ANLAŞILAN ‘BİZ’ KİMİZ? ANLAYAN ‘SİZ’ KİMSİNİZ?

26090_382292516665_181819241665_4287563_426200_n

12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, keşke hepimizin Başkanı olsaydı da gönül rahatlığıyla kutlayabilseydik. Ama hiç de öyle olmadı.

Konuşmasında ‘anlaşıldıklarını’ söyledikleri ‘bizler’le, ’anlayan ‘sizler’i daha baştan ayırınca bir ulus olarak görülmediğimiz ortaya çıkmış oldu.

Demek ki biz artık ‘tasada ve kıvançta birlik olan’ bir ulus değiliz. İki ayrı kesim olarak ‘sizler’ ve ‘bizler’ var.

Sizler, bizden anlayış bekliyorsunuz.

Bizler de sizden anlayış göreceğiz.

Anlayış.

Hoşgörü.

Tahammül.

‘Biz’, ’SİZ’in anlayışınız ölçüsünde, hoşgörünüz kadar, tahammül sınırında katlanacağınız bir kesim oluyoruz.

Bizim ‘özgürlük anlayışımıza’, ’söz ve yazı ile düşüncelerimizi açıklama hakkımıza’, ’SİZİN MUTLAK İKTİDARINIZA’ karşı çıkma hakkımıza’, ’size karşı örgütlenme hakkımıza’, ’sizi beğenmeme, sizi istememe özgürlüğümüze’,

tahammül edeceksiniz, öyle mi?

Seçilmiş 12. Cumhurbaşkanı olarak; Türkiye Barolar Birliği Başkanı sayın Metin Feyzioğlu katılıp konuşacağı için Yargıtay Genel Kurulu’na katılmayacaksınız, öyle mi?

Sizin Yeni Türkiye’niz bu mu olacak?

Daha, bu, yılların yerleştirdiği hukukun demokratik hakkına ‘tahammül edemiyorsunuz’? Bizden bu tutuma anlayış göstermemizi mi bekliyorsunuz?

* * *

Her insanın ‘dışa açık bilinci’ ile ‘dışa kapalı bilinçdışı’ vardır.

‘Dışa açık bilinç’, insanın göstermek istediği yanlarını, görünmek istediği görüntüyü açıklar.

‘Dışa kapalı bilinçdışı’ ise, insanın gerçek yanlarını, olduğu kişiyi temsil eder.

İnsan kendi dışını kontrol edebildiği ölçüde bilinçdışını açığa vurur. Çünkü, artık saklanmasına gerek yoktur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yetkileri konusunda istediği yere mutlak olarak geldiği inancındadır. Onun için de hiç saklanmadan bilinçdışını açıklamaktadır.

BİZ ve SİZ açıklaması budur.

ESKİ ve YENİ TÜRKİYE açıklaması budur.

KUTSAL BAŞKAN açıklaması budur.

BİAT-İTAAT EDENLER ve HAİNLER açıklaması budur.

Tahakkümcü bilinçdışı artık iktidardır.

* * *

Biz, yani ‘Bizler’, yani SİZİN GÖZÜNÜZDEKİ ÖTEKİLER’, sizin beklentilerinize uyum sağlayamazsak ‘hoşgörünüze’ layık olabilecek miyiz?

SİZ, bizi ‘anlayacağınızı ‘vadediyorsunuz’.

Bizim neyimizi nasıl anlayacaksınız?

Bizim yolumuzu çizen ‘rönesansı’, ’aydınlanmayı’ anlayacak mısınız?

Ülkenin bütünlüğünü baştan kabul etmiyorsunuz? Ülkenin bağımsızlığını kabul edecek misiniz?

Ülkenin laik bir anlayışla yönetilmesi gerektiği konusunda ne düşünüyorsunuz?

‘Bizim’ kesimin kadınlarının başı açık gezmesine anlayış mı göstereceksiniz, hoşgörüyle mi bakacaksınız, tahammül mü edeceksiniz? Ne zamana kadar, nereye kadar?

Siyasal iktidarın mutlak olmasını istiyorsunuz. Mutlak yetkili Başkan olmak istiyorsunuz.

Yandaşlarınızdan biat bekliyor ve görüyorsunuz.

Karşıtlarınızdan itaat bekliyor ve istiyorsunuz.

Demokrasinin temel kurallarından olan ‘erkler ayrımını’, yasama, yargı ve yürütme erklerinin ayrı olmasını ‘iktidara ayakbağı’ görüyor, hepsinin Başkan’ın elinde olmasını istiyorsunuz.

Buna karşı çıkmaya ‘anlayış’ gösterecek misiniz?, ’hoşgörü’ile mi bakacaksınız, ’tahammül’ mü edeceksiniz, yoksa bunları ‘temel haklar’ olarak mı kabul edeceksiniz?

Laik eğitimi hızla ‘İmam Hatip eğitimi’ne çeviriyorsunuz. Yemin ettiğiniz metindeki ‘laik’ sözünü nasıl yorumluyorsunuz. ‘Tevhidi Tedrisat’ kanunu fiili olarak çiğneniyor. Bu yasayı yürürlükten kaldırmayı ne zaman gerçekleştireceksiniz?

Acaba YENİ TÜRKİYE’nin kurucusu olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, kuruluş ilkesini ‘eskimiş’ mi kabul ediyorsunuz?

Yoksa, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti, onu ortadan kaldırmaya çalışan zihniyeti mi hızla eskitecek ?

Bu yakın geleceği ‘BİZLER’ de göreceğiz, ’SİZLER’ de göreceksiniz.

Çok yakında…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

BAŞKAN VE ÖRGÜT

orgut-01092012093844

CHP’de başkanlık tartışması yeniden ortaya çıktı.

Başkan adayı Muharrem İnce, başkan kalmayı seçim kazanmaya bağlayan bir kural konmasını istedi. Elbette bir siyasal partinin hedefi iktidar olmaktır. Ama iktidar olmak, bir siyasal partinin en büyük hedefi midir?

Ben siyasal partinin en büyük hedefinin ‘iktidara gelmek’ olduğu kanısında değilim. Bence, bir siyasal partinin en büyük hedefi, ’ülke çapında güçlü örgüt kurmak’ ve ‘toplumu ilkeleri doğrultusunda değiştirmek’ olmalıdır. Bu iki hedef de iktidara giden yolu açacaktır. Çok da farkında olmadan AKP bu yolla iktidara gelmiştir. Ama iktidara geldikten sonra bu iki amaca da yönelerek gücünü arttırmıştır. AKP’nin iktidara nasıl geldiği ve iktidarda nasıl kaldığı da nesnel ölçütlerle incelenmemiş, kolay klişelerle açıklanmak istenmiştir.

Bu klişeler de;’bu toplum dindarlığa önem verir, öyle özgürlük gibi, laiklik gibi konularla ilgilenmez, kömürle makarnayla kolayca kandırılır…’ gibi gerekçelere dönüşmüştür. Acaba gerçekten öyle mi? Siz de ‘dindar görünseniz, özgürlükten, laiklikden söz etmeseniz, daha çok kömür, daha çok makarna verseniz iktidara gelir misiniz?

Ülke çapında güçlü örgüt kurmak.

CHP örgütü ülke çapında güçlü değildir. Toplumun içinde değildir. Toplumda kendi yanındaki güçleri bilip, tanıyıp ortak enerjiye dönüştürememektedir. Örgüt içinde klikler, koltuk beklentileri, kişisel hevesler, çıkar hesapları aşılamamaktadır. Bunlar aşılamadığı, hatta sözü bile edilemediği için de örgütlenme zayıf kalmaktadır.

Toplumu ilkeler duğrultusunda değiştirmek.

Bu hedef hep iktidar olmaya bağlanmaktadır ki çok büyük yanlıştır. Güçlü bir muhalefet partisi bu hedefe çok rahatça yürür, üstelik de kendine iktidar yolunu açar.

CHP neden ülke çapında ‘emekçilerin birliği ve ortak geleceği’ ilkesini ortaya atıp işlemez? Asıl görevi bu değil midir? Ülke çapında ‘emekçilerin birliği ve ortak geleceği’ bir siyasal hareketin temel enerji kaynağı değil midir?

CHP neden ‘laiklik ilkesi’nin dinler arasında ve dinler içinde savaşmak değil barışmak olduğunu, insanların eşitliğinin, insanlık değerinin insan olmaya bağlı olduğunu açıklamayı görevi saymaz? Neden ‘laiklik’ sözcüğünden çekinerek hareket eder. Neden, karşıtlarının ‘laiklik dinsizliktir’ sahteciliğini açığa çıkarmaz.

CHP neden Kürt sorununun neresinde olduğunu net biçimde açıklamaz da iktidar gündeminin peşinde olduğu izlenimini verir. Daha net, daha açık, daha enerjik tutum her zaman daha doğrudur.

CHP neden Ortadoğu sorununda daha enerjik, daha açık, daha doğru tutum içinde olmaz? Bu konu ülkenin birincil derecede önemli sorunu durumundadır. Suriyeliler sorunu, IŞİD konusu, Irak’ın durumu hep enerji bekleyen, açıklık bekleyen atak bekleyen konular.

CHP’li belediyeler neden yıllar yılı kıyılarında yaz kampları yapmaz da buralarda çağdaş eğitim görecek yüz binlerce çocuğu Kuran kurslarının kucağında bırakır?

Bunlar ve bunlar gibi nice can alıcı sorun ‘ülke çapında güçlü örgüt’ ile ‘toplumu ilkeler doğrultusunda değiştirmek’ hedeflerinin gerçekleşmesiyle çözüme ulaşacaktır.

Başkanın da, örgütün de hedefi ‘ne yolla olursa olsun iktidar’ değildir, olamaz da.

Başkanın da, örgütün de hedefi ‘ülke çapında güçlü örgüt’, ‘ilkeler doğrultusunda toplumu değiştirmek’ olmalıdır.

Bunu yapan başkan, doğru liderdir.

Bunu yapan örgüt, güçlü örgüttür.

Başkanlık, hedefe koşan bayrak yarışının koşucuları olamazsa, her seferinde biri azaltılan sandalye oyunu olur ki onun da kimseye yararı dokunmaz.

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

İNANÇ İNATÇIDIR – BİLİNÇ DİRENÇLİDİR

 

bilinc(2)

İnanca saygı duyarım ama inada saygı duymam.

İnanca dönüşen bilince de dikkat ederim.

Ülkemizde inanca dönüşen solculuk da inatla katılaştırılmışır.

İnanca dönüştürülen Atatürk de aslından uzaklaştırılmıştır.

İnanç, tartışma kabul etmediği için inatla savunulur. İnat şiddete başvurur, çatışır, karşıtını yoketmeye çalışır.

Bilinç, tartışır, doğruyu kabul eder. Bilgiyi kanıtla, deneyle sınar. Çatışmayı değil, anlamayı yeğlediği için de gelişmesini sürdürür.

Bir ülkede eğer inanç bilinci yeniyorsa, bilinçli olduğunu sanan kesimin kendini sorgulaması gerekir. Sakın farkında olmadan aynı kulvarda yarışıyor olmasınlar?

Bakın dünyada, bilinç dünyası eleştirel düşüncenin öncülüğünde bütün bilim dallarında çok çok öndeyken, dünyaya egemen oluyorken, inanç dünyası neden hala çok gerilerde kalıyor, neden kendi yarattığı sorunlarla boğuşuyor?

Dikkat! Kendinizi sorgulayın. Gücünüzü nasıl yanlış yerlerde harcadığınızı görün, gerçekte ‘bilinçli insan olmak’ nedir, ’bilinçle hareket etmek nedir?’ düşünün. Kumda daireler çizip de neden yol alamadığına akıl erdiremeyenlerin durumuna düşmeyin.

Gerçekten bilinçli bir kesimimiz olsaydı, bilin ki yenilmezdi.

Kolay değildir ‘bilinçli olmak’!

* * *

Kemal Kılıçdaroğlu başkandır ama lider değildir. Liderlik başka özellikler ister, başka türlü bir güçlü etki ister.

Ancak, Kemal Kılıçdaroğlu, başarılı bir başkandır. Gerçek bir demokrattır, dürüsttür, halka yakın bir insandır. CHP’sine yeni kazanımlar sağlamıştır. Partisinin sağa açılması da düşünce olarak doğrudur, uygulama yöntemleri yanlıştır. Son seçimlerdeki adayları da doğru seçilmiştir. Mustafa Sarıgül de, Mansur Yavaş da, Ekmeleddin İhsanoğlu da doğru adaylardır ama partisini ikna etme, partisini bu seçimlerin arkasına almada başarısızdır.

Son seçimde satranç oyununda vezir hamlesi yapmış ama gerekli desteği sağlayamadığı için kaybetmiştir. Başkanlıktan ayrılması da doğru olur. Yerine Muharrem İnce de gelebilir, Metin Feyzioğlu da. CHP’de başkan adayı çoktur. Ama sorun partinin başkanlığı değildir. Sorun partinin halkın desteğini alması, bu desteği güçlü bir akım olarak geleceğe taşıyabilmesidir.

Unutulan nokta, R. Tayyip Erdoğan’ın en güçlü rakibinin gene kendisi olduğudur. R.T. Erdoğan kendisini gene kendisi olarak yıpratmıştır. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda da hızla yıpranacaktır. Gene kendi söylemleri, kendi davranışları kendisini yıpratacaktır.

Önemli olan seçimlere kadar olan sürenin bir gününü bile kaybetmeden değerlendirebilmektir.

Haydi bakalım, CHP’nin işbaşındaki kadroları, muhalif kanadı, merkez ve taşra örgütleri! Bu sürenin öneminin farkında mısınız?

Ben hiç de farketmediğinizi görüyorum. Sonuçta gene kendi kendinizle boğuşup ‘Alışılmış Muhalefet Sendromu’nu mu yaşayacaksınız?

* * *

Evet, ‘Alışılmış Muhalefet Sendromu’nu tanımak gerekiyor.

Salı günleri grup toplantısında verip veriştirip alkışlanmak, çarşamba günü de kendi yorumlarıyla avunmak. Deniz Baykal’da en çok eleştirdiğim buydu. Kemal bey biraz kıpırdadı ama o da R.T. Erdoğan’ın gündeminden kurtulamadı.

Lider, kendi gündemini yaratan, bu gündemi çok güçlü biçimde anlatan, insana ulaşan, kitleyi sürükleyen kişiliktir.

Lider, iktidarı ister. İktidarı bütün hırsıyla ister, asla azıyla yetinmez, bütün güçleri bu doğrultuda seferber eder, azimle mücadele eder, yenilmeye tahammül etmez.

Lider, asla, ‘Alışılmış Muhalefet Sendromu’na teslim olmaz.

Lider, gücünü ilkelerinden alır.

Lider, örgütünü ilkeleriyle donatır, örgütüyle beraber, örgütünün gücünü arttırarak büyük pozitif enerjiyle ortaya atılır, hiçbir şeyden çekinmez ve korkmaz.

Lider izin almaz, icazet istemez, onay beklemez.

İşte, ATATÜRK.

Elbette hiç kimse Atatürk olamaz., olmasına da gerek yoktur.

Ama liderliğin yolu, yöntemi tipi, çapı da budur.

Unutulmasın, bilinç her zaman inancı yener.

Yeter ki bilinç, gerçek bilinç olsun.

Yeter ki, bilinçten yana olan bilincin;

Ne olduğunu bilsin,

Ona sahip çıkmayı başarsın,

Bencilliğini, tembelliğini bilinç sanmasın.

Yeter ki, nasıl kazanacağını bilsin.

Kazanmak için yaşamını ortaya koymaya cesaret etsin.

Yeter de artar bile…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

ÇATIŞMA MI? – UZLAŞMA MI?

İLÜSTRASYON: HİCABİ DEMİRCİ

İLÜSTRASYON: HİCABİ DEMİRCİ

İlkel kültür, çatışmayı ‘güç’, uzlaşmayı ‘teslimiyet’ olarak kabul eder. O nedenle de ilkel kültürlerde ‘çatışma’ güçlü olmanın yolu, ’çatışarak kazanma’ da güçlü olmanın kanıtı sayılır.

Toplumlar bu nedenle tarih boyunca savaşmışlar, insanlar da bu kültürün içinde kavgalar etmişlerdir.

Oysa, savaşın galibi yoktur.

Savaşan tarafların hepsi de kaybeder. Kavga edenler de hem yaralanır hem de kendilerine düşman kişiler yaratırlar.

Bu bir kısır döngüdür. Sürer gider.

Türkiye açıkça ‘çatışma kültürü’ne, açıkça ‘şiddet ortamı’na sürükleniyor.

Bu durumda birey; ’ya teslim ol, ya dövüş’ ikilemi karşısında kalıyor.

Bu duruma gelen bir toplumda huzur olamaz, barış olamaz.

Bu durumun sorumlusu da AKP’nin tutumu ve Başbakan’ın tercihli yoludur.

Başbakan R. Tayyip Erdoğan, açıkça, çatışmacı yolu tercih etmiştir. Kendine biat etmeyenleri belirleyerek suçlama, aşağılama, etkinliklerini yoketme, itibarsızlaştırma yoluyla cezalandırmaktadır.

Kendi yandaşlarının her yanlışını örtme ve gizleme, ardından savunarak meşrulaştırma, karşıtlarının doğru işlerini bile suç sayarak sindirme yolunu izlemektedir.

Toplumda öfke ve şiddet yaygınlaşmaktadır.

Toplum, din, mezhep, etnik köken, doğum yeri ekseninde bölünmektedir.

‘Suç ve ceza’ kavramı ‘haklılık-haksızlık ekseni’nden kaydırılmış, ’iktidara yandaş-karşıt olma’ eksenine oturtulmuştur.

Bütün bunların toplumda yansımaları vardır ve dikkatten kaçmaktadır. Neler mi?
* * *
Cinayetler ne kadar arttı? Dikkat ediyor musunuz?

Pompalı tüfekler, tabancalar, bıçaklar, satırlar.

Kadın cinayetleri. Ayrılmak isteyen her kadın bir kurban. Her eski sevgili bir cinayete aday. Neden?

Her anlaşmazlık silahla, vurmayla, kesmeyle, öldürmeyle bitiyor. Neden?

Hepsi de, uzlaşmaların öfkeyle, öfkenin şiddetle, şiddetin öldürmeyle çözümlendiğini, bu yolun artık ‘tercihli yol’ olduğunu görmekten, bunun doğruluğuna tanık olmaktan kaynaklanıyor.

Hukukun adaletle bağının koparılmış olması sizce etkisiz mi kalmaktadır?

Hukuka dayanarak yıllarca suçsuz yere yatırılan bu ülkenin fedakar evlatları, sahte deliller, önyargılı yargıçlar bu topluma ne anlattı?

Bu adaletsiz uygulamanın ortağı olan iktidar, ucu kendi gerçek suçlarına çevrilince aynı adaletsiz yolu seçmedi mi? Açığa çıkan yolsuzlukları, rüşvetleri, imar suçlarını ‘paralel yapının darbe girişimi’ yaftası altında savunmadı mı?

Can Dündar’ın Cumhuriyet’te yayımlanan dizisi durumu anlamaya yeterlidir.

Güray Öz’ün 08 ağustos tarihli yazısı, iktidar tarafından desteklenen, silahlandırılan IŞİD’in nasıl bir tehdit olduğunu ortaya koymaktadır.

Peki, bu iktidar sürüp giderse, iktidarın başı da bu tutumuyla Cumhurbaşkanı olursa ülkenin geleceği ne olacaktır?
* * *
Bu yazım, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde yazıldı.

Eğer, R.Tayyip Erdoğan, birinci turda seçilmişse bu sonuç, seçimi boykot edenlerle, ’ben Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy vermem’ diyenlerin ikramı ile olacaktır.

Hitler’i iktidara getirenler akıllı dostları değil, akılsız düşmanları olmuştur.

Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun ya da olmasın, ülkenin geleceği bellidir.

Öfke-şiddet, bölünme-çatışma, ülkenin ‘tercihli yolu’ olacaktır.

Hiçbir makam, hiçbir araç ‘yolsuzluk-rüşvet-suç işleme’ gerçeğini örtemeyecek, üstünü kapatamayacaktır.

Türkiye, ama er ama geç, ama kolay ama zor, kendisine dayatılan bu zorlama sistemi reddedecek,

Yeniden ‘uygar-özgür akıl-özgür birey iradesine dayalı-barışçı- kardeşlik’ yoluna girecektir.

Ama er ama geç.

Ama kolay ama zor.

Ama mutlaka…

Ama mutlaka…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

İNSANLARLA KAZLAR ARASINDA NE FARK VAR?

beyaz_kaz

‘Bu da nereden çıktı?’ demezsiniz umarım.

İnsanlarla hayvanlar arasındaki benzerlikler ve farklar üzerinde çok durulmuştur. Ünlü etologlar (hayvanbilimci) Konrad Lorenz, Edmond Morris ile ünlü primotolog (primatbilimci) Franz von Haals bu konuları ayrıntılı olarak incelemiştir.

Kazlar konusunda Konrad Lorenz önemli bir buluşa tanık olmuştur. Kaz yavruları yumurtadan çıktıktan sonra dünya üzerinde ilk gördükleri hareketli nesnenin peşine takılmışlar, onu rehber bellemişlerdir. Korunma içgüdüsüne bağlı bu davranış büyüyen kazlarda yer etmiş, böylece kazlar bu nesneye bağlanmışlardır. Konrad Lorenz’in arkasında yürüyen kaz sürüsüyle görüntüsü de bu olgunun kanıtı olmuştur.

Konrad Lorenz bu olguya ‘imprintention-damgalama’ adını vermiş, bağlanmış canlıda bu etkinin sürdüğünü göstermiştir.

‘İşte, ne olacak, kazlar böyleymiş’ dememek gerekiyor. İnsan-ların kullandığı ‘kaz kafalı’ deyimiyle ‘pek akıllı değil’ anlamının aksine kazlar zeki hayvanlardır. İçgüdüleri güçlüdür. Öfkeleri ünlüdür. Sürü halinde gezerler. Tehdide karşı saldırganlaşırlar. Ama işte küçüklük dönemlerinde önlerinde yürüyen nesnenin arkasına takılıp yürürler.

Şimdi durup düşünelim. Bebekliğini bitirip çocukluğa erişen, çocukluktan gençliğe, gençlikten erişkinliğe ulaşan kimi insanın davranışı aynı kazlar gibi birinin peşine akılsızca kapılıp gitmiyormu?

‘Kaz adımı’ yürüyüşleri ile ünlü Alman askerleri, Japon intihar pilotları, Vietnam’da‘ne için savaştığını?’ düşünmeyen Amerikan askerleri, ne yaptığını düşünmeden birinin peşine takılıp akla sığmaz işler yapan nice insan kazlardan farklı mıdır?

İnsan önyargıları da bir tür ‘zihinsel damgalanma’ değil midir? Eğer şöyle bir geriye çekilip düşünsek zihnimizde ‘yer etmiş kalıplar’ bize saçma görünmez mi?

Almanlar disiplinlidir.
İngilizler soğuktur.
Fransızlar duyguludur.
İtalyanlar eğlencelidir.
Türkler cesurdur.

Bu kalıpyargılara biraz uzaktan bakarsak;

sorgulamayan disiplinin yanlış olduğunu,

soğuk davranışın mesafe koymaktan kaynaklandığını,

duygulu olmanın arkasında yaşama sevincinin bulunduğunu,

eğlenceli görünmenin belki de kaygıdan kaynaklandığını,

cesur davranışın altında korkunun yattığını anlayabiliriz.

İçgüdüsel davranışlarla yaşamak, hayvansal yanımızla hayatta kalma eğilimidir.

Bu yanıyla kazlar, çok başarılı bir yaşam mücadelesi verirler. Elbette bu mücadele, kolay yem bulmak uğruna kafeslerde yaşayıp sofralarda yer alma kaderini değiştirmez.

Aslında insanların da, yıllarca uğraşıp eğitim görüp, bir işte çalışmak uğruna verdikleri mücadelenin, kendi kafes-evlerinde, kendi ücret-prim-ikramiye-unvan gibi yemlerle benzer kaderi paylaştığını düşünmek de olasıdır.

Peki, insanlarla kazlar arasındaki farklar nedir?

* * *
İşte, insanlarla kazlar arasındaki fark da –eğer varsa- buradadır.

İçgüdünün üzerine çıkıp, sosyal güdüleri de sorgulayıp, bilinçli düşünme düzeyine ulaşmak, insanları kazlardan farklı kılar.

İçgüdüler; korunma, beslenme, çoğalma yoluyla hayatta kalmayı güdüler.

Sosyal güdüler, sosyal statü ile, kariyerler, mutlu birliktelikler ile, istenen refah payıyla yaşam rekabetinde kazanmayı hedefler.

Bilinç ise,

‘bütün bunların ne olduğunu?’,
‘bütün bunların neden olduğunu?’,
‘bütün bunların kimin, kimlerin işine yaradığını?’,
‘bütün bunların neresinde yer aldığını?’,
sorgular, sorgulatır, yanıtlarını aratır.

Onun için de Sokrates, ’sorgulanmayan hayat, hayat değildir’ demiştir.

Onun için de, Descartes, ’düşünüyorum, öyleyse varım’ demiştir. Dünyanın kaderi, insanın bilinçlenmesiyle değişmiştir.

Değişmeyen nedir?

* * *
Değişmeyen, insanı yürüyen kazlara çeviren sistemdir.

Değiştirecek olan da ‘insanın aydınlık bilincidir’.

Ampülü söndürün,

Bilincin güneşi doğsun…

* * *
Bu hafta sonu Cumhurbaşkanlığı seçimi var.

Oyum Ekmeleddin İhsanoğlu’na…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

TOPLUMSAL FELAKET VE LİDER

lider

1945 Almanya’sı perişandı. Yıkıntılar içindeki halk açtı, açlık, umutsuzluk, işgal altındaki ülke kaybedilmiş bir savaş sonrası felaketinin çaresizliğini yaşıyordu.

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sonrasında kaybeden Almanya ile yapılan Versay antlaşmasının yarattığı onur ve umut kaybı Almanya’da Hitler’in iktidara giden yolunu açtı.

Hitler, lider özellikleri olan güçlü iradeli, Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabında ideolojisini anlatan, geleceğe ilişkin programları olan birisiydi. Almanların onun peşine takılıp akıl almaz işler yapmaları rastlantı değildir. Almanlar, büyük filozoflar yetiştiren, büyük edebiyatçıları, büyük müzisyenleri olan kültürlü bir toplumdur. Ama işte, ’üstün ırk’ kuramını mutlak doğru kabul eden bir liderin peşine takılıp ülkelerinin mahvedilmesine hizmet etmişlerdir. Hitler, bütün dünyayı ‘Üstün Irk’ın egemenliği altına alma hayaline kapılmasaydı işler farklı olabilirdi. Ama kontrolsuz bir güç akılalmaz işler yapabilmiştir.

Arjantin diktatörü general R. Videla da güçlü bir liderdi. Diktatörlüğünü kendince doğru gerekçelere dayandırmıştı. Eğer Falkland Adaları savaşında İngiltere’ye yenilmeseydi belki de iktidarını sürdürecekti. Arjantin hala o dönemin sıkıntılarını çekmektedir.

Toplumlarını felakete sürükleyen liderler sıradan insanlar değildir. Güçlü iradeli, kendi programları olan, kendi kadrolarını yetiştiren öncü insanlardır. Ama yanlış hesapları, kontrol dışına çıkan güçleri, söz dinlemezlikleri, laf anlamazlıkları onları, ülkelerini felakete sürükleyen kişiler yapmıştır.

Benito Mussolini, sosyalist fikirlere sahip güçlü bir liderdi. Kara Gömlekliler yürüyüşü ile Roma üzerine gidişi onu iktidara götürdü. Artık iktidar sarhoşuydu. Gücü kontroldan çıkmıştı. Rönesansın beşiği olan İtalya’yı savaşa sokarak bir felakete sürükledi. İtalya mahvoldu.

Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybederek görüşme masasına oturdu ve Sevr antlaşmasını imzalamak zorunda bırakıldı. Osmanlı İmparatorluğu parçalanmıştı.

İşte, liderler arasındaki fark buradadır.

Mustafa Kemal, Sevr antlaşmasını tanımadı. Her türlü güçlüğü yenerek yeni Türkiye’yi bütün dünyanın önünde eğildiği, saygı duyduğu bir yeni bağımsız devlet olarak kurdu.

III. Reich ve Hitler rejimi, ’Üstün Irk’ kuramı yıkıldı.

Faşist İtalya ve Mussolini, İtalya’da nefretle anılıyor.

Atatürk ise, 2014 yılında Samsun’dan Erzurum’a gidilerek taklit edilmeye çalışılıyor.

Atatürk taklit edilemez. Tek adamdır ve tarihteki sarsılmaz yerini almıştır.
* * *
Arkasından gideceğiniz lidere çok dikkat ediniz.

Sizi iyi bir geleceğe de taşıyabilir, felakete de sürükleyebilir.

Lideriniz kontrol edilemez bir güç peşindeyse,

Her toplumsal gücü kendi iradesine almaya çalışıyorsa,

Sadece kendi yandaş kadrosuna yetki tanıyorsa,

Hesap vermeye yanaşmıyorsa,

Programlarını topluma dayatıyorsa,

Kendinden başkalarını sürekli suçluyorsa,

Yalan söylemekten, çelişkilerden kaçınmıyorsa,

Tek güç olmaya çalışıyorsa,

felakete sürükleniyorsunuz demektir.
* * *
Böyle birini tanıyor musunuz?

Bugünden tanısanız iyi olur.

Çünkü, yarın tanımanızın hiç faydası olmaz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

KARPUZ SEÇMEK

 

KARPUZ SEÇMEK

Karpuz seçmeyi bilir misiniz? Ben bilmem. Ama bakın, başımdan geçen bir olayı anlatayım. Bir gün, karpuz reyonunda durmuş, karpuzlara bakıyordum. Elimle yoklayıp seçmeye çalışıyordum. Aslında bildiğim bir şey değil ama duyduklarım var. Karpuzu iki elimle tutup kaldırıyor, biraz sıkıp kulağıma götürüyorum. Kütürtü var mı diye dinliyorum. İşte, sapı kurumuş olacak, yoklayıp şap şap vuruyorum.               Baktım, bir kadın yaklaştı:

- Beyefendi, karpuz mu seçiyorsunuz?
– Yani, pek anlamam da bakıyorum, dedim.

Kadın anlayışla gülümsedi, alçakgönüllülük sanıyor.

- Zahmet olmazsa benim için de seçer misiniz?
– Bakın, kabak çıkarsa karışmam, dedim.
– Olsun efendim. Sağolun, dedi.

Şimdi böyle seçimlerin inandırıcı olması için hemen elinize geleni beğenmeyeceksiniz. Elinize alıp tartar gibi yapıp yüzünüzü buruşturacak, kimine de ‘çık çık’ gibi sesler çıkarıp yerine koyacaksınız. Yavaş yavaş gelenler çoğaldı, rica edenler arttı. Beş altı karpuz seçtikten sonra izin alıp ayrıldım. Birden fark ettim ki, grup tarafından ‘karpuz seçme uzmanı’ kabul edilmişim.

Bu olay üzerinde sonradan çok düşündüm. İşte, popüler davranış böyle bir şeydi. Pırıltılı reklamlar, gösterişli jestler, havalı söylemler sıradan birini ‘uzman’, ’lider’, ’kanaat önderi’, ’pazarlama gurusu’ yapıyordu. Çevrenize bakın, günümüzün kaç uzmanını, kaç yeni meslek sahibini göreceksiniz. Astrologlar, medyumlar, biyoenerji uzmanları gibi pek çok marifetli unvan insanları etkiliyor, çekiyor, inandırıyor.

* * *

Öteki seçimlerimizin de ‘karpuz seçmek’ten pek farkı yokmuş. Prof. İsa Eşme’nin yeni kitabını okuyorum.

‘Türkiye’de Yüksek Öğretime Geçiş Sistemi’ adını taşıyan çok değerli kitabında üniversiteye giriş hakkını sınavla kazanan öğrencilerin seçimlerini nasıl yaptıklarını açıklıyor:
865 482 adayın,

% 15’i, (131 956 aday) ilk tercihine,
% 18’i, (231 305 aday) ilk üç tercihine,
% 35’i, (300 997 aday) ilk beş tercihine,

girebilmiş; geriye kalan

% 65’lik büyük kitle (564 485 aday) ilk beş tercihinde yer vermedikleri alanlara kaydolmuşlardır.

İsteğin, yeteneğin olmadığı alanlarda yapılan verimsiz yüksek eğitim, diplomalı işsizler ordusuna yeni eklemeler yapmaktan öteye gidememektedir.

Gençlerimizin geleceği böyle heba edilmektedir.

Aslında, karpuz sergisinde karpuz seçmekten pek de farklı görünmüyor.

* * *

Cumhurbaş kanlığı seçiminden artık söz etmek istemiyorum.

Ekmel bey’in her şeyi inceden inceye irdeleniyor. Elbette irdelenmelidir.
Geçmişi, yaptıkları, söyledikleri elekten geçiriliyor. Doğrudur, geçirilmelidir.
Ama bunlar yapılırken de nesnel (objektif) olmaya özen gösterilmelidir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise artık biliniyor olmalıdır.

Fakirlikten dünya zenginliğine geçmiştir.
Yandaşlarının her yolsuzlığunu örtmüştür.
Çelişkili beyanlarından hiç rahatsız olmamıştır.
Demokrat söylemden otokrat uygulamalara geçmiştir.
Ülkenin bütün geçmişini inkar etmiştir.
Atatürk’ü doğrudan hedef alamadığı için İsmet İnönü üzerinden veryansın etmektedir.
Aslında ‘iki sarhoş’ dediği de Atatürk ile İnönüdür.
Bütün yolsuzlukları yasa çıkararak, yargıyı, polisi tarumar ederek örtmeye çalışmaktadır.
Kendi yaptıklarının ortağı olan Gülen hareketini şimdi suçlayarak kendini kurtarmaya çalışmaktadır.

Bütün bunlarda bilinmeyen bir şey yok.

Şimdi ne yapacaksınız?

Ekmeleddin bey sizin adayınız değil. Oy vermeyeceksiniz. Erdoğan’a iki oy vermiş olacaksınız.

Selahaddin Demirtaş’a oy vereceksiniz. R.T. Erdoğan kazanacak.

Sonuçta, R.T.Erdoğan sizin yardımızınla birinci turda

Başkan seçilmiş olacak.

Dikkat buyurun, Cumhurbaşkanı değil, kendinin Başkanı.

Siz gerçekten de, ’karpuz seçme uzmanı’ olmuşsunuz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

KİMİ NEDEN SEÇELİM?

 

sandık

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu dinliyoruz.

Bir fakülte dekanının dönemi açış konuşması gibi. Sakin, ciddi, dingin, güven verici.

Sözleri tartılmış, ölçülmüş, biçilmiş, tutarlı.

 

Bilim insanı kimliği, kişiliğini de etkilemiş diye düşünüyorum. Araştırmacı, titiz, çalışkan.

Kişiliğini etkileyen bir geçmişi var. Mehmet Akif kültürü: İslam ülkelerinin yoksulluğundan, sefaletinden acı çeken, Batı ülkelerinin açgözlülüğüne, acımasızlığına öfke duyan. Edward Sait ‘oryantalizm’ eleştirisinin izleri de var. Kişiliğinin bir yanı, Arap ülkesinde yaşamak zorunda kalan Yozgat’lı bir Türk ailesinin çocuğu olmak. Anadil duyarlılı-ğı oradan geliyor. Kürtçe konusunda duyarlı. Yoksulluk çekmiş bir çocukluk. Baba vefat etmiş, ailenin yükü sırtına binmiş. Yoksulluğa karşı duyarlı ve öfkeli:

‘Zengin çok görülür. Yoksul az görülür’ diyor. Doğru.

Uzlaşmacı bir kişilik. Dünyaya bakışı da öyle. Barışçı. Refahı paylaşılır görüyor. Çatışmalar, açgözlülük, birbirinin elinden kapmalar ona göre yanlış.

(Recep Tayyip Erdoğan’ın tam karşıtı. Erdoğan, çatışmacı, rekabetçi, yandaşlarını kesin kollayıcı. Tam zıt karakterler olduğunu düşünüyorum.)

Dünya vizyonu da bilim insanı kimliğini yansıtıyor. Kimya eğitimi almış. Alanının profesörü. Nobel ödülünden söz ediyor. Bir Hintlinin aldığı fizik Nobeli’ni, bir Mısırlının aldığı kimya Nobel’ini anlatıyor.

( Rakibi Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu konuda ne bildiği, ne düşündüğü aklıma geliyor. İlgilenmez de zaten. Nobel nire, bizimki nire. Nobel zaten monşerlerin işi)

Hukuk konusunda üstü örtülü konuşuyor Ekmel bey. Anayasa mahkemesini öne çıkarıyor. Adalete siyasetin müdahale etmemesi gerektiğini söylüyor. Ama yeterli vurguyu yapmıyor. Bunca adaletsizliğin yaşandığı davaların adını söylemiyor. Ergenekon, Balyoz davaları Anayasa Mahkemesi ile –çok sonra, yıllar sonra, nice acılardan sonra- bir ölçüde hukuk yoluna giriyor. Ekmel beyin bu konularda açık vurgular yapması, cesur konuşması gerekli.
* * *

Von Clausewitz’in önemli bir sözü var:

‘Savaş, silahlı siyasettir.

Siyaset, silahsız savaş.’

Siyaset de bir savaştır. Araçları da, duruma göre, döneme göre, gücüne göre, rakibe göre değişir.

R.T.Erdoğan, ’öfke de bir siyasettir’ der. Bununla kazanır. Bununla kazanmaya da alıştı.

Ekmel İhsanoğlu, ’sakin kalmak da bir siyasettir’ diyorsa bununla kazanabilir.

Ancak, sakin olmak, güvenilir ve cesur olmakla birleşirse başarı kazanır. Sakin olmakla pısırık olmak arasında çok ciddi farklar vardır.

Siyasette yüksek enerji yaymak, bu enerjiyi kitlesel heyecana dönüştürmek, bu heyecanı da geleceğin programı yapmak başarıyı getirir.

Enerjisi düşük, heyecan yaratmayan program çerçeveleri akla hitap eder, bilinçli insanların dikkatini çeker ama kitleleri sürükleyemez.

Buna karşılık, yüksek enerjili, heyecan yaratan tutarsız demagoglar, kitleleri sürükler ve ülkelerin başına olmadık işler açarlar.

Seçim kampanyalarında buna çok dikkat etmek gerekir. Gerekirse, akla seslenen adayın yanında heyecan yaratacak konuşmacılarla platform zenginleştirilmelidir.
* * *

Benim için en önemli yan; adayların Anayasa’ya nasıl baktıkları oldu.

Ekmel bey, açıkça varolan Anayasa’nın koruyucusu olacağını, parlamenter sistemin devamının zorunlu olduğunu belirtti. Bu anayasa ile Başkanlık uygulamalarının Anayasaya aykırı olacağını vurguladı.

R.T.Erdoğan ise, açıkça Cumhurbaşkanı olursa icracı olacağını, yapılan her işe karışacağını söyleyerek Başkan olacağını vurguladı. Eğer bunları söyleyerek seçilirse, kendisini seçenlerin onayıyla Başkan olduğunu söyleyecek ve Başkanlık yapacaktır.

Onun için de bu seçim sadece Cumhurbaşkanlık seçimi değildir.

Bu seçim, bir Anayasa seçimidir, bir REJİM seçimidir.

Bu seçim, DEMOKRASİ ile OTOKRASİ arasında yapılacak bir seçimdir.

Ekmel bey, Anayasayı, Rejimi, Demokrasiyi koruyacaktır. Buna söz vermiştir.

R.T.Erdoğan, Anayasayı istediği gibi yorumlayacak, Başkanlık yapacak, Otokrasiyi her alanda uygulayacaktır. Buna karar vermiştir. Alanlarda söyledikleri budur.

Siz de karar vereceksiniz.

Oyunuzla bunlardan birini seçeceksiniz.

Ülkenin geleceği böyle belirlenecektir…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

CUMHURUN NEYSE BAŞKANIN O(MU?)DUR

 

Çankaya-Köşkü

Doğrusu.’Cumhurun neyse Başkanın odur’ olmalıydı.

‘Her toplum layık olduğu biçimde yönetilir’ sözü ünlü Disrael’e maledilir. Tarih pek çok dönemde, pek çok coğrafyada bu sözün doğru olduğunu göstermiştir. Ama her zaman öyle olmaz. Kimi zaman olagandışı bir lider çıkar, toplumunun hak ettiğinden çok daha iyi bir yönetimi gerçekleştirir. Mustafa Kemal’in liderliği böyle bir örnektir. Ama o koşullar da, mucizevi bir Kurtuluş Savaşı, yoktan varolma denecek bir ayağa kalkış, sonrasında geleceğin yeni bir ufuk olarak çizilmesidir.

Atatürk, ülkenin geleceğini gençlere emanet ederek, eski alışkanlıkların yaptığı devrimleri duraksatmasını, engellemesini aşmayı amaçlamıştır.

Türkiye o gençlerin gençlerini, onların da gençlerini yaşayan bir dönemindedir. 1930’un çocukları yaşlandı. 1950’nin çocukları emekli oldu. 1970’in çocukları 44 yaşına girdi. 1990 doğumlular 24 yaşına girdi.

Daha gençler, 17-18 yaşındalar. Bu yıl LYS’ (Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı)na girdiler.
1 423 127 aday bu sınava girdi. Ne sonuç aldılar? Şimdi bu sonuçları görelim:

725 bin aday, seçtikleri geometri sınavında 30 sorudan 5.47’sine doğru yanıt verebildiler.

Fizikte 30 sorudan 5.28 doğru yanıt,

Tarihte 44 sorudan 12.78 doğru yanıt,

İngilizce 80 sorudan 21.48 doğru yanıt.

Bu sonuçlar, bir önceki sınavda seçilmiş öğrencilerin durumunu gösteriyor. Liseyi bitirmiş öğrencilerimizin durumu hiç de iyi değil.

Matematiksel düşünme, matematik kurallarının ezberlenmesi değildir. Bu ‘rasyonel düşünce’ demektir ki, akılla düşünmek, neden-sonuç ilişkisi kurabilmek, safsatalara kapılmamak, ’özgür akıl, özgür irade’ ile yaşamını biçimlendirmek demektir.

Bunu yapabilmek de, matematiksel düşünme, fen bilgisiyle akıl yürütme, tarih bilinci ile dünyayı kavrama, coğrafya ile de olan biteni anlama yetisi gerektirir.

Böyle yetişenler kendilerine söylenenleri ölçebilir, kimlerin söylediğini kavrayabilir, duygularını yönetebilir, kendi geleceklerini de biçimlendirirler.

Böyle yetişenler erişkin oldukları zaman da gerek kişisel, gerekse genel seçimlerini ‘özgür akıl, özgür irade’ ile yapabilirler.

Böyle olmadığı zaman, ülkenin çocukları kolay yolları seçer, hep sırtlarını dayayacakları destekler arar, genç olduklarında çaba harcamak yerine önüne çıkanlarla yetinir, seçimlerini de güvenmek istedikleri kişilerin yönlendirmelerine bırakırlar.

Böylece ‘emanete verilmiş akıllar ile ipotek altındaki iradeler’ topluma egemen olur, kararları da onlar verdiği için,

‘Her toplum layık olduğu yönetime kavuşur’.

Durum böyle olunca buna teslim olmak mı gerekir?

* * *
Hiç de öyle değildir.

Eğer Alman toplumu içindeki özgür akıllı, özgür iradeli kişiler daha başta gerçekleri gördükleri zaman, Münih Birahanesi toplantısında Hitler’i gördükleri zaman harekete geçselerdi III: Reich Almanya’ya egemen olamazdı. Savaş sonrasında her türlü çileye mahkum olan Almanlar bu gerçeği utanarak kabul etmişlerdir.

Rönesansı başlatan ülke olarak İtalya, kendi gelişme ilkelerine sahip çıksaydı, Mussolini faşizmi bu ülkede egemen olamazdı.. O yılları İtalyanlar utanarak unutmak istemekteler.

Şimdi Türkiye seçimlerin kavşağındadır.

Önce, Cumhurbaşkanlığı seçimi.

Arkadan da genel seçimler yapılacaktır.

Türkiye, ülkeyi Ortadoğu bataklığına sürükleme eğiliminde olan, o kaosa silah gönderen, mezhep ayrımcılığı yapan, kendi yanlışlarını pervasızca çıkardıkları yasaların arkasına saklayan bir kadroyu yeniden başına geçirecek midir?

Yoksa, geçmişte yaşananları doğru okuyup, artık ‘gene aldandık’ demek yerine, aldanmamayı seçip, sağduyu sahibi olarak kendi geleceğini kendi ellerine alacak mıdır?

Önümüzdeki sınav budur.

Bu seçimlerin kararı ülkenin gelecek onyıllarını belirleyecektir.

Herkse, kendini bu seçimlerde görevli saymalıdır.

Sorumluluk, bütün geleceğin sorumluluğudur.

ÖNEMLİ NOT:
Başbakan Erdoğanı seçmek, tek adama bağlı Başkanlık sistemine ‘evet’ demektir.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu seçmek, bilim tarihini bilen, uygarlığı kavramış, olgun bir kişiliğe yetki vermektir.

Kararımızı buna göre verelim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap

İNSANLAR GERÇEĞİ NEDEN GÖREMEZ?

by_denisserkov

 

İnsanların gözlerinin önünde duran gerçeği neden göremedikleri çok merak edilmiştir.

Bu konuda ‘bilinçdışı araştırmaları’ yapılmış, bilinç eşiği tartışmaları sürüp gitmiş, reklamlar incelenmiş, kuramlar üretilmiştir.

Çocuğunun açık yanlışlarını göremeyen anne baba.

Eşi ile ilişkileri bozuk giden kişi.

İşleri bozulduğu halde nedenlerini göremeyen iş adamı.

Neden başaramadığını anlamayan öğrenci.

Yanlışını göre göre sürdüren, ona mazeretler üreten kişi.

Gündemde olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de bu listeye ekleyebiliriz.

Önümüzde duran gerçekleri neden göremiyoruz?

Elbette birkaç yanıtı var bunun.

Gerçeği görmek istemiyor olabiliriz.

İyi de, ’gerçek nedir?’ diye sorabiliriz.

Senin gerçeğin sana, benim gerçeğim bana diyebiliriz.

Ama gerçekleri neden görmek istemeyiz?

* * *
Bu nedenler:

Önyargılarımızdır,
Kişisel komplekslerimizdir,
Yetersizliklerimizdir,
Yerleşik korkularımızdır,
Kabul edilmiş baskılardır,
Şartlanmalardır,
Başarısızlıklarımızdır.

Bu etkenler, değişik kişilerde, değişik etkilerle ‘bilişsel körleşme’ yaratarak gerçeği görmemizi engeller.

Gözümüzün önünde duran gerçeği inkar da edemediğimiz için başka nedenler bulmaya çalışırız. Duruma uyan çeşitli mazeretler üretiriz.

Onun için de, nesnel (objektif) olmak bu etkenlerden kurtulamayanlar için son derece zordur.

Cumhurbaşkanlığı seçimini alalım.

Adaylar hakkında karar veren birisi şu zihinsel işlem süreçlerini kullanacaktır:

Aday konusundaki bilişsel süreç. Mantıksal çıkarım.
Duygusal süreç. Duygusal eğilim.
Sosyal süreç. İçinde olduğu grubun eğilimi.

Kişi, kararını bu süreçlerin ucunda verecektir.

Her üç sürecin buluştuğu karar, kişinin rahatlıkla ve kesin olarak verdiği karar olacaktır.

Ama bu süreçleri çelişik yaşayan birisi duraksayacaktır. Eğer mantıksal çıkarım ağır basarsa adaya oy verecek ama içi rahat etmeyecektir. Duygusal eğilimine göre karar verirse onu şiddetle savunması gerekecektir. Grubunu da kendisine katılmaya zorlayacaktır.

Bu durumda AKP’nin adayı görece rahat olacaktır. Çünkü oy verecek kişilerde her üç süreç te buluşacaktır. Mantıksal olarak zorlansa da, duygusal ve grup eğilimleri onu yönlendirmeye yetecektir.

CHP-MHP Çatı adayı ise mantıksal çıkarıma dayanan bir oy katılımı bekleyecektir. Çünkü duygusal eğilimler karışık olacak, kimilerinde karşıt duygular uyandıracaktır. Eğer, mantıksal çıkarım ağır basarsa Çatı Adayı yüksek oy alabilir.

Buradaki ‘duygusal eğilim’ noktası, Çatı Adayının kişiliğinin neyi ifade ettiği olacaktır.

Eğer, Ekmeleddin İhsanoğlu, partiler karşısında tarafsız, laik tutumunda içten, adalet duygusunda kararlı olacağı konusunda toplumu ikna ederse rahatlıkla desteklenecektir.

Ama bu adayın seçimi, artık ülkenin geleceğinin politik alanda İslam inancının etkisinin süreceğine işaret ediyorsa laik kesimde büyük bir rahatsızlık doğacaktır.

‘Erdoğan seçilmesin de kim olursa olsun’ yaklaşımı çok yanlış bir çaresizlik teslimiyeti olur ki bu zeminde hiçbir adım başarı sayılamaz.

Onun için, bireyler de, siyasal gruplar da, siyasal partiler de bu üç sürecin içlerinde nasıl çalıştığını bilmelidir.

Mantıksal olarak bu konudaki doğru nedir?

Duygusal eğilimim hangi nedenlerden etkileniyor?

Sosyal grubumun eğilimini neler belirliyor?

İçtenlikle yapılacak doğrusal analizler gerçekten bilinçli karar verilmesi için yeterli olacaktır.

Her kararımız, geçmişten etkilenir.

Her kararımız geleceğimizi belirler.

Bilmemiz gereken de budur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum yap