu örten pırıltılı ünvanları vardır. Kazançları onları geçindirir ama ne için çalıştıklarını düşünmekten itina ile kaçarlar. Çünkü ‘iyi yaşam standardı’ diye beyinlerine pompalanan, hepsi de para ile satın alınan araçları sağlamak için var güçleriyle çalışmak zorundadırlar. Haftalık spor saatleri ile, meditasyon programları ve yurt dışı tatilleri bu köleliğin zincirleri-dir. Hep daha çoğu için, hep daha yenisi için, hep daha tanınmışı için çalıştıkları araçlar onların efendileridir.

İnançları sömürülenler, günümüzün en bilinen gönüllü köleleridir.

Dünyanın her yerinde, tarihin her çağında, inançlarının sömürülmesine izin veren gönüllü köleler, her türlü yanlışın peşinde giden, akılları ambargolu, zihinleri ipotekli robotlar olmuştur. Bugün IŞİD diye bilinen kanlı şiddet yanlıları, her zamanın canlı bombaları bilinen uç örneklerdir. Bu denli uca kaymadan köleliğine razı olan, her türlü yanlışa gözü kapalı yandaş olan, hiçbir şeyi sorgulamadan kabul eden milyonlarca insan nasıl köle olduğunu bilmeden yaşamaktadır.

Günümüzün köleleri, adı kölelik olarak anılmadığı için gizli kalmaktadır.

Hukukun ayaklar altına alındığı, adaletin güçlerin elinde oyuncak olduğu bir ülkede sesini çıkarmadan kürsülerinde oturan, olan biteni seyretmekle yetinen bilim yetkilileri, ’ünvan köleleri’ değil midir? Ünvanının kölesi olmayan bir akademisyen, olan bitenin karşısında nasıl susar, nasıl tepkisiz kalır?

Unvan köleleri, etiket köleleri, koltuk köleleri, güçleri olduğu halde, yetkileri olduğu halde, görmezden gelerek, duymaz gibi davranarak işlenen suçların ortağı olmaktan kurtulabilirler mi?

* * *

‘Örgütlenmiş Cehalet’, Prof. Doğan Kuban’ın önemli bir deyimidir. Bunun kökeni de ‘Günümüzün Gönüllü Köleliği’dir. Bu köleliğe insanları razı eden, ’rıza yönetimi’ diye bilinen bir toplum mühendisliği yöntemidir.

‘Bir insana kendi başının belasını isteği yapmak’ diye tanımlayacağımız ‘rıza yönetimi’, küresel kapitalizmin büyük buluşu-dur.

İnsana, ’başka çare yok ki’ dedirtmek.

İnsana, ’ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ sandırmak.

İnsanı, ’herkes öyle yapıyor’ diye kandırmak.

Bu köleliğe karşı çıkacak olan da insanın bilincidir.

Aydınlanma, işte bu köleliğe insanın özgür aklıyla, özgür iradesiyle karşı çıkmasının bilincidir.

Bu olmadığı, bu bilinmediği, bu yapılmadığı sürece kölelik de hüküm sürecektir, köle tacirliği de hükmünü sürdürecektir…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın